Nobel niçin Pinter'a verildi?

Harold Pinter'ın avantajı, ülkesinin ve dünyanın düzenine kafa tutması oldu. Sanatçıların ifade özgürlüklerine saygı duymayı biz de benimseyebilmeliyiz.

Boğaziçi Üniversitesi'nde bir panele katıldım. Konu, Avrupa Birliği'nin 3 Ekim toplantısıydı. Benimle birlikte iki panelist vardı: Hasan Cemal ve Mithat Bereket.
Üçümüz de, o 3 Ekim toplantısını, gazeteci olarak izlemiştik. Lüksemburg'un kongre binalarında onlarca saatimiz geçmişti.
Üniversitede, Avrupa Çalışmaları Merkezi'nin konuğuyduk. Ev sahibimiz, merkezin yöneticisi Profesör Kemal Kirişçi'ydi. Panel başkanımız da Profesör Binnaz Toprak ...
Panelin ilk turunda bizden, orada gördüklerimizi anlatmamız istenmişti.
Salon tamamen doluydu. Üniversitenin öğretim üyeleri de gelmişti ama, çoğunluğu öğrenciler oluşturuyordu. Anlaşılıyordu ki, üniversitede Avrupa Birliği konusuna, dolayısıyla Avrupa Çalışmaları Merkezi'nin etkinliklerine duyulan ilgi büyüktü.
Bu, kamuoyumuzdaki eğilimlere uygun bir manzaraydı. Biz de, tabii, dinleyenlerimizin çok olmasından memnunduk.
Başkanımız Bayan Toprak'ın zarif -ve de otoriter- yönetimi altında ilk turdaki görevimizi tamamladık. Lüksemburg izlenimlerimizi anlattık. Sonra sorulara geçildi.
Çok güzel sorular vardı. Şu bir kere daha görüldü: Avrupa Birliği'yle ilgili görüşler, genel kamuoyumuzdaki gibi, geniş bir yelpazeye yayılıyordu.
Avrupa Birliği yolundaki yolculuğumuzun sonuca ulaşmasını isteyenler çoktu. Ama bunlar iki gruba ayrılıyordu.
1- İyimserler: Avrupa Birliği'ne girmemizi istiyorlar ve bunun bir gün gerçekleşeceğini düşünüyorlar.
2- Kötümserler: İstiyorlar ama, bunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği kanısındalar.
İkinci grup da ikiye ayrılıyordu:
1- Sabırsızlar: Diyorlar ki: Nasıl olsa giremeyeceğiz. Boş yere zaman harcamayalım. Bu işi bırakıp başımızın çaresine bakalım.
2- Sabırlılar: Onlar da şöyle düşünüyorlardı: Üye olmamız gerçekleşemese bile, biz bu yolda yürümeye devam edelim. Şimdiye kadar bir zararımız olmadı. Tam tersine, demokratikleşme açısından kazançlarımız büyük oldu. Şimdi de ekonomik alanda kazanacağımız şeyler var. Gidebildiğimiz kadar gidelim... Bunun bizim için zararlı olduğunu gördüğümüz zaman, o yoldan çıkmak gene bizim elimizde... (İsmet Paşa'nın 1963'teki görüşü gibi...)
Bunların dışında, şu görüşten yana olanlar da vardı:
"Bu Avrupa Birliği yolu bizim zaten çıkarımıza karşı olan bir yoldur. Onlar bizi istese bile biz bunu kabul etmemeliyiz."
Tabii, ben biraz genelleme yaptım. Bu görüşlere yakın olmakla beraber, nüansları olan, ayrıntılarında başka öneriler de bulunan anlatımlar ve sorular da vardı.
Ayrıca şu da görülüyordu: Katılımcıların çoğu, Avrupa Birliği'yle ilgili gelişmeleri iyi izlemişlerdi. Değerlendirmelerini doğru veriler üzerinde yapıyorlardı.
Bu tablonun dışında kalanlar da oldu. AB'yle ilişkilerini sürdürmenin faydasına inananları (o arada biz konuşmacıları da) suçlar gibi konuştular. Ama gerek konuşmacılar, gerekse söz alan öğretim üyeleri, o şekildeki suçlamalarla bir yere varılamayacağını, her şeyi soğukkanlı bir şekilde tartışmanın en iyi yol olduğunu anlattılar.
* * *
Sonuç olarak şunu söyleyebilirim: Avrupa Birliği konusunda bu gibi toplantılar düzenlenmesi, bence çok isabetlidir. Bir yandan bunları sürdürmekte ve yaygınlaştırmakta, bir yandan da, daha ayrıntılı tartışmalara imkân verecek çalışmalar yapmakta büyük fayda var.
Evet, Boğaziçi Üniversitesi'nde buluştuğumuz katılımcıların büyük çoğunluğu konuyla ilgili gelişmeleri izlemişlerdi. Ama o gelişmelerin o kadar 'çok taraflı' ve karmaşık yanları vardı ki, insan onları değerlendirirken-benim gruplaştırmalarıma göre- iyimserler grubuna da, kötümserler grubuna da girebilirdi. Sabırsızlar arasına da katılabilirdi, sabırlılar arasında da kalabilirdi...
Veya, bazı gelişmelerin bir aşamasına göre şöyle, bir aşamasına göre böyle düşünüyor olabilirdi.
AB konusunda zaman zaman herkesin tutumu, böyle geçici etkiler altında kalabiliyor.
Bunların aşılması, tablonun her yönüyle görülmesine ve enine boyuna tartışılmasına bağlı.
Üniversitelerimizin bu yoldaki çabalarına paralel olarak, hükümetin ve konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinin de bu yolda daha yoğun çalışmalar yapması gerekiyor.
* * *
Nobel ve Pinter konusu Nobel Ödülü niçin Harold Pinter'e verildi?
Niçin verilmesin?.. Pinter önemli bir edebiyatçı. Tiyatro eserleriyle ünlü. İngiliz tiyatrosunda yeni bir çağ açtı diye bilinir.
Peki ama, nedeni sadece bu mudur, ödülün Pinter'e verilmesinin?.. Dünyada başka büyük edebiyatçılar var. Bunda Pinter'in ülkesindeki ve dünyadaki otoritelere karşı aldığı tavırların rolü yok mu?..
Olabilir. Nobel Ödülleri tarihinde bunun örnekleri vardır.
* * *
1958'de Rus yazarı Boris Pasternak'a verilen ödül, bunların en bilinenidir. Pasternak, 'Dr Jivago' adlı ünlü romanıyla, Sovyet ihtilalini, Sovyet resmi görüşünden tamamen başka biçimde yorumlamıştı. Roman, ülkesinde yasaktı. İtalya'da basılmıştı. Nobel jürisini oluşturan İsveç Akademisi o yılki ödüle onu layık gördü.
Sovyet yönetimi buna şiddetle tepki gösterdi. Sovyet basını Nobel Jürisi'ni, adaylara siyasi kriterler uygulamakla suçladı. Pasternak, üzerindeki baskıların artması nedeniyle, ödülü reddetmek zorunda kaldı. (Ama bu macera, eserin değerini düşürmedi. Tam tersine, 'Dr Jivago', o sırada dünyanın en beğenilen romanları arasına girdi. Çok da güzel bir filmi çevrildi. 1985'ten sonra Sovyetler Birliği'ndeki yayın yasağı da kalktı. Orada da çok okundu.)
* * *
O zamanın Soğuk Savaş döneminde bir Doğu Bloku ülkesinden gelen bu 'ret' cevabının bir başkası, 1964'te bir Batı ülkesinden geldi. İsveç Akademisi o yılki ödülüne ünlü Fransız yazarı Jean Paul Sartre'ı layık görmüştü. Sartre, ödülü şu gerekçeyi öne sürerek reddetti:
"1- Nobel Ödüllerinin her ideolojiden ve ülkeden yazarları eşit bir şekilde değerlendirmediği görüşündeyim.
2- Bence bir yazarın böyle bir ödülü kabul etmesi, onun kendi hedeflerini, ödül veren kuruma göre yönlendirmesine yol açabilir"
Nobel Ödülü, böylece, Soğuk Savaş döneminde, iki bloktan da gelen eleştirilerin hedefi oldu.
* * *
Soğuk Savaş'ın bitişinden sonra, bu eleştirilerin bloklar arası gerekçeleri geride kaldı. Ama, Pinter'e verilen ödülle de ilgili olarak, o sorunun sorulması devam etti.
Pinter'in, yazarlığının yanındaki avantajı, ülkesinin ve dünyanın düzenine kafa tutmasıdır. İsveç Akademisi seçimini yaparken bunu da göz önünde tutmamış mıdır?
Gerçekten de Pinter, yazarlığının yanında şu özellikleriyle de ünlüdür:

  • Vatandaşı olduğu İngiltere'de askerlik görevini yapmayı, 'savaşa karşıyım' gerekçesiyle reddetmiş, bu yüzden cezaya çarptırılmıştır.
  • Çeşitli ülkelerdeki insan hakları ihlallerine karşı etkinliklere katılmıştır. (O arada Arthur Miller'le birlikte 1985'te Türkiye'ye gelmiş, Barış davası hükümlülerinden yana tavır almış, Kürt sorunuyla ilgili girişimlerde bulunmuştur. Ankara'daki Amerikan Büyükelçiliğinde çağrılı bulunduğu bir davet de tartışmalı bir şekilde sonuçlanmıştır. Pinter bunu "Büyükelçilikten bizi kovdular. Ama ben bundan gurur duydum" diye anlatmaktadır.)
  • Pinter, Irak Savaşı'na karşı kampanyaların da en aktif katılımcılarından biri olmuştur. İngiltere'nin savaşa katılması yüzünden Blair'e şiddetle hücum etmiştir.
    İsveç Akademisi'nin bu yılki kararında bunlar rol oynamamış mıdır?
    Akademi üyelerinin kafalarının içindeki düşünceleri, duyguları tabii, kimse bilemez. Ama bu, pekâla mümkündür.
    Ayrıca, bunun böyle olmasını doğal sayanlar ve bunu savunanlar da vardır. Derler ki:
    Yazarın yazarlığı, sanatçının sanatı elbette önemlidir ama, düşüncelerinin, duygularının özgürlüğü de önemlidir.
    Yazarlar, sanatçılar, yaşadıkları dünyadan daha iyi bir dünyanın arayışı içindedirler. Bu arayış sırasında, elbette çevrelerinde görüp de beğenmedikleri her şeye karşı tavır alabilmelidirler. Görüşleri yanlış bile olsa, bunu açığa vurmaktan çekinmemelidirler. Her türlü baskıya direnebilmelidirler.
    Verdikleri eserler, bu tavırlarıyla daha da değer kazanır. Ödül kararlarında, bu kriterin de işlemesi normaldir. Hatta faydalıdır. Bununla, edebiyatın ve sanatın özgürlüğü teşvik edilmiş olur.
    * * *
    Evet, yazarların, sanatçıların özgürlüğünü korumak ve yüceltmek... O özgürlüğün sonuçlarından hoşlanmasak bile, ona tahammül etmek...
    Nobel Edebiyat Ödülü'nde ve bazı başka ödüllerde, bunların da göz önünde tutulmasını normal saymakla kalmayıp, gerekli görenler de var.
    Biz de bu anlayıştan uzak kalmamalıyız. Bu gibi ödüllere layık görülen sanatçılarımızı aynı anlayışla desteklemeliyiz. Yanlış bulduğumuz, abartmalı bulduğumuz görüşleri de olsa, o görüşleri de söyleyebilmedirler. Bunun engellenmesine, hep birlikte karşı çıkmalıyız.
    Aldıkları ve alacakları ödüllerle de, hep birlikte gurur duymalıyız.