Önceki günkü eşzamanlılık

O sabah 'barış süreci' diye adlandırılan süreç açısından iyimserlik veren bir hava vardı. Ama Silivri'den gelen haberler bunu tersine çevirdi.

Önceki sabah, ‘barış süreci’ diye adlandırılan süreç için iyimser bir hava vardı. BDP heyetinin İmralı’ya gidip gelmesi ve bir mesaj getirmesi bekleniyordu. Bunu, Nevruz sırasında atılan adımlar izleyecekti... Bir yandan ‘terör sorunu’ ortadan kaldırılırken, bir yandan da ‘Kürt sorunu’na çözüm getirme girişimleri devam edecekti.

Bu girişimlerin şansı, kamu-oyunun geniş kesimlerinde umut uyandırmasıydı.

Medyanın büyük kısmı süreci destekliyordu.

Meclis’teki muhalefet partilerinden bir tek MHP, buna karşıydı. Partinin genel başkanı ve sözcüleri, hükümeti bu yüzden sert sözlerle eleştiriyorlardı. Ama anamuhalefet partisi genel başkanı, bu konuda iktidarın önünü kesmeyen bir tutum içindeydi.

Kılıçdaroğlu, partisinin içindeki değişik görüşlere rağmen, Erdoğan’a bir ziyarette bulunmuş, bir öneri paketi iletmişti. ‘Partiler arası bir komisyon ile bir âkil adamlar grubu’ oluşturulmasını önermişti. Erdoğan buna karşı, BDP’yi de devre dışı bırakıp sadece AKP’lilerle CHP’lilerden oluşan bir komisyon kurulmasını önermişti.

Kılıçdaroğlu bunu gerçekçi bulmamıştı. Ama hükümete, yapacağı girişimler için ‘kredi’ açtığını açıklamıştı. Erdoğan bu ‘kredi’yi, küçümseyici bir tavırla (‘kendisi muhtac-ı himmet bir dede’ diyerek) reddetmişti. Kılıçdaroğlu buna rağmen o krediyi -tabii belirli koşullar altında- sürdürmeye devam etmişti.

AKP iktidarı, bu durumda, bir yandan Abdullah Öcalan’la yaptırdığı görüşmeleri sürdürürken, bir yandan BDP’yle ilişkiye geçmişti. BDP de, doğal olarak, bu sürecin aktörlerinden biri olmuştu.

Bu tabloda şimdi, Meclis’teki dört parti arasında ‘süreç’e ‘kırmızı ışık’ yakan parti, sadece MHP’ydi. AKP ile BDP’nin tutumu, tabii, ‘yeşil ışık’ sayılırdı. CHP’nin tutumu için de, bence ‘sarı ışık’ benzetmesi yapılabilirdi.

‘Yeşil ışık’çılar, böylece Meclis’teki milletvekili sayısında 350’yi aşıp 360’a yaklaşmışlardı.

Yani, AKP ve BDP, CHP’nin açtığı ‘kredi’nin şartlarını yerine getirip o ‘süreç’teki bilgilerin Meclis’le paylaşılmasına ve orada görüşülüp kararlara bağlanmasına razı olurlarsa, CHP’nin ışığı ‘sarı’ kalsa bile, bunun o ‘süreç’e zararı olmazdı. Kaldı ki, bazı kararların uzlaşma yoluyla oluşturulması halinde, o kararların Meclis’te daha geniş bir oy tabanıyla alınması imkânı vardı.

Ayrıca: Meclis’in sürece bu şekilde katılması ve varılacak sonuçların -kabul etmeyenleri çok olsa bile- Meclis’in kararıyla oluşması, konunun kamuoyu önünde savunulmasını kolaylaştırırdı.

Barış süreci için umutlar

Evet, ‘barış süreci’ açısından, önceki günün sabahındaki (pazartesi sabahındaki) durum, ‘barış’ arayışları içinde olan birçok kimse için iyimserlik vericiydi.

Bu iyimserliği, o sabah basından da gizli olarak İmralı’ya gitmiş olan üç kişilik heyetteki BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın açıklaması pekiştirdi. Demirtaş, Abdullah Öcalan’ın mesajını okudu. Mesajda Öcalan silah sorununu ‘hızla, zaman kaybetmeden, bir tek can dahi yitirilmeden çözmek’ istediğini ifade ediyor ve bu konuda Meclis’e düşen ‘misyon’un önemini vurguluyordu. Şu cümlelerle:

“Bütün bunların pratikleşmesi için, yüce bir iradeyi temsil eden parlamentonun ve siyasi partilerin sunacağı siyasi desteği çok değerli buluyorum. Geri çekilmenin hızla gerçekleşmesi ve barışın kalıcı hale gelmesi için ümit ediyorum ki, parlamento da, aynı hızla üzerine düşen tarihi misyonun gereğini yapacaktır.”

Öcalan’ın bu temennisi, konunun Meclis’te de ele alınmasının gerekli olduğunu hatırlatanların beklentisiyle örtüşüyordu.
Bu da, gerçekçi bir temenni olarak, olumlu bir gelişmeydi.

Silivri’deki talepler

Gelelim pazartesi gününün sonrasına...

Sonra... Silivri’deki Ergenekon davasının duruşmasıyla ilgili gelişmelerin haberleri başladı.

Savcılar, beklenmedik bir şekilde alınan yeni bir kararla ‘esas hakkındaki mütalaaları’nı okumaya başlamışlardı. Mütalaa 2271 sayfaydı. Bunun 90 sayfalık bir özeti okunuyordu. Hangi sanığa hangi cezanın istendiği; ayrı ayrı bildiriliyordu. Bu da, salondaki ajans ve televizyon muhabirlerinin aralıklarla dışarı çıkıp gazete ve televizyonlara haber iletmesiyle, aşama aşama öğreniliyordu.

67’si tutuklu 279 sanıktan haklarında ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis’ cezası istenenlerin sayısı, önce 10’du. Hep öyle kalacağı sanılırken anlaşıldı ki, o sayı, toplam olarak 64’tür. 96 sanık hakkında da, 7.5-15 yıl hapis cezası istenilmiştir.

Duruşmayla ilgili haberler, yorumlar, önceki geceden bu satırlar yazılana kadar devam ediyordu. Değerli okurlarım, izliyorlardır, izleyeceklerdir. Benim ayrıca değinmeme gerek yok. (Zaten, yerim de azaldı). Sadece şunu belirtmek istiyorum.

Bu haberler, bu yazının ilk bölümünde değindiğim iyimser beklentilerin üstüne bir ‘tahrip bombası’ gibi düştü. Silivri’deki duruşmaların ve kararların etkilerini doğrudan doğruya yaşayan on binlerce insanla birlikte, o davayı adalet açısından değerlendiren milyonlarca insanın aklına -eski deyimle- ‘mukayese’ler getirdi. Bunlar gazete manşetlerine de yansıdı, televizyon tartışmalarına da...

O mukayeselerden biri, önceki Genelkurmay Başkanları’ndan, -hakkında ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis’ istenen- Orgeneral İlker Başbuğ’un Twitter hesabındaydı. Şöyleydi:

“İmralı’ya heyet, Türk askerine müebbet...”

Evet, İmralı’da PKK’nın başkanı var, Silivri’de ömürlerinin bir bölümü PKK’ya karşı mücadeleyle geçmiş olan askerler... ‘Birine heyet, ötekine müebbet...’ Ve bu ikisi aynı güne rastlıyor.

Bu eşzamanlılık herhalde rastlantıdır. Ama yazının ilk bölümünde değindiğimiz ‘barış süreci’ne karşı tepki uyandırmak için, çok ince hesaplı bir plan yapılıp uygulansa, herhalde, bu ‘rastlantı’dan daha etkili olamazdı.

Hasan Cemal’in ayrılışı

 

Eski dostum ve meslektaşım Hasan Cemal, 15 yıldır yazarı olduğu Milliyet gazetesinden ayrıldı. Ayrılışı, bir yazısında ‘gazetecilikle memleket idaresinin ayrı ayrı şeyler’ olduğunu hatırlatması üzerine, Başbakan’ın Balıkesir konuşmasında onun o cümlesine atıfta bulunarak “Batsın senin bu gazeteciliğin” demesi, Cemal’in de o söze cevap vermek istemesinin sonucudur. Hasan Cemal, gazete yazısı yazmadığı sıralarda yazdığı kitapların sayısını arttıran bir gazetecidir. Köşe yazarlığından uzak kalsa da boş durmaz. Ama ayrılışı, hem Milliyet gazetesi için çok önemli bir kayıptır hem de gazete okurları için. Dilerim, o ayrılık uzun sürmez.