Orada öyle, burada böyle...

Almanya'daki davayı bizim basına izlettirmiyorlar diye haklı tepkiler gösteriyoruz. Peki, bizim basının bizdeki davaları izlemesi için ne yapıyoruz?

Önümüzdeki çarşamba günü Münih’te, Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren bir dava başlıyor.

Okurlarımız hatırlıyordur: 2000 ile 2006 yılları arasındaki ayrı ayrı zamanlarda ve şehirlerde bir dizi cinayet işlenmişti. 10 kişi ölmüştü. Sekizi Türk, biri Yunanlıydı. Biri de bir Alman kadın polisti.

Başlangıçta, cinayetlerin birbiriy-le ilgili oldukları fark edilmemişti. Ne failleri bulunmuştu, ne de cinayet nedenleri anlaşılmıştı.

Sonuçta, 2010 yılındaki bir başka olay sırasında, polisçe yakalanacaklarını tahmin edip intihar eden iki kişiyle ilgili soruşturma sırasında, bütün o cinayetleri o iki kişinin işlediği saptanmıştı. Yaşları o yıl 36-37’ydi. İkisinin de ilk adı Uwe’ydi. Birinin ki Uwe Bornhardt, ötekininki Uwe Mundlos...

Onlarla birlikte hareket eden -Beate Zschaepe adlı- bir genç kadın da Uwe’lerin intiharından hemen sonra yakalanmıştı.

Ayrıca Almanya’daki aşırı sağcı bir güvenlik ve istihbarat kuruluşları içinde o cinayetlerden haberi olup da onları görmezlikten gelen, belki de onları destekleyen kişilerin bulunduğu yolunda şüpheler ortaya çıkmış, bazıları sorguya çekilmişti.

Bu davanın duruşmalarını bizzat izlemek isteyenler, tabii, çok. Onlar arasında öldürülen Türklerin yakınları ve avukatları da var. Ayrıca, Türkiye’nin Almanya’daki Büyükelçiliği de ekip halinde orada bulunmak istiyor.

Tabii, Almanya’dan ve dış basından birçok gazete, televizyon ve ajans, o duruşmaları yansıtmak istiyor. Ama Türk basınının buna ilgisi, herhalde öteki ülkelerdekilerdekinden çok daha fazla...

Mahkeme ise, şimdiye kadar ‘yer yokluğu’nu da öne sürerek, ne Türkiye’nin resmi temsilcilerine izin verdi, ne de basın mensuplarına... Bu, başta Bild Zeitung olmak üzere Alman basınında da yoğun tepkilerin nedeni oldu. Alman gazetecilerinin bir kısmı Türk meslekdaşlarıyla dayanışma gösterdiler. Son haber-lere göre, duruşmayı sadece bir Türk gazetecinin izlemesi imkânı doğdu.

Bu, elbette, kimseyi tatmin edecek bir sonuç değil. Türkiye’nin resmi makamları da, biz Türk gazetecileri de “Bu ne biçim iştir?” diye Alman adli makamlarına hep birlikte tepkiler gösteriyoruz.

Tabii, yerden göğe haklıyız. ‘Mahkeme salonundaki dinleyici yerlerinin az olması’ gerekçesi, alınan tedbirin mazereti olamaz. Bu kadar önemli ve izlemek isteyeni bu kadar fazla olan bir davada, izleyici yerleri az ise, o yerleri çoğaltmanın imkânı vardır. Duruşmalar daha büyük bir salona nakledilebilir veya salona oturacak yer eklenebilir...

* * *

Evet, Almanya’daki mahkemenin tutumuna karşı bunları belirtiyoruz. Ama Silivri’deki mahkeme salonunda önceki gün yaşananları da gazetelerden izliyoruz.

67’si tutuklu, 275 sanıklı Ergenekon davasının 282’nci duruşmasında avukatlar ile basına ayrılan yerlerin bir kısmı boştu. Ama, gazeteciler oraya oturtulmadı. Orasının ‘müdahil avukatlar’a ayrıldığı bildirildi. Oysa ‘müdahil avukatlar’ın sayısı zaten fazla değildi. Daha önceki duruşmalarda o yerlere basın mensupları ve milletvekilleri oturtulur, salonun içine alınanlardan ayakta kalanlar olmazdı. Bu defa, bir kısım gazeteci ayakta kaldı. Bir kısmı ise salon dışında kaldı.

Salon dışında kalanlara ‘İçeride yer yok’ cevabı verildi. İçeride ise Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atila Sertel, başkana defalarca ‘Sayın Başkan basın salona alınmıyor’ diye, sesini duyurmaya çalıştı. Duruşmayı izleyen CHP’li milletvekilleri de durumu başkana anlatmaya çalıştılar. Kendi yerlerini gazetecilere vermek istediler.

O da sonuç vermedi. Tartışmalar çıktı. Gerginlikler yaşandı. Duruşma iki gün sonrasına ertelendi.

Sonuç: Başbakan Erdoğan, dünkü grup konuşmasında CHP’li milletvekillerini suçladı. Onlar hakkında ‘yargının gereğini yapacağı’ndan söz etti. Şu cümleyle:

“TCK’nın amir hükümleri ortadadır. Öyle zannediyorum ki, bu konuda da yargı zaten gereğini yapacaktır. Ondan sonra bize de ne düşüyorsa, biz de gereğini yaparız.”

Bu sözlerin anlamı belli: Yargı, onlar hakkında soruşturma açar. Dokunulmazlıklarının kaldırılmasını ister. Biz de bize düşeni yaparız.
Özetle: Almanya’ya, ‘Bizim bası-nı davaya sokmuyorsunuz’ diye tepki göstereceksin. Türkiye’de aynı talebi öne süren milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını isteyeceksin... Ve bu ‘çifte standard’ı, herkesin kabullenmesini bekleyeceksin. Mümkün mü?..