Pamuk davası ve AB zirvesi

Orhan Pamuk'a açılan davanın ilk duruşması, Brüksel'de yıllık AB zirvesiyle aynı günde...

AB'nin genişlemeden sorumlu komisyon üyesi Olli Rehn, haklarında dava ve soruşturma açılan yazarlarımızı yeniden gündeme getirdi. Türkiye-AB Komisyonu'ndaki konuşmasında, bunlardan örnekler verdi. Bir reform kanunu olarak çıkarılan yeni Türk Ceza Kanunu'nun maddelerinin kuşkucu bir şekilde yorumlanmasının, Türkiye'nin reform süreciyle çeliştiğini belirtti. Ayrıca, Handelsblatt gazetesine verdiği bir demeçte, bu görüşlerini daha da yoğun bir şekilde vurguladı.
Türkiye'de haklarında soruşturma ve/veya dava açılan yazarlardan bilebildiklerimizin listesi şu (Bilemediklerimiz de olabilir, çünkü sayıları giderek artıyor. Hepsini izleyip tam liste çıkarmak zorlaşıyor.):
Orhan Pamuk, Hrant Dink, Burak Bekdil, Baskın Oran, İbrahim Kaboğlu, Fatih Taş, Ragıp Zarakolu.
Rehn'in açtığı bu konuya, biz de bu sütunda defalarca değinmiştik. Yeni Türk Ceza Kanunu'nun 301'inci ve 216'ıncı maddelerinin uygulama sonuçlarının, kanunun amacıyla bağdaşmadığını belirtmiştik. Bu durumda, ya maddeler Meclis'te yeniden ele alınıp yeniden düzenlenmeliydi, ya da bu maddeler üzerinde kanunun amacına uygun içtihat oluşmalıydı. Ama bunlardan hangisi gerçekleşecekse, en kısa zamanda gerçekleşmeliydi. Çünkü soruşturmalar ve davalar, Türkiye'de demokrasiden yana olan vatandaşlarımızı rahatsız ediyordu.
Tabii, biz Türk vatandaşlarının bundan rahatsız olması, Türkiye'mizin yöneticilerini harekete geçirmeye yetmiyor. Benim gibi başkaları da yazdı. Hukukçular görüşlerini açıkladı. Ama bunlar hükümeti bir çare arayışına yöneltmedi.
Elbette, hükümetten beklenen şeyin sınırı var. Şunu herkes biliyor: Yargı bağımsızdır. Kanun maddelerinin nasıl uygulanacağına kendisi karar verir. Hükümetler buna karışamaz.
Bu böyledir ama, ortada ciddi bir sorun vardır. Meclisten 'düşünce özgürlüğü'nü genişletme amacıyla kanun çıkıyor. Kanunun bazı maddeleri, tam tersine sonuç veriyor. Düşünce özgürlüğü eskisinden daha da fazla sınırlanıyor. Bu sorun, kanunun ilgili maddelerinin yeniden ele alınıp düzeltilmesiyle çözülecekse, onun girişimini yapmak hükümetin görevidir. Sorunun 'içtihat' yoluyla çözüleceğine inanılıyorsa, o 'içtihat'ın bir an önce oluşmasını sağlayacak teknik düzenlemeleri -gerekirse yasa yoluyla- yapmak, gene hükümetin görevidir.
Bunlar hep yazıldı çizildi ama, hükümet, bunları düşünmek bir yana, konuyu biraz olsun ciddiye aldığını gösterecek bir tutum sergilemedi.
* * *
Şimdi işte, AB'nin genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn'in açıklaması, dünya basınıyla birlikte Türk basınına da yansıyınca, bir kıpırdama başladı hükümette de... Ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek bir açıklama yaptı.
Gerçi bu açıklamasında Olli Rehn'i insafa davet ediyor. "Kanun daha 1 Haziran'da yürürlüğe girdi. 3-4 aylık uygulamadan sonra fırtına koparmanın çok fazla bir anlamı yok" diyor. Ama, o davalar konusundaki en önemli makamın 'Yargıtay' olduğunu vurguluyor. "Bu uygulamaların nihai neticesi hükmün kesinleşmesiyle ortaya çıkacaktır" diyerek, soruşturmalardan kaygı duyanlara umut verici bir tavır sergiliyor.
Umut, tabii iyi bir şey... Ama bunun, Türkiye'deki 'düşünce özgürlüğü' konusunda AB ve dünya kamuoyunda uyanan tereddütleri gidermeye yetmeyeceği bellidir. Ülkemizde davaların kesinleşme süresi, köklü ve kapsamlı bir reformla kısaltılmadıkça, uygulamaların 'içtihat' yoluyla düzeltilmesine bel bağlamak, belki biz Türklerden beklenebilir. Ne de olsa "sabrın sonu selamet" tevekkülüyle yetiştik. Ama, amaç AB Komisyonu'nu yatıştırmaksa, o sabrı onlardan beklemek gerçekçi değildir.
* * *
Kaldı ki, bu konuda şöyle bir durum var: Özellikle Orhan Pamuk'un Türkiye'de dava edilmesi, sadece AB Komisyonu için değil, tüm Avrupa kamuoyu için şaşırtıcıdır. Çünkü Pamuk, son 1-1,5 ay içinde Avrupa'da Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne alınması gereğini en güçlü şekilde anlatan Türk'tü. Frankfurt'ta Yayıncılar Birliği'nin ödülünü aldıktan sonra yaptığı konuşma, Avrupa gazetelerinin büyük bir kısmında ya tam metin halinde, ya da geniş özetlerle verilmişti. Konuşmada kullandığı ifadelerle, Avrupa'daki ırkçıları kızdırmış, ama Avrupa kamuoyunun sağduyulu kesimlerinde çok olumlu etkiler yapmıştı. Özellikle şu sözleri ile:
"Avrupa'nın ruhu, aydınlanma, eşitlik ve demokrasi ise, Türkler bu barışçı Avrupa'da yer almalılar. Yalnızca Hıristiyanlığa dayanan bir Avrupa, yalnızca dinden kuvvet almaya çalışan Türkiye gibi, gerçekçi olmayan, geleceğe değil geçmişe bakan, içine dönen bir yer olacaktır."
Ülkesinin Avrupa Birliği politikasına bu kadar etkili bir katkı yapan bir yazarın, Avrupa hukukuna göre, (yanlış da olsa) suç sayılması mümkün olmayan bir cümlesi yüzünden yargı önüne çıkarılması ve hakkında hapis cezası istenmesi, anlaşılması güç bir durumdu.
Aynı kader karşısındaki diğer yazarlar hakkındaki suç iddiaları öğrenildikçe, bu güçlük daha da arttı. Çünkü Avrupa ülkelerinde, yazarlar ve gazeteciler hakkında o çeşit iddialarla dava açılıp hapis cezası istenmesinin, uzun bir zamandır örneğine rastlanmamıştı.
* * *
Üstelik, tesadüfe bakın: Orhan Pamuk davasının ilk duruşma günü 16 Aralık...
O gün de, Avrupa Birliği zirvesinin yıllık toplantı günü... 25 ülkenin başkanları, başbakanları, bir araya gelip, hem Avrupa'nın sorunlarını konuşacaklar, hem de Türkiye'deki durumu...
"Türkiye'deki durum"la ilgili o günkü ajans haberlerinde ise, muhtemeldir ki, bir 'Orhan Pamuk haberi' de yer alacak: "Hapsi isteniyor" diye...
'Meslektaş'larından bununla ilgili soru soranlar olursa Başbakan onlara ne diyecek?
Adalet Bakanı gibi "Canım fırtına koparmayın. Hele bir içtihat oluşsun" diyerek, soruları geçiştirebilecek mi?..