Pamuk'un manşeti

Orhan Pamuk'un Radikal'deki bir günlük yayın yönetmenliğinde attığı manşetle çıkan tartışmaya bir katkıda bulunayım...

Radikal'in genel yayın yönetmenliğini, zaman zaman başka alanlardaki değerlerimize bırakmak, bence güzel bir proje. İsmet Berkan'ı kutlarım.
İster Türkiye'de olsun, ister başka ülkelerde,gazetelere gelen okur mesajlarından da anlaşılır: Birçok kimsede, doğru-yanlış, şöyle bir izlenim vardır: Düşünülür ki, bir gazetenin sayfa ve başlık düzenlemesi, dışa kapalı bir 'meslek oligarşisi'nin kişisel tercihlerine bağlıdır. Ne okurların uyarılarından etkilenir, ne toplumdaki gelişmelerden... Olayları objektif olarak yansıtmaktan hep uzak kalır...
Gazeteler, bu izlenimin farkındadırlar. Bazıları bunu silmek için çeşitli yollara başvururlar. Okur mektuplarına geniş yer ayırırlar. Okur temsilcilikleri kurarlar. Gazetenin sabah toplantılarına okurlardan katılımcı alırlar. Gazeteyi düzenleme çalışmalarının kendi tercihlerinin tekelinde bulunmadığını anlatmaya çalışırlar.
Berkan'ın projesi, bu yolların en etkililerinden biri oldu. Uygulama, edebiyat dünyamızın değerli -ve artık Nobelli- yazarı Orhan Pamuk'la başladı ve geniş yankı yaptı.
Tabii, Berkan'la birlikte olan Pamuk'u da kutlamak gerekir. O da bu öneriyi kabul etmekle önemli bir sorumluluk üstlendi. Gazetelerde genel yayın yönetmenliği yapmak, bir gün için bile olsa kolay bir şey değil. Nitekim attığı manşet, gazetelerde ve televizyonlarda günlerdir tartışılıyor. Profesyonel gazete yönetmenlerinin attığı bazı manşetlerin de zaman zaman tartışıldığı gibi...
* * *
Pamuk'un manşeti, malûm, ülkemizin şairlerine, yazarlarına, sanat ve kültür insanlarına, geçmişte yapılan haksızlıklar üzerineydi. Geçmişte Nâzım Hikmet'in, Sabahattin Ali'nin, Yaşar Kemal'in, Ahmet Kaya'nın başına gelenler anlatılıyordu. Son sıralarda 301'den yargılanan Orhan Pamuk'un, Elif Şafak'ın, Hrant Dink'in, İpek Çalışlar'ın durumuna da değiniliyordu.
Böylece, düşün ve sanat hayatımıza büyük darbeler vurmuş olan 'tahammülsüzlüğe' toplu bir eleştiri getirilmiş oluyordu.
Eleştiri, elbette çok yerindeydi. Değerli okurlarım farkındadır, bu konu üzerine ben de hayli yazdım. Bu tahammülsüzlüklerin bir kısmı, yaşadığım dönemlere rastladığı için, onları daha yakından izleyebilmiştim. Kitaplarımda da anlatmıştım.
Bugün de Orhan Pamuk'un manşetiyle başlayan tartışmaya bir katkıda bulunayım.
Manşette, Nâzım Hikmet'e yapılan haksızlıkların bir örneği olarak Cumhuriyet gazetesinin 1951 yılında yayımladığı fotoğraflı bir haber metni veriliyor.
Ben o 1951 yılında, gazeteciliğe yeni başlamıştım. O günleri hatırlıyorum.Bir özet yapayım: Nâzım Hikmet'in İstanbul'dan ayrılıp Bükreş'e ulaştığı, Türkiye'de ilk olarak 20 Haziran günü, Bükreş Radyosu'nun bir haberiyle anlaşılmıştı.
Şair, 12 yıl 7 ay süreyle hapiste kaldıktan sonra, 1950 Temmuz'unda çıkan Genel Af Kanunu ile serbest bırakılmış, İstanbul'a yerleşmişti. Hergün izleniyordu ama, bir gün izini kaybettirip ortadan kaybolmuştu.
(Çünkü askere çağırılmıştı. Oysa Deniz Harp Okulunu bitirip stajyer subay olmuşken rahatsızlığını saptayan raporla mesleğinden ayrılırken, askerlikten de muaf tutulmuştu. Ayrıca, 49 yaşındaydı. Yani askerlik çağını aşmıştı. Buna rağmen acemi erliğe çağırılıyordu. Bundan büyük kaygı duyuyordu. Hem kalp hastasıydı hem de kalpten ölmese bile, Sabahattin Ali'nin başına geleni hatırlayarak öldürülebileceğini düşünüyordu.)
Bu parantez içindeki bölümden, tabii, kimsenin haberi yoktu. Çünkü onun hakkında, serbest kalışından sonra da, objektif bir yayın yapılması mümkün değildi.
Dönem, Soğuk Savaş dönemiydi, ABD'de Mac Carty'cilik cereyanı vardı. Türkiye'de ise onun bin beteri, her bir köşede bir kömünist arama merakı...
Bir yıl önceki Genel Af Kanunu'nun Meclis'ten çıkışı sırasında bile -en başta Nâzım Hikmet olmak üzere- komünistleri affın kapsamı dışında tutmak için her şey yapılmıştı. O amaçla, hukuk esaslarına tamamen aykırı önergeler verilmiş, onlara hukuk açısından karşı çıkmak isteyenler de komünistlikle suçlanmıştı.
Bir Şevket Mocan vardı. Meclis kürsüsünden Nâzım Hikmet'in af dışı kalması gerektiğini şöyle izah ediyordu:
"Ben komünisti siyasi mahkûm telakki etmiyorum. Komünist bence haini vatandır (vatan hainidir)... Hükümet bu af kanunuyla beraber bir satırlık 'Komünist haini vatandır. Cezası idamdır' diye sarih (açık) ve bir kanunla buraya gelmeli idi..."
Bir Ahmet Gürkan vardı. O da bu görüşe şunları ekliyordu: "Bu uğursuz kızıl kuduz, Türk milletini ısırmak için hırlarken, onun ağzından çıkan salyaları yalayanları elbette tecziye edeceğiz (cezalandıracağız)..."
* * *
O günler, Türkiye'de sadece komünistler için değil, kendini genel olarak solda hisseden veya özgürlükçü olup da 'solcu'ların da özgürlükten faydalanmasını isteyen herkes için bir 'korku filmi' gibidir. Veya klasik değimiyle 'Cadı kazanı' gibi...
Ben o zamanlar gazetecilikte yeniydim.
Ama karar kademelerinde bulunan kıdemli meslekdaşlarımın bu konuda ne kadar güç durumda kaldıklarını biliyorum.
Sadece 'kömünistlik'le değil, genel olarak 'sol'la ve 'solcu'lukla veya 'solcu'larla ilgili her haberi yayına hazırlarken, 'Aman bizim gazeteye komünist demesinler' endişesi içinde çırpınırlardı. Kendilerini 'solcu' hisseden ve Nâzım Hikmet'in şiirlerine hayran olan meslekdaşlarım dahil...
Nâzım Hikmet'in -perde arkasını da kimsenin bilmediği- Türkiye'den kaçışı olayı karşısındaki yayınlar, hep bu kaygıların izlerini taşır.
O kaçıştan sonraki hangi gazeteye bakarsanız bakın, haberin ya başlığında, ya içinde, o haberi yayınlamanın komünistlik sayılması ihtimalini önlemek için kullanılan belirli kelimeler veya cümleler vardır.
Önümde, o günlerin Milliyet gazetesi var. Cumhuriyet'in haberinin bir benzerini, yabancı ajanslardan alıp kullanırken başlığında şöyle diyor: 'Kızıl şairin hezeyanları'...
Ama, Nâzım Hikmet'in Moskova'da Sovyet Yazarlar Birliği Genel Sekreteri'yle birlikte çekilip, ajanslar yoluyla gönderilen 'güncel' fotoğrafını yayınlamaya, gene de cesaret edememiş.
Cumhuriyet gazetesinin Radikal'e manşet konusu olan sayısını çıkaran yazıişleri sorumlusu kim ise, belli ki, Nâzım Hikmet'in o 'ilk' resmini çöpe atmaya kıyamamış, onu yayınlama cesaretini göstermiş. Ama herhalde, o cesaretin bedelinin daha ağır olduğunu düşünmüş ki, Nâzım Hikmet için kullanılan, 'kızıl', 'alçak', hain', 'vatan haini' gibi klasik kelimeleri de yeterli görmeyip, Şair Eşref'in bir ifadesine sığınmış.
Tabii, ayıp etmiş. Ama o zaman çıkan gazetelerin sorumluları arasında buna benzer şekillerde 'ayıp etmeyen' kaç kişi var?.. Başlıklarında veya haberlerinde, dönemin o ortamından etkilenmeyen gazete var mı?..
Etkilenmeyen gazeteler de, zaten basınımızın yakın tarihi biliniyor, ya kapatılmışlar, ya da tahrip edilip kapanmışlar...
Bunları belirtirken amacım, 1950-51 yıllarında Nâzım Hikmet için kötü şeyler yazanları savunmak değil. Herkes için söylüyorum, gene de yazmamalıydılar. Ama o ortamın oluşmasında etkili olan birçok etkenin varlığını hatırlatmak istiyorum.
Önemli olan şey, ülkemizde, o etkenlerin yeniden etkin olmasına, fırsat vermemektir. Gazeteci, siyasetçi, asker, sivil toplumcu veya sade vatandaş olarak hepimizin, aramızda başka konularda tartışsak bile, düşünce özgürlüğüne yönelik her türlü baskıya elbirliğiyle karşı çıkabilmemizdir.
Atatürk'ün alnında ne var?
Son olarak, bir de örnek vereceğim. Gazeteler, 1950'lerin başındaki o 'cadı kazanı' döneminde öyle yaptılar da ne oldu?.. Komünistlik suçlamasından kurtulabildiler mi?
Şimdi vereceğim örnek, bunun da mümkün olmadığını gösteriyor:
Gün 19 Kasım 1951... Yani, Cumhuriyet'in Nâzım Hikmet'le ilgili haberinin yayınlandığı o 2 Temmuz 1950 gününden, yaklaşık dört buçuk ay sonrası...
Meclis'te bir gizli oturum veya iç tüzükteki deyimiyle 'kapalı oturum' var. Konu, komünizm tehlikesi ve komünizme karşı alınacak önlemler...
Meclis binasından, dinleyiciler ve ziyaretçiler çıkarılmış. Genel Kurul salonunda milletvekillerinden ve 'bazı bürokratlar'dan ve 'zabıt kâtipleri'nden başka kimse yok.
İlk olarak kürsüye Adalet Bakanı Rüknettin Nasuhioğlu çıkıyor. 'Bazı bürokratlar'dan birini kürsüye davet ediyor:
Ve kürsüye o zaman adı 'Milli Emniyet' olan MİT'e mensup olduğu tahmin edilen bir zat çıkıyor. Tutanaklara geçen adı, Askeri Yargıç Şevki Mutlugil.
1917 ihtilalinin Türkiye'deki etkilerinden başlayarak üç buçuk saat süreyle konuşuyor. Komünistlerin hangi kuruluşlara ne ölçüde sızdıklarına dair geniş 'açıklama'lar yapıyor.
Buna göre, komünistler Milli Eğitim Bakanlığı'ndan tiyatrolara, sinemalara kadar her yere sızmışlar. O arada, tabii, basına da...
Peki, basında, komünistlerin sızdığı gazete örneği olarak gösterdiği gazete hangi gazete, dersiniz... Cumhuriyet gazetesi... Orhan Pamuk'un yönetimindeki Radikal'de, Nâzım Hikmet için yaptığı talihsiz yayının hatırlatıldığı Cumhuriyet gazetesi...
Bakın ne diyor, Türkiye'nin istihbarat örgütünün en yüksek derecedeki sözcüsü o konuda. Tutanaklara göre, aynen şöyle:
"Maalesef bir hakikâttir ki, hemen her gündelik gazetede birkaç tane sinmiş ajan vardır. Bu ajanlar, fırsat buldukları vakit, Cumhuriyet gazetesinin geçen Cumhuriyet Bayramı nüshasında görüldüğü gibi, en yüksek sembollerimizle dahi istihza etmekten çekinmezler, 1950 senesi Cumhuriyet Bayramı'nda neşredilen Cumhuriyet gazetesinin ilk sayfasında Atatürk'ün alnı üzerine Stalin'in resmi oturtulmuştur. Bu, bir ideoloji propagandası olmaktan ziyade, cüret ve adeta kuvvet tezahürüdür (görüntüsüdür)."
* * *
45 yıl gizli kaldıktan sonra yayınlanması mümkün olan bu Meclis Tutanağı'nı okuduktan sonra, Cumhuriyet'in söz konusu 29 Ekim 1950 tarihli sayısını arşivden bulup bakmıştım. İddia gülünçtü. Dün onun fotokopisini çıkarttım. Ayrı ayrı 10 kişiye gösterdim. 'Bu resimde dikkatinizi çeken bir şey var mı?' diye sordum. Hepsi baktı baktı... Bazısı, çizgisini eleştirdi. Bazısı yayınlanma biçimini... Ama kimse, Stalin'in resmini keşfetmek bir yana, 'Bunun içinde başka anlamda çizgiler var' demedi.
Herhalde, gözleri, dönemin MİT'çileri kadar keskin değildi.
O fotokopiyi, okurlarımın da dikkatine sunuyorum. Bakıp karar versinler. O dönemin gazeteleri, Nâzım Hikmet'e hakaret etme meraklısı gazetecilerle mi doluydu, yoksa Atatürk'ün resminin içine Stalin resmi yerleştirecek kadar marifetli komünistlerle mi?

'40'ların Cadı Kazanı'nı Uğur Mumcu yazmıştı. '50'lerin Cadı Kazanı'nın bir örneği de, Cumhuriyet'in bir Atatürk resminin içinde Stalin'in gizlendiğinin 'keşf'edilmesi...
(Solda:) Nazım Hikmet'e 'vatansız', 'kızıl' diye hücum etme 'zorunluluğu'... Bir başlık da Milliyet'te...