Pazar gününün 'Van yazısı'

Bugün Pazar. Gündemde hâlâ Van var. Van Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın'ın tutukluluk halinin hâlâ devam etmesi var. Başbakan Erdoğan'ın onunla ilgilenip Van'a gidenlere veya onun hakkında bir-iki söz...

Bugün Pazar. Gündemde hâlâ Van var. Van Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın'ın tutukluluk halinin hâlâ devam etmesi var. Başbakan Erdoğan'ın onunla ilgilenip Van'a gidenlere veya onun hakkında bir-iki söz söyleyenlere veryansın etmesi var. Onlar hakkında suç duyurularında bulunması var.
Bir gazete yazarı olarak bugün de gündemdeki konuda, yani 'Van'da kalalım ama, bugün pazar. Yazımız, hiç olmazsa pazara uygun bir 'Van yazısı' olsun... Adem Altan'ın fotoğraflarının eşliğinde...
Van'da bir günü nasıl geçirmelisiniz? Bir program yapalım.
* * *
Sabah kalkınca önce bir 'Van kahvaltısı' yapmalısınız. Bu, büyük şehirlerde alışılmış kahvaltılara benzemez. Sadece kahvaltı servisi için açık olan lokantalar vardır. Aslında 'lokanta' demek yanlış, Van'daki adları 'kahvaltı salonu'dur. Erken saatlerden öğleye -hatta bazıları biraz daha sonrasına- kadar açıktırlar.
Onlardan birine gideceksiniz. Giderken, Van'ın ana caddelerinden geçin. Hem bir yürüyüş yapmış olursunuz, hem de şehrin havasına girmiş olursunuz.
Vanlılar, genellikle sıcakkanlı insanlardır. 'Merhaba' derseniz, cevabını birkaç katıyla alırsınız.
Yabancı olduğunuzu hissedip mutlaka "hoş geldin" derler. Hâl hatır sorarlar.
"Bir ihtiyacın var mı?" derler. Yol soracak olursanız, bir başkasına bir daha sormanıza gerek kalmayacak kadar ayrıntılı olarak tarif ederler.
Hatta bazen, emin olmak için, size bir süre eşlik de ederler.
Kahvaltıya gelince... 'Otlu peynir' başta olmak üzere, aklınıza ne gelirse masadadır. Kaymak, bal ve tereyağının yanında, sahanda yumurta 'esas çeşit'lerden sayılır. Ama, adını Van'daki son kahvaltımda öğrendiğim iki 'esas çeşit' daha var. Biri 'murtuğa'... Bir yumurtayla tereyağı karışımı. Öteki 'kavut.' Kavrulmuş buğdayın yine tereyağıyla birlikte sunuluşu...
O arada 'cacık'ı da unutmayalım. Van kahvaltısında onun da yeri var.
Tabii, 'otlu peynir' üzerinde özellikle durmak gerekir: Tüketimi artık büyük şehirlerde de artmıştır ama, Vanlılar Van'da yapılıp Van'da tüketilen cinslerini tercih ediyorlar.
Otlu peynirin yapılış sürecinde içine konuşan otlardan benim bildiklerim tarçın ve kekikti. Ama 'sirmö', 'mendo' gibi adını ilk defa duyduğum başka otlar da konulduğunu, gene o kahvaltıda öğrendim.
Van'daki gazeteci arkadaşlarımdan Gurbet Gökçe ve Feyat Erdemir'le birlikte gittiğimiz kahvaltı salonunun resmi adı, 'Konak Kahvaltı Salonu'ydu. Şöhreti, kahvaltısının ve duvarlarının donanımının yanında, sahibi Yusuf Konak'ın müşterilerine sorduğu bilmecelerden geliyordu.
Bize de, "hoş geldin" deyip, hâl hatır sohbeti yaptıktan sonra, bir bilmece sordu. Bilmece sorma usulü şöyleydi: Elinde bir Van kedisi kartpostalıyla ayağa kalktı. Kartpostalı yukarıya kaldırdı. Salonu dolduran diğer müşterilerin de izleyebileceği şekilde bir giriş yaptı:
"Bak hele bak/Çak hele çak/Eğitim şart" Böylece eğitimin ne kadar önemli olduğunu hepimize hatırlattıktan sonra, bilmeceye geçti Yusuf Konak.
İlk bilmecesi şuydu:
"Arşın ayaklı/Tavşan bıyıklı/Gelişi aslan gibi/Duruşu sultan gibi"
Nedir bu? Ben elindeki kartpostalı da gözden uzak tutmadığım için, soruyu başarıyla cevapladım:
"-Van kedisi."
Yusuf Konak alkışladı. Ve bana başarımın karşılığı olarak o kartpostalla birlikte bir de boncuk bilezik hediye etti.
Sonra diğer müşterilere başka bilmeceler sormaya başladı.
"Van kedisi suya girerse ne olur?" "Hangi adam Van Gölü'nde yüzemez?" gibi... (Yolu oraya düşebilecek okurlarımıza kopya: Birincisinin cevabı "ıslanır", ikincisininki "kardan adam" olacak.)
* * *
Kahvaltıdan sonraki program için, tabii, önce Van Kalesi'ni ve civarını tavsiye ederim. Oraya gidiş yolunuza göre, önce -16'ncı yüzyıldan- bir 'Mimar Sinan eseri' olan Hüsrev Paşa Camii ile -17'inci yüzyıldan- Kaya Çelebi Camii'ni görebilirsiniz. Oradan Van Kalesi'nin önünde bir Van Evi örneğinin bulunduğu turistik alana geçebilirsiniz.
Kaleyle ilgili bilgilerin özetini almanın en iyi yolu, orada rehberlik yapan çocukların anlattıklarını dinlemek. Geldiğinizi görünce hemen yanınıza geliyorlar... Hangi dili tercih ettiğinizi soruyorlar. İngilizce, Fransızca, Almanca, Japonca, Türkçe, Kürtçe...
Ben, tabii, Türkçeyi seçtim. Ama merak edip sordum, bana gelen çocuğa... "Japonca da anlatabiliyor musun?" diye...
-"Hayır, tamamını anlatamam" dedi. "Japonlar zaten İngilizce biliyorlar.
Ama İngilizceye geçmeden önce Japoncayla başlarım. 'Konniçiva' derim, 'kokokara' derim, 'yukkuri', 'arrigatto' derim"... (Bunlar sırayla 'iyi günler', 'buradan gidelim', 'yavaş yavaş', 'teşekkür ederim' demekmiş.)
Bana Türkçe anlattıkları şöyle başlıyordu.
"Van Kalesi milattan önce 825 yılında Urartu Kralı Birinci Sarduri tarafından inşa edilmiştir. Selçuklular ve Osmanlılar zamanında son şeklini almıştır. İçine 12 mezar odası, bir açık hava mabedi ve çivi yazılı kitabeleri vardır."
Rehberleriniz, bu başlangıcın arkasından, sizin merak alanınıza göre, daha birçok şey anlatabilirler. Söylediklerine göre, okullarına da devam ediyorlar. Ama bu işi profesyonel olarak yapmaktan memnunlar. Ben aynı şekildeki çocuk rehberlerle Urfa'da da tanışmıştım. Urfa Valiliği ve Belediyesi, sanırım Turizm Bakanlığı'yla anlaşıp onları teşvik ederek daha etkili hale getirmişti. Şimdi aynı şeyi Van Valiliği ve Belediye Başkanlığı da düşünüyor.
* * *
Van'da eğer ayağınızı çabuk tutarsanız bir gün içine sıkıştırabileceğiniz, ama olmazsa, bir tam gününüzü de ayrılabileceğiniz bir yer var ki, mutlaka görmelisiniz. Bu, ünlü Akdamar Adası'dır.
Van'ın merkezinden 35 kilometre uzaktaki Gevaş ilçesinin sınırları içindedir. Gevaş'tan 10 kilometre kadar ötede bir iskele vardır. Adaya, oradan kalkan teknelerle gidiliyor. İskeleyle ada arasındaki uzaklık 4 kilometre kadar. Tekneyle yaklaşık 20 dakika sürüyor.
Akdamar'ın ünü, 10'uncu yüzyılda yapılan kilisesinden geliyor. Kilise, o zamanlar oraların hâkimi olan Vaspurakan Kralı tarafından Manuel adlı bir keşişe yaptırılmış... Daha sonraları ek inşaatla genişletilmiş. Zaman içinde, yer yer tahribe uğramakla birlikte zamanımıza kadar gelmiş. Özelliği, iç yapısıyla birlikte dış cephesindeki kabartmalar. Bunlar arasında, bitki ve hayvanlarla birlikte, İncil'den sahneler canlandıran şekiller var ki, yapıldıkları zamanın önemli sanat eserleri olarak biliniyor.
Bu kilise şimdi, bir restorasyon döneminde... Van Valiliği'nin turizm yatırım programı çerçevesinde büyük bir dikkatle yürütülen çalışmaların 2006 yılında tamamlanması hedeflenmiş. Benim bu son gezimde gittiğim sırada da, restorasyon ekibi sorumluları, Gevaş kaymakamıyla birlikte faaliyetlerini sürdürüyorlardı.
Akdamar Adası'ndaki bu kilisenin bir de hikâyesi var:
"Ada vaktiyle dışarıya tamamen kapalı bir durumdaymış. Ne ada ahalisi karşı kıyıya çıkabilirmiş. Ne de karşı kıyıdan adaya kimse gelebilirmiş. Ama bir gün karşı sahilden, iyi bir yüzücü olan bir genç adaya ulaşabilmiş. Adada Tamara adlı çok güzel bir kız varmış. Onu görmüş. Âşık olmuş. Tamara da onu görmüş, o da âşık olmuş. Ve aralarında zamanın şartlarına göre bir ilişki başlamış. Tabii, tam bir gizlilik içinde...
Tamara, geceleri herkesin uyuduğundan emin olduktan sonra, elinde bir fenerle adanın belirli bir yerine gelirmiş. Elindeki feneri sallayınca, genç de karşı kıyıdan denize atlar, 4 kilometrelik yolu yüzerek aşar, sevgilisine kavuşurmuş.
Bir süre buluşmalar böyle devam etmiş. Fakat bir gün adanın keşişi durumun farkına varmış. İnsafsızca bir plan yapmış. Bir akşam fırtınalı bir havada, Tamara, sevgilisinin gelmesini istememiş. Ona fener tutmamış. Yatmış uyumuş.
Ama keşiş, feneri ada kıyısında, hem de yanlış hedefler gösterecek şekilde dolaştırmaya başlamış. Genç, gideceği yeri şaşırmış. Dalgalarla çarpışırken boğulmuş. Boğulurken 'Ah Tamara!'
diye bağırmış. Tamara da durumu öğrenince kendini denize atmış. İntihar etmiş... Bu defa adadaki ahali de, onu 'Ah Tamara' diye anmaya başlamış."
Sonradan 'Akdamar' adını alan adanın ilk adı da bu 'Ah Tamara' sözünden geliyormuş.
* * *
Van'dan, yazacak daha birçok 'Pazar yazısı' konusu var. Fırsat olursa yazarız. Ama bugünkü yerimiz bu kadar.
Değerli okurlarıma 'iyi pazarlar' dilerim...