Ramazan ve denge

Demokratik ve laik bir ülkede dinsel anlayış farklılıkları olur. Bunlar arasında bir dengenin varlığı esastır. O denge var oldukça herkes birbiriyle barış içinde birlikte yaşama güzelliği içinde kalabilir. Yaşam biçimleri farklı da olsa...

Bugün Ramazan'ın ilk günü... Hepimize hayırlı olsun. Oruç tutanlarımızın orucunu Allah kabul etsin... Oruç tutanları ve tutmayanlarıyla tüm vatandaşlarımızın geleceği aydınlık olsun...
Bu dileklere bir de şunu eklemek isterim:
Dilerim, ülkemizde herkes birbirine karşı daha hoşgörülü olsun... Veya en azından daha tahammüllü olsun...
Bu son dileğimin nedeni şu:
Ülkemizde malum, giderek keskinleşen ikili bir kamplaşma var. Bu, dinin gerekleriyle ilgili anlayış farklarının sonucudur.
Demokratik ve laik bir ülkede bu farklar elbette olur. Ama bu farklılıklar arasında birbirini rahatsız etmeyecek bir dengenin var olması esastır.
O denge var oldukça, herkes birbiriyle barış içinde birlikte yaşama güzelliği içinde kalabilir, din konusundaki inanışları, anlayışları ve yaşam biçimleri farklı da olsa...
* * *
Dengenin bozulması ihtimali şundan çıkar:
Bir taraf öteki tarafı kendine benzetmeye çalışır. Kendisi gibi inanmaya, kendisi gibi davranmaya ve konuşmaya zorlamak ister...
Anayasal ve yasal kuralların buna elvermediği zamanlarda da, şu sıralarda 'mahalle baskısı' denilen din referanslı 'toplumsal baskı'yı kullanır.
Ülkemizdeki 'farklılıklar dengesi'nin tarih içinde, bu yüzden sarsıldığı zamanlar olmuştur. Osmanlı döneminde de, Cumhuriyet döneminde de... Acı olaylar yaşanmıştır. Bir kısmı toplu, bazısı münferit cinayetler işlenmiştir...
Dilerim, öyle günleri bir daha hiçbir zaman görmeyelim. Ama o günleri görmesek bile, birbirinden farklı inanış ve davranışı olanların birbirine kem gözle bakması da, yeteri kadar üzücü bir gelişmedir.
* * *
Bunlar bazen, sadece birbirlerine de değil, belirli konularda çalışmalar yapan, özgün fikirlerini açıklayan yazarlara, araştırmacılara karşı da aynı ölçüler içinde bakıyorlar...
Bunun örneklerinden biri, son yazımda bir söyleşisinden alıntılar yaptığım değerli araştırmacı-yazar Tarhan Erdem'e karşı kullandıkları çifte standarttır.
Tarhan Erdem, son seçim öncesindeki araştırmalarını yayımladığı sırada, AKP'nin muhaliflerince şiddetle eleştirildi. Hakkında, 'AKP'yi tuttuğu, kasıtlı olduğu' suçlamaları yapılıyordu. AKP'yi tutan basından ise övgü üzerine övgü alıyordu. Seçim gecesinde yaptığı araştırmalarda tam isabet kaydettiği anlaşılınca, o övgüler zirveye ulaştı.
Ama Erdem, seçimden sonra 'türban'la ilgili gelişmeler üzerinde durunca, bu tablo birdenbire değişti. Erdem, AKP iktidarının türbanla ilgili tutumunun bir 'mahalle baskısı' yaratması tehlikesini vurguluyordu. Laikliğin 'risk altında' olduğunu söylüyordu.
Bu defa Erdem'i kasıtlı olmakla suçlayanlar, AKP'yi destekleyen basının yazarlarıydı. Onun eski partisi CHP'ye 'biat' ettiğini yazıyorlardı.
Yani: Söylediklerin, yazdıkların benim işime geldiği zaman çok iyi adamsın. Benim işime gelmediği zaman çok kötü adamsın...
Ya hep siyah diyeceksin, ya hep beyaz... Gri diyemezsin... Ya bendensin, ya onlardansın...
İki karşıt kampta da bu ölçüdeki bir 'toptancılığın' sözcüleri, giderek seslerini yükseltiyor.
Bu da, tabii, ülkemizin önemli sorunlarına özgür bir tartışma ortamı içinde önyargısız olarak çözüm aramayı güçleştiriyor.
* * *
Oysa, bütün o sorunlar için tartışma zemini oluşturacak zengin bir 'veri' birikimi var yakın tarihimizde...
'Mahalle baskısı' veya din referanslı 'toplumsal baskı' derken, 'Arapça ezan'dan söz etmişti Tarhan Erdem...
Bunu biraz açayım:
Türkiye'de ezan 1932 yılından itibaren Türkçe okunuyordu... Arapça okunması yasaya aykırıydı. 1950'de iktidara gelen Demokrat Parti, sadece yasada o aykırılığı gideren bir küçük değişiklik yaptı. Bunu yaparken de "Biz sadece bir yasağı kaldırıyoruz. Türkçe de okunabilir, Arapça da" dedi.
Ertesi günden itibaren Türkiye'de Türkçe ezanın okunduğu hiçbir cami kalmadı. Türkçe ezana alışmış olup, Arapça ezan okumayı pek bilmeyen müezzinler bile, buna kendilerini 24 saat içinde alıştırdılar.
Çünkü, o kanunun daha önceki tartışmaları sırasında, Türkiye'nin her tarafında estirilen propaganda rüzgârının özeti şuydu:
"Arapça ezan isteyenler dindardır. Türkçe ezanda direnenler dinsizdir."
1932 yılında 'Türkçe ezan'ı -Atatürk'ün isteğiyle- başlatan CHP iktidarının 1950 Meclisi'ndeki temsilcileri bile, o propaganda karşısında geri adım attılar ve çıkarılan kanuna karşı çıkmadılar...
'Mahalle baskısı' veya 'dini referans baskısı'nın örneklerinden biri bu...
* * *
Bir başka örnek, din dersleriyle ilgilidir.
Okullarda din derslerinin yeniden konuluşunun tarihi 1947'de başlar. 1946'da çok partili döneme geçen Türkiye'de, CHP yönetimi, iktidarı kaybetmeden önce o kararı almıştı. Sonra da -1949'da- ilkokulların dördüncü ve beşinci sınıflarında o dersleri başlatmıştı.
Dersler önce, çocuklarını din derslerine sokmaya razı olan velilerin isteğini karşılamak için düşünülmüştü. O isteği taşıyan veliler okul müdürlüğüne dilekçe vereceklerdi. Derslere o dilekçeyi verenlerin çocukları alınacaktı. Diğerleri derslerden 'muaf' olacaklardı.
Kısa zaman içinde şu görüldü: Çok az sayıda Türk veli ile gayrimüslim veliler hariç, tüm veliler o dilekçeleri verdi. Çünkü vermemek 'dinsizlik'le özdeş bir anlam taşır hale geldi.
Bir-iki yıl geçtikten sonra 1953'te, iktidardaki Demokrat Parti hükümeti "Madem ki çok sayıda veli dilekçe veriyor, onları bu zahmetten kurtaralım. Onlar dilekçe vermesin. Sadece, çocuğunu din dersine sokmak istemeyenler dilekçe versin" dedi. O konuda bir yönetmelik çıkardı. Mesele daha da köklü bir şekilde halledildi.
Gerçi buna karşı o zamanki anayasa profesörlerinden Bülent Nuri Esen, Danıştay'da dava açtı. "Bu vicdan hürriyetini baskı altına almaktır" dedi. Ama, onun davası görülünceye kadar, beklenen sonuç alındı.
'Çocuğum din dersi almasın' diye dilekçe veren veli, neredeyse hiç kalmadı. Hatta bir kısım gayrimüslimler bile, o yola gitmediler. Çocuklarının din dersi almasına razı oldular.
Daha sonrası malum:
Din dersinin, 1982 Anayasası'yla, 'Din kültürü ve ahlak öğretimi' adı altında okutulması, sadece ilkokullarda değil, liselerde de, 'zorunlu' hale getirildi.
(Şimdi de bunun, hem Türkiye'deki gayrimüslimlerin durumu, hem de Avrupa Birliği standartları açısından sakıncaları ortaya çıktı. O zorunluluğun nasıl kaldırılabileceği konusunda kafa yoruluyor.)
* * *
'Mahalle baskısı' adını taşıyan bu çeşit baskıların aşamalı sonuçlarının, yakın tarihimizde daha birçok örneği var. Türkiye'deki bugünkü kamplaşmayı yumuşatmanın çarelerini arayanlar, o yakın tarihte olup bitenleri hatırlamalıdır.
Ve o örnekleri, o kamplaşmanın 'ya siyah ya beyaz'cı militanları dışında, sağlıklı bir tartışma zeminine getirmeye bakmalıdır.
Konuya daha sonra devam edeceğim.



(Solda): Din derslerinin ilk kararında, 'velilerin dilekçe vermesi'
esastı... O noktadan Anayasa'daki 'zorunlu' din öğretimine kadar gelindi. Şimdi ondan nasıl geri dönüleceği tartışılıyor.
* * *
(Sağda): Arapça
ezan izni yasalaşırken 'Türkçe ezan da serbesttir. O da okunabilir' denilmişti. 24 saat içinde hiçbir camide Türkçe ezan okuyan müezzin kalmadı.