Reforma ne zaman yöneliriz?

Günübirlik taktikler yerine rejimi demokratik-leştirecek bir reforma ne zaman yöneleceğiz?

Seçimden mi korkuyorsun?.. Halktan mı korkuyorsun?.. Korkmuyorsan evet de... Evet demezsen halka güvenmiyorsun demektir. Demokrasiye inanmıyorsun demektir. Hadi bakalım cevap ver... Hodri meydan...
Bu lafları bir zamanlar, 'erken seçim' isteyen siyasetçiler, rakiplerini köşeye sıkıştırmak için kullanırdı.
Tabii, bu meydan okumayla, rakiplerinden çok, 'halk'a, yani seçmenlere seslenmiş olurlardı. Rakiplerini 'Bakın ben size güveniyorum. Ötekiler güvenmiyor' diye şikâyet ederlerdi. 'Ötekileri değil, beni seçmelisiniz' mesajı vermiş olurlardı.
Bu 'demagojik baskı', bazen, rakiplerini de 'karşı taarruz'a geçirirdi. Onlar da başlardı aynı 'silah'ı kulanmaya:
"Ben mi halktan korkuyorum? Asıl sensin halktan korkan... Ben her zaman hazırım halka gitmeye... Hadi bakalım, benden de hodri meydan..."
Ülkemizdeki 'erken seçim'lerin büyük bir bölümü bu karşılıklı 'hodri'leşmelerle gerçekleşti.
* * *
Evet tartışma, 'halktan kim korkuyor, kim korkmuyor' tartışmasıydı. Ama 'halktan korkup korkmama'nın asıl 'kriter'lerinin neler olduğunu hatırlayan olmadı.
Halkın 'seçme hakkı' üzerindeki anormal sınırlamaları hatırlayan... Seçmenlerin sandığa attığı oyların yarısına yakınının çöpe gitmesine neden olan sınırlamaları...
Başka hiçbir demokratik ülkede benzeri görülmemiş olan 'yüzde 10'luk barajı... Partiler arasında ittifak kurma yasağını... Aday listelerinin belirlenmesinde demokratik usullerin tamamen ortadan kalkmış olmasını...
'Erken' veya 'geç', yeni bir seçime gitmeden önce, bütün bu anormalliklerin düzeltilmesi, barajın indirilmesi, ittifak yasağının kalkması, partilerin aday belirleme usullerinin demokratikleşmesi gerektiğini hatırlayan olmadı.
Partilerden, Meclis'e, ne o yolda hazırlanmış bir yasa tasırısı (veya önerisi) sunuldu, ne de Meclis kürsüsünde o konuları ciddi bir şekilde dile getiren bir grup sözcüsü çıktı...
Basında o konularda soru soranlar olunca da, onlara şu klasik cevap verildi: "Evet, seçim sistemimizde bazı aksaklıklar var ama, artık seçime gidiyoruz. Onları düzeltmeye zaman kalmadı. O düzeltmeleri biz de düşünüyoruz. Hatta bazı önerilerimiz var. Ama artık vakit çok geç. Hele bu seçim geçsin, onlara da mutlaka sıra gelecek."
Ama o aksaklıkların düzeltilmesine, seçimden sonra da hiç sıra gelmedi.
* * *
Peki, 'erken seçim' konusundaki o meydan okumaların sonucu ne oldu? 'Erken seçim'e gidildiğinde, o meydan okumalar kimin işine yaradı?
Çoğu defa, hiç kimsenin işine yaramadı. O yarışta en iddialı olanlar başta olmak üzere...
Hatta bazen bundan en zararlı çıkanlar onlar oldu. 1999'daki ve 2002'deki son erken genel seçimlerde olduğu gibi...
İkisinde de erken seçimi en fazla isteyen liderlerin partileri, barajın altında kaldı. (1999'da CHP, 2002'de de başta MHP olmak üzere, MHP'nin kararına ortak olan DSP ve ANAP ile -o zaman- muhalefetteki DYP... Hepsi, barajın altında kaldı.)
* * *
Önümüzdeki 22 Temmuz seçimi o iki seçim kadar 'erken' seçim değil. Ötekiler, Anayasal zamanından hayli erken yapıldı. 'Beş yıllık' yasama dönemi, birincisinde 3 yıl 4 ay sürdü, ikincisinde 3 buçuk yıl... Bu yasama dönemi ise 4 yıl 9 ay sürmüş olacak... Yani, fazla 'erken' sayılamayacak bir seçim, önümüzdeki seçim...
O yüzden 'seçim tarihi' ile ilgili bir 'Seçmenden mi korkuyorsun? Halktan mı korkuyorsun?' demagojisi bu defa işlemedi.
Ama işte şimdi o 'demagoji', öteki konuyla ilgili olarak işletiliyor: 'Cumhurbaşkanını halk seçsin' talebini içeren Anayasa değişikliği paketi konusuyla...
Cumhurbaşkanının görev süresini beşe indirip, ona ikinci defa seçilme imkânının verilmesi... Önümüzdeki cumhurbaşkanı seçimi için konulmuş sürelerin kısaltılması... Bunlarla ilgili birkaç usul hükmü... Paketin esası bunlardan ibaret.
Ama buna paralel olarak bir 'Bu paketi kabul etmemek demek halktan korkmak demektir' tekerlemesi var ki, asıl gürültüyü koparan o...
Oysa, herkes şunun farkında: Bu değişiklik paketi, bu haliyle, siyasal rejimimizin zaten sarsılmış olan dengelerini daha da sarsacak...
Herkesle birlikte, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da bunun farkında...
Taha Akyol'la yaptığı bir söyleşide, Akyol ona soruyor:
"Zaten aşırı yetkileri olan cumhurbaşkanına bir de halk tarafından seçilmek gibi bir güç verilirse, parlamenter sistemin güç dengesi bozulmaz mı?"
Başbakan'ın buna cevabı şu oluyor:
"Halkın seçeceği cumhurbaşkanının yetkilerini muhakkak, parlamenter rejimin gerekleri düzeyine getirmek gerekir. Seçimlerden sonra bu konuda geniş bir mutabakat olacağını düşünüyorum."
Yani? Şu sırada Meclis'ten bir kere daha geçirilen Anayasa değişikliği, bu haliyle yürürlüğe girerse, Başbakan'a göre de çok sakıncalı.
Başbakan'a göre de, o 'değişikliğin' seçimlerden sonra yeniden değişikliğe uğraması gerekiyor.
Peki, öyleyse, niçin o değişikliklerin hepsi birden yapılmadı? Veya yapılmadıysa, yeni Meclis dönemine bırakılmadı?..
* * *
Evet, Türkiye Büyük Millet Meclisi, şimdiye kadarki deneyimlerinin ışığında, cumhurbaşkanının seçim usulünü de, yetkilerini de yeniden tartışabilir. Başkanlık veya yarı başkanlık sistemi dahil, her öneriyi görüşebilir.
Veya Avusturya örneğine benzer bir örnek de oluşturabilir.
Ama Başbakan'ın da belirttiği gibi, bu sadece, seçimi, Meclis yerine halkın yapmasıyla çözüme bağlanacak bir konu değil. Bunun enine boyuna görüşülmesi ve cumhurbaşkanıyla Meclis (veya -ikinci Meclis kurulacaksa: Meclisler) arasındaki yeni dengeleri kuracak değişikliklerle birlikte gerçekleşmesi gerekir.
Tabii, gene Başbakan'ın dediği gibi, bunun için bir 'geniş mutabakat' da sağlanabilir.
Evet, niçin o zaman bu yarım yamalak ve aynı zamanda da çok sakıncalı değişiklik?..
Sorunun cevabı, belli ki yazının başında değindiğimiz 'meydan okuma' taktiğindedir.
Bir önceki yazıda da belirttik, AKP iktidarı, bunu önümüzdeki seçim kampanyasında kullanacağı en etkili propaganda malzemesi gibi görüyor. Başbakan'ın son konuşmaları da, zaten bunun göstergesi gibidir.
* * *
Peki, bu Anayasa değişikliği, bugünkü Meclis oturumunda ikinci defa oylandıktan sonra gerekli oyu aldı ve yasalaştı diyelim. Ya Cumhurbaşkanı'nın referandum yolunu kullanmamasıyla doğrudan doğruya, veya referandum yoluyla yürürlüğe girdi, uygulandı diyelim...
Biz, seçmenler olarak, 22 Temmuz'da Meclis'i seçtik, (yeni düzenlemeye göre yasanın yürürlüğe girişinden 40 gün sonra) Cumhurbaşkanı'nı da seçeceğiz... Başbakan'ın, Cumhurbaşkanı'nın yetkilerini yeniden düzenlemek için şart gördüğü Anayasa değişikliği, yeni Meclisçe hemen yapılabilecek mi?
Her seçimden önce vaat edilen 'seçim sistemi değişiklikleri' gibi, unutulmayacak mı?
Anayasal rejimin bugünkü sorunları üzerine bir de, halk tarafından seçilecek cumhurbaşkanı ile Meclis ve Yüksek Yargı arasındaki yeni yetki dengesizlikleri mi eklenecek?
Ve biz, seçmenler, on yıllardan beri yüzde 10 barajlı, ittifak yasaklı, aday seçimi antidemokratik, (ayrıca, bu defaki yeni bir düzenlemeyle: bağımsız adaylığı da zorlaştırıcı) seçim kanununun cenderesi altında kaldığımız gibi, şimdikinden de sorunlu bir devlet düzeni altında yaşamaya mecbur mu kalacağız?
Seçim kampanyası dönemlerindeki propaganda amaçlı günübirlik siyasal taktiklerle uğraşmak yerine, seçim sisteminin de, devlet düzeninin de yanlışlarını, eksiklerini, aksaklıklarını giderip, rejimi demokratikleştirecek ciddi bir iktidar kadrosuna, ne zaman kavuşabileceğiz?

Meclis bugünkü birleşiminde Cumhurbaşkanı'nın geri gönderdiği Anayasa değişikliği paketinin son oylamasını yapacak. Paket 367 oyla kabul edilirse Cumhurbaşkanı'nın yasayı referanduma gönderme yetkisi var. Göndermezse yasa yürürlüğe girecek. Cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesi kesinleşecek.