Savaş yerine barış

Hedef iyi ama, bu iktidar o hedefe, Meclis'teki diğer partilerin tümüyle savaşarak mı ulaşacak.

Paris’teki üçlü cinayeti kimin işlediği henüz belli değil. Ama sonucu belli: Bu, ülkemizdeki siyasi partiler arasında ‘birbirine güvenmeme’ halini yeniden keskinleştirdi. Birbirini suçlama, birbirine ağır sözler söyleme alışkanlığını yeniden tırmandırdı.

Neydi o cinayetten önceki durum? Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bir ‘barış girişimi’ başlatmıştı. MİT Başkanı’nı Abdullah Öcalan’la yeni bir görüşme sürecine sokmuştu. Öcalan’a uygulanan ziyaretçileriyle ‘görüşme yasağı’ biraz gevşetilmişti. Sürecin devam etmesi bekleniyordu. Eğer olumlu bir gelişme sağlanırsa, iki tarafın da beklentileri doğrultusunda adımlar atılabilecekti.

Önce ‘çatışmasızlık’, sonra ‘silahların susması’ ve ‘silahların bırakılması’ aşamasına geçilebilecekti.

Bu girişim, kamuoyunun geniş kesimlerinde yeni umutlar uyandırdı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu buna, daha önce de belirttiği koşullar altında ‘kredi’ açtığını bildirdi. BDP yetkilileri bu gelişmenin koşullarına uygun davrandı. Bir kısım sivil toplum örgütleri de buna desteklerini açıkladı.

Tabii, bu konuda birdenbire büyük mesafe almak kolay değil. Ortada yaklaşık 30 yıl süren bir silahlı çatışma süreci var.

On binlerce yurttaşımızı kaybetmişiz. Bir kısmı askerlik görevindeyken şehit olmuş. Bir kısmı sivil olarak kurşunlanmış veya rastgele açılan ateşlere, patlayan bombalara kurban gitmiş... İki tarafta da, onların anne-babaları, çocukları, kardeşleri, yakınları var. Onların acıları devam ediyor.

Sadece onların değil, o ölümlerin neden olduğu felaketleri izleyen, bilen herkesin acıları devam ediyor. Şimdiki görüşme sürecinde o acılar canlanabiliyor. O sürece tepkiler de ortaya çıkabiliyor. Bu da bir gerçek.

* * *  

Evet ‘üçlü cinayet’ten önceki durum buydu. Başta Başbakan ve iktidar mensupları olmak üzere o denemeden yana olanlara, bunun gerekçelerini herkese, sabırla ve sakin bir üslupla anlatma görevi düşüyordu.

Gerçi Başbakanımız Erdoğan’ın konuşma biçimi, malûm, buna o kadar müsait değildi. geçen yazımda da belirtmiştim, Kılıçdaroğlu’nun ona açtığı ‘kredi’ye, “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede” diye cevap vermişti. Yani -Türkçesiyle- “Sen kimsin bana kredi verecek” demişti. Öteki partilere daha da sert laflar söylemişti. Tabii basına da, kendisine veya partisine muhalefet eden herkese de, her zamanki gibi veryansın etmişti.

Ama kamuoyunun geniş kesimlerindeki iyimserlik, buna rağmen devam etmişti. Başbakan’ın destekleyicileri arasında onun o sözlerini “Canım işte ağzından kaçmıştır. Amacı öyle değildir” diye tercüme edenler var. O sözlere inanmayı tercih edenler her zamankinden fazla olmuştu.

Şimdi, Paris’teki ‘üçlü cinayet’ten sonraki dünkü konuşması için ise, o ‘tercüme’lere inanılması, şimdiye kadarkinden çok daha güç olacak.

Konuşmasının ana fikri şuydu:

“Her türlü provokasyon olabilir. Bunlara kapılmayalım.”

Ama bunun hemen arkasından Meclis’teki üç muhalefet partisine karşı öyle sözler söyledi ki, bunların her biri birer siyasi ‘tahrik’ örneğiydi. Yani Batı dillerindeki adıyla ‘provokasyon’ örneği...

BDP’yi ‘terör örgütünün uzantısı’ olarak niteledi. BDP’lilerin cinayeti istismar ettiklerini, ‘cinayetin gerçek faillerine altın tepsi içinde fırsat sundukları’nı söyledi.

CHP’nin, hükümeti eleştirirken Suriye’nin, İsrail’in, Fransa’nın sözcüsü gibi davrandığını öne sürdü. Kılıçdaroğlu’nu CHP’lilere, CHP’li milletvekillerini Kılıçdaroğlu’na şikâyet etti. Kılıçdaroğlu için ‘acemi genel başkan’, ‘yalan makinası’, ‘Eli kanlı Esed’in yanında duruyor’ gibi laflar söyledi.

MHP’nin Genel Başkanı ile arkadaşlarına da ‘İçine düştükleri çamur deryasında iyi oyalanmalar’ diledi.

Tabii, şimdi bu laflara, şimdiye kadar olduğu gibi, benzer ağırlıklarda cevaplar gelecek...

Ama ‘savaş yerine barış’ hedefine yürümek istediğini ilan eden bu hükümet, bunu Meclis’teki muhalefet partileriyle ve o partilerin seçmenleriyle, yani bu ülkenin nüfusunun yarısından fazlasıyla destekleyen vatandaşlarla savaşarak ve o savaşı daha da tırmandırarak mı başaracak?