'Sayın'ın dünü, bugünü

Kızılay ve Bakanlıklar kavşaklarında, trafikçiler megafonla halkı uyarıyor: Sayın at arabası, lütfen yolu kapamasana lan!

'

Sayın' kelimesini siyasi hayatımızda bir 'hitap kuralı' haline getiren, 1961'deki Kurucu Meclis'in Başkanı (emekli orgeneral) Kâzım Orbay'dı. 'Sayın'ın yerleşmesinde ve yayılmasında çok büyük rolü olan siyasi lider de Bülent Ecevit'ti.


Abdullah Öcalan'a 'sayın' demek suç mu, değil mi?.. Şimdi de böyle bir konu ortaya çıktı. Bazı DTP'lilerin o sıfatı kullanmaları yüzünden haklarında dava açıldı. İlk mahkemede verilen iki mahkûmiyet kararı var. Kesin sonuç Yargıtay aşamasından sonra belli olacak. Kararın hukuki tartışması da o zaman yapılabilecek.
Ama konu şimdi, dış basında bir çeviri sorununa yol açtı. İlk mahkemedeki mahkûmiyet haberini yazan yabancı ajans muhabirleri 'sayın' sözünü, kendi dillerine çevirirken hayli zorluk çektiler.
Haklıydılar. Çünkü bu kelimenin Türkçedeki anlamları ve algılanışları da farklıydı.
Konuya, Osmanlıca-Türkçe açısından bakarsanız, o 'sayın', 'muhterem'in karşılığıydı. Ama pratikte, 'bay' ve 'bayan' kelimeleri yerine yerleşmiş 'nötr' bir hitap şekli de sayılabilirdi.
Nitekim, yabancı basına yansıyan haberlerde de, buna değinildi. Bunun 'Sir' gibi, 'Honorable' gibi bir saygınlık ifadesi olarak da, İngilizce'deki 'Mister', Fransızca'daki 'Monsieur', Almanca'daki 'Herr' gibi, sıradan bir hitap olarak da kullanılabileceği belirtildi.
* * *
Konunun güncel gelişmesi bir yana... Ben burada, 'sayın'ın geçmişinden söz edeceğim.
O uygulama, esas olarak 1961'de başladı.
1961'den önceki durum şuydu:
1934'te Soyadı Kanunu çıkıncaya kadar, sadece özel hayatta değil, resmi dilde de, erkeklere bey, kadınlara hanım diye hitap edilirdi.
Daha başka sıfatlar da vardı. Özel saygı göstermek istediğiniz kişilere, beyefendi, hanımefendi, diyebilirdiniz. Daha da saygılı olmak için, sivil iseler 'beyefendi hazretleri', asker iseler 'paşa hazretleri' gibi sözler kullanılabilirdi.
1934'te Soyadı Kanunu'nun çıkmasından sonra, bütün o hitap şekillerini de kaldıran yeni bir kanun yürürlüğe girdi. Denildi ki:
"Ağa, hacı, hoca, hafız, molla, bey, efendi, hanım, hazretleri gibi unvan ve lakapların resmi dilde kullanılması yasaktır."
Onların yerine, Batı'daki usul uygulanacak, kişilere hitap etmek, mektup yazmak, onlardan herhangi bir şekilde söz etmek için, isimlerinin sonuna değil, başına getirilecek basit birer sıfat kullanılacaktı. Erkekler için bay, kadınlar için bayan denilecekti... (Askerlere ise rütbeleriyle hitap edilecekti.)
Bunlarla birlikte, dilde başka bazı değişiklikler de yapılmak istendi. O zamana kadar 'meb'us' denilen şimdiki 'milletvekilleri'ne 'saylav', Meclis'e 'kamutay' denilmesi gibi...
Fakat zaman içinde şu görüldü... 'Saylav', 'kamutay' ve benzerleri gibi, 'bay' ve 'bayan' kelimeleri de fazla tutmuyordu.
Gerçi, bunlar resmi yazışmalarda ve mektuplarda zorunlu olarak, ya aynen ya da kısaltılmışıyla 'B.', 'Bn.' diye yazılıyordu. Bazı resmi söylemlerde kullanılıyordu. Ama resmi dairelerdeki memurlar bile, birbirleriyle karşılaştıklarında, soyadlı isimlerinin başına 'bay' veya 'bayan' sıfatını koyarak konuşmaya alışamıyordu.
"Nasılsınız bay Mehmet Üçer..." "Teşekkür ederim bayan Fatma Süzer..."
Böyle konuşanlara hemen hemen hiç rastlanmıyordu.
Büyük çoğunluk birbirine eskisi gibi 'Mehmet Bey', 'Fatma Hanım' diye hitap etmeye devam ediyordu...
Bunların kullanılması, resmi hayatta yasak olduğu halde, o yasağın uygulanması yoluna da gidilemiyordu. (Not: O kullanımlar bugünkü Anayasamızın 174'üncü maddesinin 8'inci fıkrasına göre, hâlâ yasaktır.)
Resmi, yarıresmi ve özel hayatlardaki yazışmalar ve konuşmalar arasındaki bu çelişkili durum yıllarca devam etti.
'Sayın' kelimesi, neden sonra, o çelişkilerin ortak paydası halinde benimsenen bir söz halinde ortaya çıktı.
Başlangıçta, mektuplardaki 'bay'ın ve/veya 'bayan'ın önüne gelerek kullanılıyordu. (Bugün de bazı davetiyelerde ve protokol yazışmalarında o şekilde kullanılıyor.) Ama, bir süre sonra politika başta olmak üzere, birçok alanda, iki cinsi de kapsamına alıp soyadının önünde tek başına kullanılan bir hitap şekli halini aldı. 'Bay' denilmesi istenilen Mehmet Üçer'e 'sayın Üçer', bayan denilmesi istenilen Fatma Süzer'e de 'sayın Süzer' denilir oldu...
Bu gelişmeye asıl hız veren, 1961'deki Kurucu Meclis'in Başkanı Kâzım Orbay'dır. Meclis'te 'sayın'lı konuşmayı kural haline getirmiştir.
Bülent Ecevit'in de bunun yerleşmesinde ve yaygınlaşmasında büyük rolü vardır. Ecevit, rakip politikacılarla arasındaki en şiddetli polemikler sırasında bile onlara 'sayın' diye hitap etmeyi hiç bırakmamıştır.
Bir başka vesileyle yazmıştım: Ecevit, CHP Genel Başkanı olduğu yıllarda AP Genel Başkanı Süleyman Demirel'le çok sert bir tartışma içindeydi.
Tandoğan Meydanı'ndaki bir mitingde ondan 'sayın Demirel' diye söz etmesi topluluklar tarafından protesto edilmişti. "Ona sayın deme. O sana demiyor ki" denilmişti.
Ecevit de buna kürsüden "Hayır" diye karşılık vermişti:
"Ona sayın diyeceğim. O bize ne derse desin, bizim üslubumuz budur."
Onun gözünde, mücadele ettiği politikacılar dahil, parti binasının çalışanları dahil, halkın her kesiminden her insana sayın denilmesi gerekirdi. Sebebi de basitti:
"Madem ki insandır, öyleyse sayın'dır."
1970'lerden 'sayın'lı bir mizah yazısı...
Örsan Öymen
'Sayın' sözünün siyaset, hukuk ve üslup alanlarındaki yerinin dışında, bir de mizahî yanı var.
Dün, bir rastlantı sonucu, işin o yanını ele alan bir yazıyla karşılaştım. Yazarı, 1987'de kaybettiğim rahmetli kardeşim Örsan Öymen... Yazılarını topladığı bir kitabını, başka bir amaçla karıştırıyordum. (Politika Kazanı-Milliyet Yayınları-1979). O yazı, şu başlıkla karşıma çıktı:
'SAYIN'LI ANKARA LEHÇESİ ÜZERİNE...
Örsan, 'sayın'ın 1970'lerin Ankara'sındaki yaygınlaşan hızıyla dalga geçiyordu. Bazı bölümlerini size de sunuyorum:
"Eski meclislerdeki 'bey' sözcüğü 'sayın'la yer değiştireli tam onyedi yıl oluyor. O günden bugüne:
- Sayın milletvekilleri, sayın senatörler...
- Sayın filan, sayın feşmekân...
1960 sonrası demokrasi dönemimizin bu ince sıfatı, şimdi parlamentodan kaynaklanarak bir çeşit 'Ankara lehçesi' oluverdi...
Bugün Ankara'nın kravatlılar topluluğunda 'sayın'sız konuşulmuyor.
Hele parlamentoda...
Ara sıra dil sürçmelerine yol açıyor bu sözcük:
- Sayın üyeler oylarını lütfen sayın sepetlere atsınlar efendim...
* * *
"(...) Özellikle, Millet Meclisi'nin kavgalı oturumlarında 'sayın' sözcüğünün karşıt sıfatlı sözcüklerle uyumsuz koalisyonlar biçimine büründüğü de görülegelmiştir:
- Sayın feşmekan, lütfen kendinize gelsene len!
- Siz mi bana 'len' diyorsunuz, sayın hırbo!
- Sayın sensin, pardon hırbo sensin! Paaaaat...
- Sen de sayın oğlu sayın, bir hırbosun! Küüüüüüt...
- Pata küt, pata, pataküt pat...
- Çan, çan, çan, çan... (Başkanlık Divanı'nın sesidir).
- Sayın üyeler, sayın üyeler lütfen kendinize gelin...
* * *
Politik ortamın akort tellerindeki gerginlik dönemlerinde, ya da genellikle seçim öncelerinde, sayın liderlerimiz arasındaki demeç yarışı da ortaçağ asilzadelerinin düellolarını andırır olmuştur, zaman zaman...
Örneğin bir sayın liderimiz, bir başka liderimiz için;
"Sayın köprüaltı zibidisi" gibi bir yaklaşımda bulunabilmiştir...
Taraflar arasındaki ataklarda:
- Sayın hırsız ve hazine sömürücüsü... Ya da:
- Sayın haysiyet ve namus celladı, gibi örneklere de rastlanabilmiştir...
* * *
Başkentteki trafik polislerimiz de sayınlaşmaya başladı şu günlerde...
Trafiğin sıkışık olduğu saatlerde Kızılay ve Bakanlıklar kavşaklarında, trafikçilerin megafonlarından şöyle sesler işitiyoruz:
- Sayın Murat yüz otuz bir, lütfen sola yanaşın...
- Sayın at arabası, lütfen yolu kapamasana lan!
- Sayın yayalar, sayın yayalar, biraz da yaya geçişlerini kullansak ya be kardeşim...
'Sayın' sözcüğü o kadar içimize işlemeye başladı ki, artık karı-koca arasındaki 'sözlü' ilişkilere de bulaşmaya başladı:
- Gecenin bu saatinde nereden geliyorsun sayın kocacığım?
- Elindeki sayın oklava sopasını mutfaktaki yerine koyarsan, söylerim sayın karıcığım..."