Seçime savaş ertelemesi mi?

Bazıları terör olayları ve savaş ihtimalinin, seçimi erteleme gerekçesi olarak kullanılmasından kaygılı. Partiler bir araya gelip bu kaygıları gidermeli.

Seçime yaklaşık altı hafta kaldı. Bizdeki 'yüzde 10' barajlı, 'ittifak yasak'lı, 'tek seçici'li sisteme göre, seçmenin işi zaten çok zor. Karşı karşıya kaldığı birçok soru var:
Beğendiği parti, barajı geçecek mi?.. Geçemezse, sandığa atacağı oy, çöpe gider. En beğenmediği partinin işine yarayabilir...
Peki öyleyse ne yapmalı? Beğenmediği partiler arasında 'ehven-i şer'i (kötünün iyisini) seçmek istese, o hangisi?
Ayrıca, iktidarın değişmesini istiyorsa, barajı geçeceği belli olan bir partiye oy vermesi de yetmiyor. Seçim hesabı uzmanları diyorlar ki: "Meclis iki veya üç partili olursa, iktidar değişmez. Meclis dört partili olmalı.. Seçmenlerin bugünkü iktidara karşı olanları, onu da sağlamaya çalışmalı..."
Bunun için somut öneriler yapanlar da var: "Bir ailenin üç seçmeninin biri muhalefetteki partilerden A'ya, biri B'ye, öteki C'ye vermeli ki, "Dört Partili Meclis" ihtimali artsın..."
Ama o da tehlikeli bir hesap olabilir... Ailenin, Meclis'e girecek parti çoğalsın diye üçe böldüğü oy, ön sıradaki muhalefet partisinin oylarını azaltıp, bugünkü iktidar partisinin işini kolaylaştırabilir...
* * *
Bunlar gibi çeşitli sorular ve sorunlar var seçmenin önünde...
Tabii, bir de adaylar konusu var. Seçmen, seçeceği partiyi belirlemiş ama, aday listeleri çıkınca bir bakmış ki, kendi seçim çevresindeki listenin ilk sıralarına en beğenmediği adaylar yerleşmiş. Siyasetçi olarak tek başarıları, 'tek seçici'nin (yani parti liderinin) 'has arkadaş'ı olmaları... Seçmen ise, onları değil, seçilemeyecek sıralara itilmiş olanları beğeniyor. Ne yapsın? Beğendiği partiyi bırakıp, listesinin seçilecek sıralarında beğendiği isimler bulunan öteki partiye mi oy versin?.. O da bir soru...
Yoksa bir 'bağımsız aday'a mı oy versin?..
'Bağımsız aday'lar özellikle bu seçim öncesinde önem kazandı. Çünkü, BBP, DTP, ÖDP gibi, daha önceki seçimlere 'parti olarak' girmiş olan partiler, bu seçime o şekilde girmiyorlar. 'Bağımsız adaylar' yoluyla giriyorlar.
Ama bağımsız adaylara oy verince de, çok adaylı parti listelerini seçip Meclis'teki partilerarası dengeyi etkilemek yerine, sadece bir tek adayın seçilme şansını etkilemiş oluyorsunuz... Onu da düşünmek gerek...
* * *
Evet, siyasal partilerin, onlara oy verme göreviyle yükümlü üyeleri hariç, geniş seçmen kesimlerinin işi gerçekten zor...
Ve şimdi bir de bu zorluğu daha da artıran bir etken ortaya çıktı: Terör... Terör olaylarının yol açtığı acılar... Ve o menfur olayların nasıl önleneceği yolundaki tartışmalar...
Bunlar da seçmenleri etkileyecek şekilde tartışılıyor, yorumlanıyor.
Dün burada o konu üzerinde durduk. Bu son gelişmenin, kimin veya kimlerin kararıyla başlatıldığının somut olarak saptanmasının önemine değindik. Çünkü şu belliydi: O olaylarla ilgili tartışmalar sırasında, 'birbirini suçlama' veya 'birbirine şüpheyle bakma' havası başlamıştı ki, o hava çok yanlış 'teşhis'lere yol açabilirdi. Dolayısıyla da yanlış 'tedavi' yöntemlerine... Bugün o konuya devam edelim.
O konudaki tartışmalara şimdi, Genelkurmay Başkanlığı'nın -internetten yayımlanan- bildirisi üzerindeki yorumlar da ekleniyor.
Bildirinin yayımlanış şekli gibi, içindeki ifadeler de, yorumların çeşitlenmesini kolaylaştırıcı niteliktedir.
Mesela bir ifade şöyledir: "Her fırsatta yurtiçinde ve yurtdışında barış, özgürlük ve demokrasi gibi insanlığın yüksek değerlerini, terör örgütüne paravan olarak kullanan kişi ve kuruluşlar..."
Bu öyle bir tanımlamadır ki, mesela Kürtlerle ilgili konuların konuşulduğu bir panelde, Atatürk'ün 'yurtta barış dünyada barış' sözünü tekrarlamak da, Anayasamızdaki özgürlükler ve demokrasiyle ilgili ilkeleri savunmak da, insanı, 'Teröre paravan kullanma' fiilinin şüphelisi haline sokabilir.
Veya bir kısım 'şüphe erbabı'nın o sözlerin söylenmesini, 'terör örgütüne paravan olmaktır' diye algılamasına neden olabilir.
Bildirideki 'beklenti'nin algılanması da çeşit çeşit... "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin beklentisi, bu tür terör olaylarına karşı, yüce Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini göstermesidir" diyor bildiri...
O 'refleks'i, son bayrak mitinglerindeki gibi demokratik gösteri hakkının kullanılması şeklinde algılayanlar var.
Gerçi o mitinglerin konusu, burada söz edilen konudan başkaydı. Bu öneriye göre, şimdi, terörün protesto edilmesiyle birlikte, terör sonucunda şehit olan insanlarımız da anılacak. Bu yüzden ona, İspanya'daki, ETA terörüne karşı -protestoyu da içeren- matem yürüyüşlerini örnek gösterenler daha çok.
Ama, Genelkurmay'ın bildirisindeki beklentiyi, ondan da başka türlü algılayanlar var. Bunu bir etnik köken milliyetçiliği gösterisi gibi düşünüyorlar. Bazı basında ise, vatandaşların bu yüzden birbirine girmesi tehlikesinden söz eden manşetler görülüyor.
* * *
Bütün bu algılamaların ve yorumların akla getirdiği şey de, 'Terör'ün ve 'terörle mücadele'nin seçim kampanyasının tam ortasında, siyasetçiler tarafından bir karşılıklı suçlama konusu olarak kullanılması ihtimalidir.
"Terörü önleyemeyen sensin- Hayır sensin..."
"Ben teröristleri asacaktım, sen astırmadın- Hayır, ölüm cezasını yasaklayan Anayasa değişikliğini sen de kabul ettin..."
"Irak'a niçin girmiyorsun?.. Askerin elini mi tutuyorsun? -Hayır, ben askerin elini tutmuyorum. Ama sen askeri kışkırtıyorsun..."
Bunlara benzer laflar, zaten tek tek politikacılardan işitilmeye başlamıştır.
Bir başka olguyu da hatırlatalım: Basında örnekleri de görülüyor: Bu sen-ben tartışmaları içinde sadece 'Türklerle Kürtler' arasında değil, 'subaylarla erler' arasında, hatta askere giden 'İstanbul çocuklarıyla Anadolu çocukları' arasında 'Hangileri daha fazla ölüyor?' mukayeseleri yapılmaya başlamıştır.
Bunların seçim kampanyasının ana konusu haline geldiğini düşünün. Öyle bir kampanyanın, seçime de, ülkeye de vereceği zararların haddi hesabı olmaz.
* * *
İşin hafife alınacak yanı yok. Dört buçuk yıldan beri ilk defa bir seçime gidiyoruz. Ve bu seçim arifesinde, sadece 'iç terör' değil, 'dış savaş hazırlığı' da günün en çok konuşulan konularından biri haline gelmiştir.
Hatta bu konuda şunu bile akıllarına getirenler çıkıyor:
Anayasa'nın 78. maddesinin birinci fıkrası şöyle diyor:
"Savaş sebebiyle yeni seçimlerin yapılmasına imkân görülmezse, Türkiye Büyük Millet Meclisi, seçimlerin bir yıl geriye bırakılmasına karar verebilir."
Hatta bunun bir ikinci fıkrası var:
"Geri bırakma sebebi ortadan kalkmamışsa, erteleme kararındaki usule göre, bu işlem tekrarlanabilir."
Fıkralar açık: "Savaş sebebiyle yeni seçimlerin yapılmasına imkân görmeme" yetkisi, bugünkü Meclis çoğunluğunda... Ve o çoğunluk, o yetkiyi bir defadan daha fazla bile kullanabilir.
Bugünkü Meclis'te de, malum, aday listelerinin ilanından sonra, 'küskün'lerle 'yarı küskün'lerin bir araya gelip (veya getirilip) çoğunluğa ulaşmaları mümkün...
Dün bir arkadaşımın aklına gelmiş, durumu bana da hatırlattı: "Ya" diyor, "biz kendimizi seçime gidiyor zannederken, bu seçim kampanyası öyle bir finalle biterse... Ve seçimler bir başka bahara kalırsa..."
İnsana şaka gibi geliyor ama, bu gidiş bazılarının aklına o ihtimali getirmeye başladıysa, başta parti liderleri, ilgili herkes, bir araya gelip bir 'durum değerlendirmesi' yapmalıdır. Bu ihtimallerin düşünülmesine bile imkân vermeyecek bir seçim ortamını hazırlamalıdır. Terör ve savaş konularını seçim kampanyası dışında tutacak bir uzlaşmaya varmalıdır.
Yoksa, zaten güç koşullar altında başlayan bu seçim süreci bir de böyle ihtimallerin etkisi altına girerse, sağlıklı sonuçlar vermesi daha da güçleşir.

Genelkurmay'ın 'kitlesel refleks' beklentisiyle ilgili yorumlar çeşit çeşit... Bir yorum, bununla İspanya'daki ETA terörüne karşı gösterilerin hedeflendiği... Yukarıda, bunlardan bir örnek.. Bir ETA suçlusunun cezaevinden çıkarılmasının ardından, 10 Mart günü, muhalefetteki muhafazakâr 'Halk Partisi'nin iktidara karşı düzenlediği gösteri...