Seçimin koşullarını oluşturmak için de uzlaşmak gerek...

Geçmişteki bir radyo tartışmasını unutmam. 12 Eylül 1980 günkü askeri müdahalenin yıldönümlerinden biriydi.

Geçmişteki bir radyo tartışmasını unutmam. 12 Eylül 1980 günkü askeri müdahalenin yıldönümlerinden biriydi. Belki 20'nci yıldönümü... Bir radyodan telefon edip görüşümü istediler.
Stüdyoya çağırıyorlardı ama, ben bir geziye gidiyordum. Havaalanından telefonla katılmam konusunda anlaştık.
Bildirdikleri saatte stüdyoya bağladılar. Stüdyoda başka katılımcılar da vardı. Onlar da konuşacaklardı. O müdahale hakkında ne düşünüyorum?.. Anlattım:
12 Eylül, sonuçları çok zararlı olan bir askeri müdahaleydi. Ülkemizde demokrasiyi geriye götürdü. Yükseköğrenimli gençleri ve çalışan kesimleri siyasetten uzaklaştırdı. Demokratik özgürlüklere büyük darbeler vurdu. Laiklik karşıtı akımların gelişmesine yol açtı... İç ve dış siyasette yanlışlıklar yaptı...
Bunlar gibi nedenleri, verilen süre içinde özetledim. Sonuç olarak şunu söyledim:
"O müdahaleden artık askerler, gereken dersleri çıkarmışlardır. Askeri müdahalelerin, ülke sorunlarını -çözmek bir yana- daha da ağırlaştırdıklarını görmüşlerdir. Herhalde bir daha böyle bir şeye teşebbüs etmezler."
Buna bir şey daha ekledim:
"Tabii, sivillerin de bu durumdan çıkaracağı dersler vardır. Onlar da, o dönemin sorunları karşısında aralarında uzlaşıp gereken tutumları alamamışlardır. İnşallah onlar da, gerekli hallerde, uzlaşmayı ihmal etmezler."
Ben konuşmamı bitirince telefondan, stüdyodaki bir katılımcının buna tepki gösteren bir konuşmaya başladığını işittim. Diyordu ki:
"Altan Öymen, sivillerin uzlaşamadığını söylüyor. Bu, askeri müdahaleyi mazur görmek demektir. Siviller uzlaşamazlarsa uzlaşamazlar. Askerler müdahale etmemeliler."
Bu, ilke olarak doğru bir sözdü. Ama ben de o ilkenin dışında bir şey söylememiştim. Benim söylediğimden o anlamın çıkarılabileceğini de hiç düşünmemiştim.
Askerlerin müdahale gibi düşüncelere kapılmaması gereğini belirtirken, sivillerin de demokrasinin diyalog ve uzlaşma kültüründen uzak kalmamasını temenni etmiştim.
Kulağımdaki telefondan tartışmanın yöneticisine seslenerek buna bir açıklık getirmek için söz hakkı istedim. Fakat sesimi duyuramıyordum. Çünkü, benim konuşmam bitti diye, stüdyoyla bağlantımı kesmişlerdi. Sadece konuşulanları işitebiliyordum.
Sonuçta, uzun süre 'alo, alo' diye seslenip durduktan sonra bir teknisyenin sesine ulaşabildim. Ama o da programın bitmek üzere olduğunu, kendisinin bir şey yapamayacağını söyledi. Zaten benim uçağımın da kalkış anonsu veriliyordu. Meramımı anlatamadan telefonu kapatmak zorunda kaldım.
Ne kadar içime dert olmuş ki, bugün bunu bir kere daha hatırladım.
***
Şimdi, geriye bakarak düşünüyorum: Stüdyodaki katılımcının o tepkisi, anlayışla karşılanabilir. Geçmişte askeri müdahaleler geçirmiş olan ülkemizde, müdahale tehlikesine karşı sivil yöneticilerden yana tavır koyma içgüdüsünün bir örneği sayılabilir.
Ama şunu da unutmamak gerekir: Bunda ölçü kaçırılırsa, istenilenin tam tersine sonuçlar ortaya çıkabilir.
Sivil yöneticilerin her yanlışını, 'aman askerin eline bahane veririz' gerekçesiyle hoşgörmeyi veya görmezlikten gelmeyi âdet edinirsek, o yanlışların giderek büyümesini ve düzeltilemez hale gelmesini önleyemeyiz. Ülkenin geleceğini, asıl o zaman -müdahale dahil- her türlü tehlike altına sokarız.
Çünkü örneklerini geçmişte de çok gördük, şimdi de görüyoruz: Bir politikacı tipi var. Demokrasiyi sadece 'seçilmiş olma' işi olarak görüyor. Ne insan hak ve özgürlükleri, ne hukukun üstünlüğü, ne insanların eşitliği... Hiçbirini ciddiye almıyor.
Hele iktidarda ise, iktidarda olmayanların önerilerini dinlemek bir yana, onları muhatap bile almamayı marifet sayıyor. "Madem ki, seçilmişim. Üstelik iktidara da gelmişim.. Ne yaparsam yeridir" diyor.
Tabii, hiçbir Meclis ve hiçbir parti, sadece onlardan ibaret değil. Her Meclis'te ve her partide onlardan başkaları da var. Fakat onlar zaman zaman o başkalarını da havaya sokup, diyalog yerine atışmayı, uzlaşma yerine uzlaşmazlığı 'usul' haline getirebiliyorlar.
O usulün yerleştiği zamanlarda da demokrasimizin başı dertten kurtulamıyor.
O dertli zamanların örnekleri 1950'lerde de, 1970'lerde de yaşandı... İktidardaki ve muhalefetteki partiler arasında çok kolay çözülebilecek sorunlar büyütüldükçe büyütüldü ve içinden çıkılamaz hale geldi.
***
Buna karşılık, bazı sorunlar da, hiç içinden çıkılamaz gibiymiş gibi görünürken, iktidar ve muhalefetin birbiriyle görüşüp aklın yolunu bulmasıyla, bir gece içinde çözülüverdi.
Bugün onlardan çözülemeyip başa iş çıkaranları bırakıp, 'çözülüveren'leri hatırlayalım:
1961 seçiminden sonra, bir ihtilâl dönemini bitirmesi gereken genel seçim, yeni darbe hazırlıklarıyla darbe girişimlerini gündeme getirmişti. O ihtilâlin öncesinde anlaşamayan ve birbirlerini düşman gibi gören, (hatta düşman gibi görmeleri, ihtilâl döneminde daha da artan) iki parti vardı: Biri, CHP, öteki Demokrat Parti'nin devamı sayılan Adalet Partisi'ydi...
İsmet Paşa'nın girişimiyle ve Ragıp Gümüşpala'nın katılımıyla bir araya gelip, hayal bile edilemeyen bir işbirliğini gerçekleştirdiler. CHP'yle AP'nin bir koalisyon hükümeti kurmasını sağladılar.
Bu, kolay olmadı ama, o geçiş döneminin en kritik aylarının geçirilmesini ve partiler arasında bir barış sürecinin başlatılmasını sağladı. Bir askeri müdahale hazırlığı (21 Ekim 1961- Silahlı Kuvvetler Birliği Protokolü) ile bir askeri müdahale girişimini (21 Şubat 1962- Aydemir darbesi) önledi.
Daha sonra kurulan bir başka koalisyon döneminde önlenen yeni bir darbe girişiminden (22 Mayıs 1963) sonra da, ülke siyaseti, aşama aşama normalleşti.
***
1973'teki bir cumhurbaşkanlığı krizinin önlenmesini de dönemin CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit ile AP Genel Başkanı Süleyman Demirel önlediler. Cevdet Sunay'ın cumhurbaşkanlığı süresi sona ererken, yerine o zamanki Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler'in getirilmesi -Silahlı Kuvvetlerce- isteniyordu.
Gürler, Meclis'te seçilemedi. Çözümü çok güç bir kriz ortaya çıktı. Ama Ecevit ile Demirel bir 'son dakika uzlaşması'na varıp, Fahri Korutürk'ü seçmekte anlaştılar. Kriz bitti.
Zamanlarının koşulları içinde, İnönü ile Gümüşpala'nın uzlaşması da güçtü, Ecevit ile Demirel'in uzlaşması da... Ama başardılar...
Ecevit ile Demirel arasında, gerçi daha sonra (1980'den önce) uzlaşmazlık örnekleri de görüldü... Yeniden uzlaşmaları (1990'larda) vakit aldı. Fakat son zamanlarda artık, aralarındaki bütün o eski sorunları aşmışlardı.
***
Özetle: Türkiye, demokrasinin -anlattığımız- başlangıç ve gelişme yıllarında, bugünküne göre çok daha büyük sorunlarla karşılaşmıştır. Siyasetçilerinin de hataları yüzünden, o sorunları aşamadığı zamanlar olmuştur. O yüzden büyük sıkıntılar yaşanmıştır.
Ama zaman zaman o sorunları aşabilmenin çok önemli örneklerini de vermiştir. Zaman içinde hiç küçümsenemeyecek bir 'diyalog ve uzlaşma birikimi' kazanmıştır.
Türkiye'nin bugünkü siyasetçileri, o birikimden faydalanmaya bakmalıdır. Ülkemizin güncel sorunlarını, duygusallık, bencillik, inatçılık gibi insan zaaflarının etkisinde kalmadan, tüm ülkenin yararına olacak akılcı çözümlere bağlamayı başarmalıdır.
Şu sıradaki en güncel sorunumuz seçimdir. Siyasetçilerimiz, o seçimin demokratik koşullarını, herkesi rahatlatacak şekilde oluşturmak için de uzlaşmak zorundadırlar. '25 yaş'la ilgili Anayasa değişikliği de dahil...