Siyaset hayatımızda 'normalleşme'nin ilk adımları...

DYP ile ANAP'ın birleşmesin-</br>den sonra, CHP ile DSP arasındaki güçbirliği de gerçekleşiyor. Bu da, siyasal hayatımızın rasyonelleşmesi, aklın yoluna...

DYP ile ANAP'ın birleşmesinden sonra, CHP ile DSP arasındaki güçbirliği de gerçekleşiyor. Bu da, siyasal hayatımızın rasyonelleşmesi, aklın yoluna girmesi açısından önemli bir aşamadır.
'Merkez sağ'daki ve 'merkez sol'daki bu iki ayrılık, zaten doğal şartlar içinde ortaya çıkmamıştı. 12 Eylül 1980 müdahalesiyle iktidara gelen askeri yönetim, o zamana kadar var olan partileri, -bir daha açılmamaları kaydıyla- kapatmıştı. O partilerin yönetimlerindeki siyasetçilere de 10'ar yıllık siyaset yasağı koymuştu.
1982 Anayasası'nın kabulünden sonra yeni seçim dönemine girilirken, istenilen şey, yeni kurulacak partilerin ve kadrolarının -o zamanki Milli Güvenlik Konseyi'nin görüşüne göre- 'sakıncasız' olmasıydı. Bunun için bir dizi kural konuldu. Ama o kurallarla da yetinilmedi. Konseye, yeni partilerin kurucu üyelerini veto etme yetkisi verildi. Her partinin, en az 30 kurucu üyesinin o 'veto barajı'nı aşması gerekiyordu. Yeterli sayıdaki kurucu üyesi o barajı aşamayan partiler seçime katılamayacaktı.

Sakıncasız partiler
Konsey, seçime girmesini uygun bulduğu parti tiplerini ve liderlerini zaten önceden belirlemişti. Bunu, ülkenin siyasetinde 1980'e kadar var olan eğilimleri göz ardı etmeden yapmıştı.
Artık 'yasaklı' olan Demirel'in genel başkanlığındaki -eski Demokrat Parti'nin de uzantısı sayılan- Adalet Partisi'nin yerine, 'muhafazakâr-liberal' çizgide bir parti kurması için, emekli Orgeneral Turgut Sunalp'i seçmişti. Sunalp de 30 kurucu üye seçerek 'Milliyetçi Demokrasi Partisi' (MDP) diye bir parti kurmuştu.
1980 öncesindeki -Bülent Ecevit'in liderliğindeki- CHP'den kalan boşluğu da, askeri yönetim döneminde Başbakanlık Müsteşarlığı yapmış olan Necdet Calp'ın kurduğu 'Halkçı Parti'nin dolduracağı düşünülmüştü.
Bunların yanında, bir de askeri yönetimin ilk döneminde başbakan yardımcısıyken yeni bir parti kurmak için görevi bırakmış olan Turgut Özal'ın girişimi vardı. Özal, partisinin adını Anavatan Partisi (ANAP) olarak belirlemişti. 'Ben dört eğilimi temsil edeceğim' iddiasındaydı. Yani, kapatılan partilerden Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi ile birlikte, Necmettin Erbakan'ın Milli Selamet Partisi ve Alpaslan Türkeş'in Milliyetçi Hareket Partisi'ni... Kısaltılmış adlarıyla MSP ile MHP'yi...
Milli Güvenlik Kurulu'nun onayına sunduğu kurucular listesini de, iddiasına uygun hale getirmiş, dört eğilimin her birine yakın olduğu bilinen isimleri seçmişti.
Milli Güvenlik Kurulu, bir süre tereddüt geçirdikten sonra, seçime girecek üçüncü parti olarak da onu seçti. Ama hesabı belliydi:
Turgut Sunalp Paşa'nın MDP'si (Adalet Partisi yerine) birinci parti olup hükümet kuracaktı. Halkçı Parti (CHP yerine) ana muhalefet partisi olacaktı. ANAP da, 'üçüncü parti' olarak MSP ve MHP çizgileri dahil, geri kalan eğilimlerin Meclis'te temsil edilme ihtiyacını karşılayacaktı.

'Sakıncalı' partiler
Konseye göre, o üç partinin dışında kurulacak partilerin seçime katılması, hem gereksiz hem de sakıncalıydı.
10 yıllığına 'siyaset yasaklı' kadrolar açısından ise, asıl sakıncalı olan şey, böyle kontrollü ve kısıtlı bir seçim düzeniydi.
Adalet Partisi'nin yasaklı lideri Süleyman Demirel'in yandaşları, MDP gibi 'merkezden kurulu' bir partinin DP-AP çizgisini temsil etmesinin mümkün olmadığını ilan ediyorlardı. Yasaklı olmayan bir parti kurmak için girişimlerde bulunmuşlar ve nihayet Doğru Yol Partisi'ni oluşturmayı başarmışlardı.
CHP'nin -12 Eylül'den sonra genel başkanlıktan istifa eden- yasaklı lideri Bülent Ecevit de, Halkçı Parti'nin -adı 'Halkçı' da olsa- CHP'nin 'halkçı' çizgisini temsil edemeyeceğini belirtiyordu.
Bir kısım CHP'liler, aynı düşüncelerle, Erdal İnönü'nün genel başkanlığındaki SODEP'in etrafında toplanmışlardı.
Ecevit ise, o 'icazetli seçim düzeni' içinde parti kurma zamanının henüz gelmediği kanısındaydı.
***
Sonuçta, malum, Konsey'in seçtiği 'üç parti' -MDP, HP ve ANAP- seçime girme hakkını kazandı. DYP ve SODEP, kurucularının bir kısmı veto edildiği için '30 kurucu şartı'nı yerine getiremedi ve seçim dışı kaldı.
Bülent Ecevit ise, yasaklı olduğu süre içinde, eşinin de yönetimine katıldığı Demokratik Sol Parti'nin (DSP) -resmen olmasa da- fiilen lideri oldu...

Evdeki hesap...
1983 seçimine Konsey'in desteğiyle girebilen partilere gelince...
Onlar için yapılan 'evdeki hesap' çarşıya uymadı.
Konsey'in birinci parti olup iktidara gelmesini beklediği Orgeneral Turgut Sunalp'ın MDP'si, ikinciliği kazanan Necdet Calp'in Halkçı Partisi'nin de gerisinde kaldı. Üç parti arasında sonuncu oldu. (Halkçı Parti yüzde 30.4 oyla 117 milletvekili çıkarmıştı. MDP'nin ise oy oranı 23.2, milletvekili sayısısı 71'di.)
Konsey'in üç partinin sonuncusu olacağını tahmin ettiği Turgut Özal'ın ANAP'ı ise, birinci olup iki dönem boyunca mutlak çoğunlukla iktidarda kaldı. (Oy oranı Yüzde 45.1, milletvekili sayısı: 211'di).
***
Sonrasını da hatırlayalım:
MDP, bazı milletvekillerinin zaman içinde ayrılmasıyla giderek zayıfladı. Üç yıl sonra (1986'da) kendini feshetti. Üyelerinden bir kısmı başka partilere gitti. Bir kısmı ANAP'a katıldı.
Turgut Özal'ın liderliğindeki ANAP, başlangıçta 'dört eğilim'i temsil etme iddiasındayken, zaman içinde AP çizgisine yaklaştı.
Fakat o arada Demirel'in DYP'si de gelişmeye başladı. Eski Demokrat Parti'nin, sonra da Adalet Partisi'nin mirası üzerinde, asıl kendisinin iddia sahibi olduğunu hatırlattı.
Halkçı Parti, SODEP'le birleşti. Adı, Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) oldu.

Yasaklar kalkınca...
1987'de eski parti yöneticilerinin siyasi yasakları 'referandum' yoluyla kalktıktan sonra, dengeler yeniden değişti.
Eski liderler (Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş) yasaklıyken destekledikleri yeni partilerinin başına geçti.
1992'de, 12 Eylül müdahalesinden sonra kapatılan eski partilerin yeniden açılması olanağını sağlayan kanun çıktı.
CHP yeniden kuruldu. Ama SHP ile DSP varlıklarını sürdürdüğü için, solda 'üç partililik' devam etti.
(Daha sonra SHP ile CHP (1995'te) birleşti. Ama 2001'de CHP'den ayrılmalar oldu. SHP yeniden kuruldu. 'Merkez sol'daki üç partili dönem tekrar başladı.)
'Sağ'da ise, ANAP ile DYP'nin varlığı devam ediyordu. Hatta buna daha sonraları (1997'de) bir de 'Demokrat Türkiye Parti'si eklendi. Orada da bir süre için 'üç partililik' durumu ortaya çıktı. Sonra DTP'nin sahneden fiilen çekilmesiyle yeniden 'iki partililik' haline dönüldü.

'27 yıl önceki gibi'
Şimdi ise, bütün bu çalkantılardan sonra, ilk defa 'merkez'deki partilerin bir kısmı, en azından 'işbirliği'ne veya 'güçbirliği'ne giriyor. Durum daha 'görülebilir' hale geliyor.
Önümüzdeki seçimde, iktidardaki AKP'nin karşısında, 'merkez sol'da 'Cumhuriyet Halk Parti'si olacak, 'merkez sağ'da da 'Demokrat Parti'...
Yani, 1940'ların ve 1950'lerin iki klasik partisi DP ve CHP...
Eskiden 'aslına rücu' denilirdi. 'Aslına dönüş'... Yani, 27 yıl önceki isimleri ve yapıları yeniden canlanmış gibi oluyor iki partinin de...
***
Bu durum, 'yüzde 10' barajının sonucudur. Ama eskisine göre, daha normal sayılır. Çünkü gerek DYP ile ANAP'ın, gerek CHP ile DSP'nin 'program'larındaki benzerlikler veya paralellikler, farklılıklardan daha fazladır.
Aralarında, programları açısından olmasa bile, izledikleri 'politika'lar açısından önemli sayılabilecek 'ton farkları' görülebilir. Mesela, Deniz Baykal ile Rahşan Ecevit'in son açıklamalarındaki dış politika ve ekonomik politika görüşleri birbiriyle örtüşmüyor.
Ama bu gibi birleşmelerde veya 'işbirliği' ya da 'güçbirliği' hareketlerinde, tarafların -başlangıçta olmasa bile- hızlı bir müzakere süreci sonunda uzlaşmaya varmaları mümkündür. Ya taraflardan biri, bu seçim dönemi için ötekinin dediğini kabul edecek, ya da taraflar arasında 'ortak payda'lar bulunarak, seçimle ilgili 'bildirge'ler ve açıklamalar ona göre yapılacaktır.
Dileriz, kısa bir zaman sonra o da gerçekleşir.
Ama burada bir dileğimizi daha belirtelim: CHP, DSP ile yaptığı güçbirliğiyle yetinmeyip, 'merkez sol'daki diğer hareketleri ve kişileri de bu güçbirliğinin içine çekse, daha isabetli davranmış olur.
SHP ve 10 Aralık Hareketi'nin de katılmasıyla, 'merkez sol'daki güçlenmenin daha da artacağı bellidir. Baykal'ın -bu konuda, gerek SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın, gerek 10 Aralık'ın öncüleri olan Disk Başkanı Süleyman Çelebi ve Burhan Şenatalar'la -en azından- 'görüşme'ler yapmasında büyük fayda vardır.