Siyaset tarihimizden sağduyulu bir uzlaşma örneği...

Bülent Ecevit ve Alparslan Türkeş, Meclis'in çalışmasını engelleyen bir uygulamaya nasıl karşı çıktılar?

Son seçimde Meclis’teki çoğunluğunu kaybeden AKP’nin, iktidarını sürdürmek için uyguladığı metotlar malûm. Bunlardan biri ‘Meclisi çalıştırmama’ metodu. Ona, bir önceki yazıda değinmiştim. Bugün biraz o konunun geçmişinden söz edeyim.

***

‘Meclisi çalıştırmama’ metodunun uygulama örnekleri, 1970’li yıllarda da görülmüştü. Uygulayanlar, o zamanki Adalet Partisi’nin yöneticileriydi.

Örneklerden biri şöyleydi: Rahmetli Süleyman Demirel’in başkanlığındaki Adalet Partisi, 1977 genel seçiminde rahmetli Bülent Ecevit’in liderliğindeki CHP karşısında büyük bir yenilgiye uğramıştı. AP’nin oyları 36.9’a düşerken, birinci parti olan CHP’ninki yüzde 41.4’e çıkmıştı. Ama Ecevit’in milletvekili sayısı, kurduğu hükümetin güvenoyu almasına yetmemişti. Hükümeti kurma görevi, Meclis’teki ikinci partinin başkanı Demirel’e geçmişti.

 

İkinci MC dönemi

 

Demirel, kısa bir müzakere süreci sonucunda, istediği sonuca ulaşmıştı. Bir önceki Meclis döneminde kurduğu –‘Milliyetçi Cephe’ (veya kısaltılmışıyla ‘MC’) diye anılan- üçlü koalisyon hükümetini yeniden kurmuştu. Hükümetteki ortakları, o zamanki Milli Selamet Partisi’nin (MSP’nin) lideri rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP’nin) lideri rahmetli Alparslan Türkeş’ti.

Erbakan ve Türkeş, kabinede Demirel’in başbakan yardımcıları olmuştu. Bakanlıklar da –kuruluş görüşmeleri sırasında vardıkları anlaşmaya göre- üç parti arasında paylaşılmıştı. Hükümetin basındaki adı ise ‘İkinci MC Hükümeti’ olmuştu. Bununla onun, 1975-1977 arasındaki ‘Birinci MC’nin’ devamı olduğu belirtiliyordu.

İkinci MC hükümetinin karşı karşıya bulunduğu ilk sorun, Adalet Partisi’nin kendi içinde bir muhalefet hareketinin başlamış olmasıydı. AP’li bazı milletvekilleri, daha önceki dönemdeki Birinci MC Hükümeti’nin AP için hiç de faydalı olmadığı, AP’nin son genel seçimde bu yüzden başarısız kaldığı kanısındaydılar.

O kanıda olanlardan bir kısmı MC hükümetinin bozulmasından yanaydı. Bir kısmı, CHP ile AP arasında büyük koalisyon kurulmasını istiyordu. Bir kısmı da, durum böyle devam ederse partisinden istifa etmeyi düşünüyordu.

Kulislerde bu konudaki düşüncelerini açık açık konuşan çok sayıda milletvekili vardı.

AP içinde o yoldaki tartışmalar devam ederken koalisyonun öteki iki partisinde bu çeşit iç sorunlar yoktu. Ama liderlerinin öteki parti liderleriyle bazı görüş ayrılıkları vardı. Erbakan’ın başkanlığındaki Milli Selamet Partisi (MSP), koalisyonun imkânlarından daha fazla faydalanmak istiyordu. Türkeş’in başkanlığındaki Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ise buna karşı çıkıyordu.

Başbakan Süleyman Demirel’in bu durum karşısındaki hedefi ise, tabii, gerek partisinin içindeki, gerek koalisyon partileri arasındaki uyumu sağlamaktı... Meclis normal çalışmalarına başlayınca, muhalefetin de faaliyete geçmesiyle, o uyumun sağlanması daha da güçleşecekti. Çare, ‘Meclis’i çalıştırmama metodu’nu uygulamaktı.

O metodu uygulamak o sırada çok kolaydı. Çünkü, hükümet kurulmuştu ama, Meclis Başkanı hâlâ seçilmemişti. Seçilmesi de, o günkü içtüzüğe göre, şimdikinden çok daha zordu... Çünkü o zamanlar, Meclis’te yapılan Cumhurbaşkanı seçimi gibi, Millet Meclisi Başkanı seçiminde de, her turda uygulanan bir kesin kural vardı: Adaylardan birinin oyu, ‘Meclis’teki üye tam sayısı’nın yarısından bir fazlasının karşılığı olan ‘yeterli oy’ sayısına ulaşmadıkça, o seçim, kaç tur devam ederse etsin, sonuçlandırılamıyordu. O zamanki 450 üyeli Meclis’te de, o ‘yeterli oy’ sayısı 226’ydı.

(Daha sonraki Anayasa değişiklikleri sırasında o konuyla ilgili maddeler yeniden düzenlenecekti. Ve bugünkü usule geçilecekti. İlk üç turdan sonra, seçimin, en fazla oy alan iki aday arasında yapılması ve en fazla oy alanın seçilmiş sayılması kuralı konulacaktı. Ama 1970’lerdeki kural öyleydi. Seçilmek için, üye tam sayısının yarısından fazlasının oyuna ulaşmaktan başka çare yoktu.)

Bunun, Meclis çalışmalarına etkisi de şuydu:

Meclis’in AP’li geçici başkanının yaptığı iç tüzük yorumuna göre, Meclis’in gündeminin en başında yer alan o seçim sonuçlandırılmadığı sürece (belirli istisnalar dışında) Meclis’in öteki işlerinin görüşülüp tartışılmasına geçilemiyordu.

Hükümetin kuruluşu ve güvenoyu almasıyla ilgili işlemler, ‘seçim tamamlanmadan başka iş yapılamaz’ kuralının kapsamına girmiyordu. Onlar tamamlanmıştı. Ama 5 Haziran 1977 genel seçimle oluşan Meclis, hâlâ başkansızdı. O vakte kadar, yaklaşık 30 ‘seçim turu’ yapılmıştı. Ama hâlâ sonuç alınamamıştı.

Başta Başbakan Demirel olmak üzere, hükümetin yöneticileri, belirttiğimiz hesapların sonucu olarak, bu durumun devamından şikâyetçi değildi. Hükümet partilerinin milletvekilleri de o turlar sırasında, partilerin ‘Meclis Başkanı’nı seçelim’ diye değil, ‘seçmeyelim’ hesabıyla oy kullanıyorlardı.

 

Nafile turlar...

 

Hükümetin birinci partisi AP’nin gösterdiği aday, Meclis’in o sıradaki en yaşlısı olarak geçici başkanlığı sürdürmekte olan AP’li Van Milletvekili Kinyas Kartal’dı. Ama onun bir ‘yasak savma’ adayı olduğu belliydi. Nasıl olsa her toplantıda geçici başkan olarak orada olmak zorundaydı. Aynı zamanda ‘ek iş’ olarak adaylık sıfatını taşıyabilirdi. İktidarın öteki milletvekilleri Meclis toplantısına gelmeseler de olurdu.

Oylama turlarında Kartal’a başkan adayı olarak verilmiş oyların sayısı, bazen 15-20’den ibaret oluyordu. Bazen biraz yükseliyordu. Ama o oylar,  Kartal’ın seçilmesi için gerekli sayının (226’nın) her zaman çok uzağında kalıyordu.

CHP’lilerin ve hükümete karşı olan diğer milletvekillerinin buna karşı yapabilecekleri bir şey yoktu. Hepsi bir aday üzerinde anlaşsalar ve hepsi ona her oylamada oy verecek olsalar bile, o oylar, o adayı başkan seçtirmeye yetmeyecekti. Bu belliydi ama, onlar da ‘bile bile lades’ oynar gibi, aralarından birini belirleyip aday gösteriyorlardı.

Bu durum haftalar boyunca böyle devam etti. Bir ara, iki tarafın başkan adayları değiştirildi. Ama sonuç değişmedi. İki tarafın da adaylarına, ‘Nasıl olsa seçilemez’ havası içinde verilen oylar, kayda değer bir düzeye çıkmadı.

O turlar bu yüzden ‘nafile turlar’ diye anılıyordu. Gerçi bu acayip durumun artık sona ermesini isteyen milletvekillerinin sayısı az değildi. Muhalefette olduğu gibi, iktidar partilerinin mensupları arasında da bundan açık açık şikâyetçi olanlar vardı.

Meclis’teki muhalefet milletvekilleri ise bu duruma isyan halindeydiler. Geçici başkanın ‘Meclis Başkanı seçilmeden başka konu konuşulmaz’ uygulamasını, içtüzükteki imkânları zorlayarak aşmaya çalışıyorlardı. Zaman zaman, “Tutanaklarda yanlışlık var. Onu belirteceğim” veya “Başkanlığın tutumu için öneri yapacağım” gibi gerekçelerle, bunu başarıp kürsüye çıkma olanağı buluyorlardı. Durumu eleştiren sözlerini tutanaklara geçirebiliyorlardı.

Bu yazıyı hazırlarken o tutanaklara bakıp o günün koşullarını bir kere daha hatırladım. Onlardan birkaç örneği buraya da alayım:

Tarih 18 Ekim 1977. Meclis o gün, Meclis Başkanı seçiminin 20’nci turu için toplanmış. Başkanlık kürsüsünde ‘geçici başkan’ (ve aynı zamanda Adalet Partililerin Meclis’in ‘devamlı başkan adayı’) Van Milletvekili Kinyas Kartal var. Divan kâtipliklerinde Meclis’in o zamanki en genç üyeleri CHP’li Ordu Milletvekili Ertuğrul Günay ile Ankara Milletvekili Selahattin Öcal yer almış.

Başkan oylamaya geçmeye hazırlanırken, CHP’li Trabzon Milletvekili Rahmi Kumaş’ın, başkanın görev ve yetkileriyle ilgili bir önergesini görüşmeye açmak zorunda kalıyor.

Rahmi Kumaş, geçici başkanı, Meclis Başkanı seçimini kolaylaştırıcı bir tutum içinde olmadığı gibi, kendisine verilmiş yetkileri de kullanmaktan kaçındığı için, eleştiriyor.

 

Turan Güneş: “Bu kendimize de saygısızlıktır”

 

O eleştirilere CHP’li Turan Güneş de katılıyor. Turan Güneş, o zamanlar yürürlükte olan 1961 Anayasası’nı hazırlayan Kurucu Meclis’in Anayasa Komisyonu üyesi. Meclis Başkanı seçiminin çıkmaza girmesinde, yeni kurulan MC hükümetindeki parti liderlerinin sorumluluğu olduğunu belirtiyor. Tutanaklara göre şunları söylüyor:

“Bu Meclis’in nasıl başkan seçebileceği, hangi formülle başkan seçeceği açık açık ortada iken, olmayacak yollarla hâlâ Meclis Başkanlığı’nı uyutmak, yalnız seçmene karşı, parlamentoya karşı değil, kendimize karşı da büyük saygısızlık olur.

Kendisine karşı saygıyı yitirmiş insanlar, hükümetin en yüksek mevkilerinde otursalar bile, üzerlerinde Anayasa’nın yasama dokunulmazlığı olsa bile, artık haysiyet dokunulmazlığından yoksun kalmış insanlar haline gelirler.” (CHP sıralarından, ‘Bravo sesleri’, alkışlar.)

 

‘Milletin parasını çalmak...’

 

CHP İstanbul Milletvekili Muammer Aksoy da, eski Anayasa Komisyonu üyelerinden... O da kürsüye çıkıyor. Eleştirilerini, milletvekilinin ‘maaş ve ödenek’ aldıklarını hatırlatarak ifade ediyor.

“Bir an için düşünülseydi ki, günün birinde bir Meclis gelecek, 4 ay başkanını seçemeyecek; arkadaşlar, o zaman konulacak en normal, en doğal kural, ‘Milletvekili ve senatörler, ancak Meclis Başkanlık Divanı’nı seçtikten ve komisyonları da kurduktan sonra ödenek ve maaş alabilirler’ hükmü olurdu. Anayasaya böyle bir hüküm koyardık. (CHP sıralarından ‘Bravo’ sesleri, alkışlar.) Ve şimdi sorarım ben hâlâ başkanını seçmeyen arkadaşlara, ellerini vicdanlarına koysunlar, namusları üzerine söz söylesinler, eğer bu hükmü koysaydık, ‘maaşlar, ödenekler, ancak Başkanlık Divanı ve komisyonlar seçildikten sonra alınacaktır’ diye, acaba başkan seçimi bir haftadan fazla sürer miydi?

O halde aldığımız maaşlar, açıkça bu fakir milletin parasını çalmaktır, gasptır.” (CHP sıralarından ‘Bravo’ sesleri, alkışlar.)

MHP’den bir ses: “Bu iş kangren oldu”

Meclis’teki başkanlık seçimi turları sürdürülürken, muhalefet milletvekillerinin içtüzük maddelerine dayanarak söz alabildiği oturumlarda söylenen sözler, daha sonraları da devam ediyor.

Bir de Turan Güneş ile Muammer Aksoy’un konuştuğu oturumdan sonraki bir başka oturumun tutanaklarına göz atalım:

Tarih 27 Ekim 1977. Söz alma imkânını bu defa Kars Milletvekili CHP’li Hasan Yıldırım, gene içtüzükteki ‘Başkanlığın tutumunu eleştirme’ hakkını kullanarak kazanıyor. Tutanaklara göre diyor ki:

“İnsaf edelim değerli arkadaşlarım, vicdanlarımızı yoklayalım ve bu kürsüde yaptığımız yemini hatırlayalım. 5 Haziran 1977... Bugün ise 27 Ekim 1977. Aradan tam 5 ay 23 gün geçmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’nı seçememiştir.”

Tutanaklara göre CHP Milletvekili Hasan Yıldırım’dan sonra kürsüye, üçlü koalisyonda yer alan MHP’nin Yozgat Milletvekili Ali Fuat Eyüboğlu çıkıyor. Ve bir sürpriz yaşanıyor. Eyüboğlu, iktidardaki üçlü MC koalisyonunun MHP kanadının üyesi... Ama o eleştirilere o da katılıyor. Diyor ki:

“...Bu iş artık kangren hale gelmiştir. Bu iş başkanların, genel başkanların hegemonyası ise de, bir bir neticeye bağlanmalıdır. Milletvekillerinin ettiği yemine sadakat duygusu ve o yemine bağlı olarak şahsiyetlerini göstermek suretiyle bu iş bir sonuca bağlanmalıdır. Gerekiyorsa liderler toplanıp aralarında bir karara varmalıdır. (...)

Hiçbir mazeret bugüne kadar, Büyük Millet Meclisi’nin başkanını seçememiş olması için gerekçe olamaz. Hiçbir gruba, hiçbir milletvekiline haklılık veremez.”

 

***

 

1977 yılının yaz aylarından sonbahar aylarına geçerken Meclis Genel Kurulu’nda yaşanan gelişmeler bunlardı. Bu anlattıklarımın içinde en dikkat çekici olan da, Ali Fuat Eyüboğlu’nun 27 Ekim günündeki o konuşmasıydı. O konuşma da gösteriyordu ki, hükümet çevrelerindeki ‘Meclis Başkanı seçilemezse bunda bir sakınca yok. Geçici Meclis Başkanı zaten bizden. Bu iş böyle devam edebilir. Hem de muhalefetin işimize fazla karışmasından kurtuluruz’ gerekçesi, artık inandırıcı olmaktan çıkıyordu. Buna, hükümet partilerinden biri olan MHP’liler de açıkça itiraz etmeye başlamışlardı. Ve bu itirazlar, öteki iktidar partilerin bazı milletvekilleri tarafından da dillendirilmeye başlamıştı.

Sonuç olarak: Meclis’in ‘aç-kapa’ yaparak devre dışı tutulmasının uygulaması artık sona erdirilmeliydi.

Ama bu nasıl yapılacaktı? Meclis’teki milletvekillerinden en az 226’sının üzerinde anlaştığı aday nasıl bulunacaktı? Hele bu iş bu kadar sürüncemede bırakıldıktan ve partiler arasındaki kutuplaşmalar arttıktan sonra?..

Bülent Ecevit’ten 15 isimli liste

 

Şimdi burada, Meclis’in Genel Kurul Salonu’ndan ayrılıp, kulislerdeki gelişmelere bakalım. Yani Meclis’in koridorlarında, kahve içilip konuşulan yerlerinde ve milletvekillerinin toplantı odaları ile çalışma odalarında olup bitenlere...


Ben, o sıralarda Meclis’teydim. Ankara milletvekiliydim. Ayrıca son grup seçimlerinde CHP’nin iki grup başkanvekilliğinden birine seçilmiştim. Öteki başkanvekili arkadaşım Hayrettin Uysal’la birlikte, Genel Başkan ve Grup Başkanı Ecevit’in Meclis’teki yardımcılarıydık. Meclis’teki başkan seçimi sürecindeki anılarımdan birine, bir televizyon konuşmasında kısaca değinmiştim. Onu burada anlatayım:

O günlerin birinde Ecevit telefon etti. Meclis’teki odalarımız aynı kattaydı. Odasına çağırdı.

-“Şöyle bir şey düşündüm” dedi, “Bu iş öyle ‘Şu mu aday olsun, bu mu aday olsun’ diye ayaküstü sohbetlerle yürümüyor. Öteki partilerin grup başkanvekillerine bir liste hazırlayıp verelim. İçinde bir-iki kişi değil, 10-15 kişi olsun... ‘Hangisini istersiniz?’ diye soralım. Onlar karar versinler bizim hangi adayımızı seçebileceklerine. Biz de onlarla birlikte ona oy veririz. 226’yı aşarız...”

Fikir, birkaç açıdan isabetliydi:

1)Meclis’teki birinci parti biz olduğumuz için, başkanın zaten bizden seçilmesi gerekiyordu. Buna öteki partilerden itirazlar vardı. Ama milletvekillerinin geniş bir kesimi, bunun hem parlamenter geleneklerin, hem de aklın gereği olduğunu kabul ediyordu.

Gerçi Adalet Partisi yöneticileri, “Üçlü hükümetin büyük partisi biziz. Başkan da bizden olmalı” diyorlardı. Ama hükümetin ikinci partisinin lideri Erbakan, Adalet Partisi’ne o mevkii bırakmaya razı değildi. “Başbakan AP’den olduğuna göre, Meclis Başkanlığı MSP’ye düşer” görüşündeydi. Yani, onlar kendi aralarında anlaşamadığına göre, ikisinin de sonuca varmaları imkânsızdı. Eğer Meclis Başkanı’nın seçilmesini gerçekten istiyorlarsa, önlerinde başka seçenek yoktu. Üzerinde anlaşabilecekleri bir aday, CHP’li olacaktı.

2)Peki, ‘Aday CHP’li olsun ama, kim olsun?’ sorusunun en mantıklı cevabı da, ‘CHP dışındaki partilerden en az birinin kabul edebileceği, en azından razı olabileceği bir aday olsun’du.

3)Peki, onun tespitini kim yapacak? CHP dışındaki partilerin razı olabileceği adayı kim belirleyecek? CHP dışındaki partiler mi belirleyecek? CHP mi belirleyecek?..

Ecevit’in projesi, o soruya karşı, iki taraf arasında bir uzlaşma önerisi getiriyordu. Teklifi CHP yapacaktı. Ama karşısındakilere çok sayıda seçenek sunacaktı. O seçenekler arasındaki son seçimi, öteki partiler yapacaktı...

 

Öneri bizden, seçme onlardan...

 

Uygulamaya hemen geçtik. Milletvekillerinin resmi albümü, Meclis Başkanı hâlâ seçilmediği için son şeklini alıp yayınlanmamıştı. Bende, CHP milletvekillerinin aday olurken verdikleri fotoğrafların sayfalara yapıştırılmasıyla oluşmuş bir geçici albüm vardı. Odama gidip onu buldum. Ecevit’in masasına oturup sayfaları çevirmeye başladık. Sayfalarda, milletvekillerimizin seçildikleri illerin alfabedeki sırasına göre sıralanan vesikalık fotoğrafları yer almıştı. Her sayfaya 6 fotoğraf sığıyordu. Tabii, çok milletvekili çıkardığımız illere ayrılan sayfalar daha fazlaydı.

Doğal olarak, hepsi artık yakından tanıdığımız isimlerdi. Aylardan beri beraberdik. Meclis’teki ‘aç-kapa’ toplantılarından geriye kalan zamanımız da az değildi. Birbirimizle sohbet etme imkânı da buluyorduk.

Ama yapacağımız seçim için önemli olan şey, bizim onları tanımamız ve haklarında iyi şeyler düşünmemiz değildi. Onlar hakkında AP’lilerin, MSP’lilerin, MHP’lilerin düşüncelerinin ne olacağıydı. Yani aday seçimimizi yaparken kendimizi onların yerine koyacaktık. Şimdi daha fazla kullanılan deyimle empati yapacaktık.

Denedik bunu... Milletvekillerimizin albümünde AP, MSP, MHP çevrelerinin itiraz etmekte güçlük çekeceği arkadaşlarımızı aradık. Albümde, daha önce başka partilerin üyesi olmuş, bize daha sonra gelmiş arkadaşlarımız vardı. Kayseri milletvekilimiz Mehmet Yüceler, daha önce bir süre AP kadrolarında yer almıştı. AP Zonguldak milletvekilimiz Cahit Karakaş da öyle... Ama onların sayısı fazla değildi. Milletvekillerimizin pek çoğunun siyasi hayatının tümü CHP’de geçmişti. Adaylarımızın çoğunu onlar arasından belirleyecektik. Onlar arasından da, insan ilişkilerindeki diyalogları en iyi olanları aradık.

Mesela Mehmet Can. Adana milletvekilimizdi. Mülkiyeli. Eski kaymakam. Devlet arazilerinin rant konusu yapılarak başkaları tarafından kullanılmasına karşı mücadele etmiş ünlü bir idareci... Muhafazakâr-liberal çevrelerin eleştirdiği yanları olsa da, insan ilişkilerini çok iyi yürütebilen bir politikacı... Sohbetleri de ünlüdür. Yaptığı espriler ve anlattığı fıkralarla herkes üzerinde olumlu bir etki yapar... Onun adı yazılmaz mı?.. Elbette yazılır...

Haluk Ülman... İstanbul milletvekilimiz. Parti içi tartışmalar sırasında, parti yöneticilerinin bazen canını sıkar ama, akademisyen olarak iyi yetişmiştir. Ayrıca, onun hakkında olumlu görüş sahibi olması gerekenler, artık bizim partimizin yöneticileri değil, başka partilerin yöneticileri... Son söz onlarda olacak. Tabii, yazacağız.

Böylece yazdık, yazdık... Önce 10 aday belirlemeyi düşünmüştük. Sonra sayıyı 15’e çıkardık... Amaca uygun ve zengin bir liste oldu.

Bunu mümkün olduğu kadar gizli tutacaktık. Parti içinde de, basında da ‘Niçin onun adı var da, onun adı yok’ tartışmasına meydan vermemeye çalışacaktık.

Ben listeyi aldım. Çıktım. Öteki partilerin grup başkanvekilleriyle görüşecektim. Niyetimizi açıklayacaktım. Eğer böyle bir ‘aday saptama yöntemi’ne razı olabileceklerini açıklarlarsa, listedekilerin adlarını bildirecektim. Öyle bir açıklama yapmayıp, ‘yetkili organlarımızla görüşürüz’ gibi bir açıklama yaparlarsa, ‘Tabii, o zaman bize haber verirsiniz. Yeniden görüşürüz’ diyecektim.

Böyle de yaptım. İlk turda konuyla ilgilenenler, MHP’nin grup başkanvekilleri oldu. Onlarla birkaç toplantı yaptık. Bazısına MHP grubu yöneticilerinden başkaları da katıldı. Aralarında Tokat Milletvekili Faruk Demirtola ile Konya Milletvekili İhsan Karadayı da vardı.

Son toplantıda onlara 15 kişilik listemizi okudum. Not ettiler.

Öteki partilerden pek ses çıkmadı. Ben parti adına, bir yurtdışı toplantıya katılacaktım. Katıldım. Ama Ankara’dan bir telefon geldi: “Hemen gel, MHP kabul etti. Oylama yapılacak” dediler. İlk uçağa bindim, döndüm. Oylamaya yetiştim.

MHP, 15 kişilik listemizden Cahit Karakaş’ın adaylığını kabul etmişti. Ona oy verecekti. Meclis’teki Meclis Başkanı seçiminin 17 Kasım 1977 günü yapılan 38’inci turunun oylaması sonucu, bunu doğruladı. Karakaş bizim gruptan 214, MHP grubundan 14 üyenin katıldığı toplantıda, yapılan gizli oylamada 227 oyla Meclis Başkanı seçildi. Karakaş’a MHP’den veya CHP’den oy vermeyen milletvekilleri de olabilirdi ama, eğer durum öyle ise, bunu başka partilerden tek tek milletvekillerinin oyları telafi etmişti. 

Sonuç, CHP’li ve MHP’li milletvekillerinin şiddetli alkışlarıyla karşılandı. Cahit Karakaş güzel bir konuşma yapıp, başkanlığı devraldı.

MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, bu gelişmeyle ilgili olarak daha önce bir açıklama yapmış ve şöyle demişti:

“Meclis’in başkansız kalması fevkalâde vahim bir durumdu. Meclis’in daha fazla başkansız kalmaması için, MHP olarak CHP adayını desteklemeyi kararlaştırdık. CHP’nin kendi içinden göstereceği ılımlı bir adaya oy vereceğiz. Zaten CHP, 15 isimli bir liste vermişti. Bu listeden oy vereceğimiz bir kişiyi tespit edeceğiz.”

Ve 17 Kasım 1977 günkü Meclis toplantısında, bu açıklamayı tamamlayan sonuç ortaya çıkmıştı.

 

***

 

Bugün burada, Meclis’in çalışmalarının herhangi bir nedenle engellenmesi karşısında, o engellemenin Meclis’teki siyasi grupların göstereceği sağduyuyla nasıl aşılabileceğinin bir örneğini anlattım.

Bunun, benim tanığı olduğum tarafı, 1977-1980 Meclis’indeki CHP grubunun tutumuydu. MHP grubunun tutumunun da bir tanığı var O sırada MHP’nin yönetiminde genç bir üye olarak bulunan, bugünkü Hürriyet yazarı Taha Akyol. O da bu olayı, gerek yazılarında, gerek televizyon yayınlarında, kendi gözlemlerini açıklayarak anlattı. Özetle diyor ki:

“1977’deki Türkeş-Ecevit örneği, demokrasilerde uzlaşmaların ne kadar gerekli olduğunu gösteren bir örnektir.”

Tabii, yakın tarihimizde –çok yanlış hesaplar sonucunda- çok gerekli olan bazı uzlaşmaların da gerçekleşemediğinin veya gerçekleşmesinin engellendiğinin örnekleri de var. O örnekleri de yeri geldikçe hatırlatmaya çalışacağım.