Sorun çekimin 'yeri' değil

Çekimin jandarma ya da polis karakolunda yapılmış olması fark etmez, o kasette iki kurumun görevlileri yer almıyor mu?

Fotoğraflar jandarma karakolunda mı çekilmiş, polis karakolunda mı?.. Önceki akşamdan beri, bu tartışılıyor.
Video çekimlerini ortaya çıkaran TGRT televizyonunun haberinde 'çekim yeri'nin jandarma karakolu olduğu bildirilmişti. Dün Jandarma Genel Komutanlığı'ndan yapılan açıklamada, bu yalanlandı.
O yerin polis karakolunun çay ocağı olduğu bildirildi. Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsü de, konuyla ilgili araştırmanın devam ettiğini söyledi.
Bu satırlar yazılıncaya kadar durum henüz tamamen açıklığa kavuşmamıştı.
Ama, ne fark eder? 'Çekim yeri' neresi olursa olsun, video görüntülerinde iki kurumumuz da temsil edilmiyor mu?
Katilin bir yanında, gazetelerin 'Samsun Emniyeti'nin Güvenlik Şube Müdürü Yakup Kurtaran' olduğunu bildirdiği bir zat poz vermiş... Gülümseyerek...
Öteki yanındakinin adı gazetelere geçmemiş. Ama askeri şapkası ve üniformasıyla bir astsubay olduğu anlaşılıyor.
O, gülümsemeden poz vermiş. Ciddi bir yüzle... Ayrıca, bir başka fotoğrafta üçüncü bir kişi daha var. Onun başı açık. Bir gazete, onun da jandarmadan olduğunu bildiriyor. Ama hepsinin bu sahneden çok memnun oldukları, videoya geçen sözlerinden belli... Televizyonlarda dinlemişsinizdir. Kameramana, çekimin anlamını güçlendirmek için... 'Aman yazı görülsün... Başının üstüne denk gelsin' gibi öneriler yapıyorlar.
Sonuç: Fonda Türk bayrağı ve Atatürk'ün özdeyişiyle imzası... Önde polis ve jandarma, bir vatandaşımızın katiliyle omuz omuza... (Hatta pozlardan birinde kol kola)... (Birinci sayfadaki resme bakınız.)
Manzara bu...
* * *
Video çekiminin yapıldığı yer... Çekimleri yapanların, poz verenlerin amaçları, düşünceleri...
Onlar işin ayrıntıları...
İşin esası, değerli bir vatandaşımızın hayatına son veren ve tüm Türkiye'yi sarsan menfur bir cinayetin failinin böyle bir çekimin konusu yapılması... Yapılabilmesi...
Ve o videoda oluşturulan poster gibi fotoğrafın bir gazetede yayımlanmasın-dan itibaren 10 gün geçtiği halde, olayla ilgili 'araştırma'nın (dün bu satırların yazıldığı vakte kadar) bir türlü sonuçlandırılmamış olması...
Bu, nasıl izah edilecek?
Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün dünkü bildiri ve beyanları, bu konuya açıklık getirmekten uzak...
Jandarma Genel Komutanlığı, daha çok, 'çekim yeri'nin 'jandarma' olarak gösterilmesi üzerinde duruyor.
Bu görüntülerin 'TGRT televizyonu kanalı'na servis edilmesinin bir 'tertip' olduğunu ve 'bu tertibin arkasında olanların niyet ve maksatlarını göstermesi açısından son derece düşündürücü ve endişe verici' olduğunu bildiriyor.
Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsü de, belli ki o bildiriyi kastederek, 'Kurumların birbirini basın önünde suçlamaları doğru değildir. Jandarma ve polis bu ülkenin önemli kurumlarıdır' diyor.
Evet, jandarma ve polisin 'bu ülkenin önemli kurumları' olduğundan kimsenin şüphesi yok. Ama bugün, o önemli kurumlarla ilgili olarak karşı karşıya olduğumuz -asıl- 'son derece düşündürücü ve endişe verici' manzaranın sonucu ne olacak?
Anlaşılıyor ki, bunun anlaşılması için daha bir süre beklememiz gerekecek. Savcılığın da bu konuda soruşturmaya başladığı bildiriliyor. Ama o soruşturmanın sonucu, biraz da, o iki kurumumuzun, durumu kendi içlerinde nasıl değerlendirdiklerine ve savcılığın işini ne ölçüde kolaylaştıracaklarına bağlı.
* * *
Olaya, ülkemizde son günlerdeki diğer olaylarla birlikte bakılınca, görülen gerçek şu: Her yerde sözlüklerdeki anlamına uygun bir 'ırkçılık' eğiliminin izleri var.
Kendi ırkını üstün görüp başka ırkları aşağı görmek... Düşman görmek... Başka ırklara karşı şiddet kullanmayı, önemsememek... Hatta bazı hallerde 'mübah' görmek...
Bu anlayışın örnekleri birbirini izliyor:
Elazığ-Malatya maçındaki Elazığ amigolarının, karşı takımın taraftarlarına -Hrant Dink'in Malatyalı olduğunu hatırlatarak- 'Ermeniler' diye slogan atması...
Malatya amigolarının da, Elazığ taraftarlarını Kürtler diye görerek, 'PKK'lı' diye suçlaması...
İzmir'de, Diyarbakır takımına aynı şekilde suçlamalarda ve saldırılarda bulunulması...
Bütün bunlar apaçık 'ırkçılık' göstergeleridir ve vatandaşlar arasında 'nefret duyguları' uyandıracak niteliktedir. Yeni saldırıları teşvik edici niteliktedir...
Bu hava içinde, 'nefret' duygularıyla bakılan insanlara uygulanan şiddete de, en iyi ihtimalle, 'hafifletici gerekçe'ler bulunmaktadır.
Kötü ihtimal ise şudur:
O şiddet 'haklı' bir şiddet sayılmaktadır.
Hatta bazen o kadar haklı sayılmaktadır ki, o şiddetin faili 'kahraman' gibi görülmektedir.
* * *
Böyle bir havanın, devletin güvenlik mekanizmalarının içine sızması çok büyük bir tehlikedir.
Ülkemizin yakın geçmişinde, o tehlikenin nelere mal olduğunu gösteren örnekler az değildir.
Bugün onları tek tek anmayalım. Ama o tehlikenin devletin ve siyasetin her kademesinde önemle ele alınması ve her türlü siyasi hesabın üzerinde tutularak değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatalım.


Samsun olayının kamuoyuna ilk yansıması, Hrant Dink'in katilinin Türk bayrağı ve Atatürk imzası önündeki poster gibi tek fotoğrafıyla oldu (solda). Konunun müfettişlerce araştırılması günlerce sürdü ama, gerçeğin bir kısmının anlaşılması, ancak önceki akşam başladı. O da TGRT televizyonunun, 'çekim bandı'nı yayımlamasıyla... (üstte)