Suikast, Vatan gazetesinin kendi başyazarına karşı kendi ?tertib?i mi?..

Necip Fazıl Kısakürek?in, bir demeç vererek sıraladığı ?ihtimal?lerden birincisi, Vatan?ın A. Emin Yalman?ı reklam amacıyla vurdurmuş olması... İkincisi, bunun ?Masonların işi?, üçüncüsü ?CHP?nin işi? olması...
Suikast, Vatan gazetesinin kendi başyazarına karşı kendi ?tertib?i mi?..

Vatan gazetesi Ahmet Emin Yalman’la yüzyüze görüşen Hüseyin Üzmez’in Ahmet Emin Yalman’a söylediklerini manşetinden duyurdu. Röportajı, Yılmaz Çetiner’in notlarına dayanarak Ahmet Emin Yalman yazmıştı. Üstte, Necip Fazıl Kısakürek ve gözaltına alındığı kıyafetiyle Hüseyin Üzmez

“Ahmet Emin Yalman Amerikancı’ydı. Ahmet Emin Yalman ‘Sabetayist’ti. Onu 17 yaşındayken vurdum. Menderes’in ayakları dibine serdim.”
1952 Kasım’ında “Malatya Suikasti” sanığı Hüseyin Üzmez, bugün bunları söylüyor. O marifetini bir ‘kahramanlık’ sayıyor. Onunla gurur duyuyor.
Bir de olaydan sonraki günlerde Ahmet Emin Yalman’la yüzleştirildiğinde neler söylediğine bakalım:
Önceki yazıda anlattım, gazeteci Yılmaz Çetiner, Malatya Emniyet Müdürünü ikna etmişti. Müdür, sanık Hüseyin Üzmez ile,  üzerine kurşun yağdırdığı Ahmet Emin Yalman’ı yüzyüze görüştürecekti.
O iş hemen gerçekleşti. Müdür emir verdi. İki polis, Hüseyin Üzmez’i gözaltında tuttuğu yerden gizlice çıkardı. Hastaneye, Ahmet Emin Yalman’ın yattığı odaya götürdü.
Yılmaz Çetiner de, tabii onlarla beraberdi. Görüşme başladı ve çok ilginç diyaloglarla uzun süre devam etti.
Çetiner, görüşmeyi başından sonuna not etti. Bu notlarla, öteki gazeteleri atlatacak bir röportaja imza atacağını düşünüyordu. Fakat görüşme bitince, hayal kırıklığına uğradı. Çünkü Ahmet Emin Yalman yatağında doğrulmuş, Çetiner‘e şöyle demişti:
“Bu röportaj patlayacak Yılmaz. Lütfen kâğıdı kalemi al, söylediklerimi yaz.”
Bu, röportajı Çetiner‘in değil, kendisinin yapacağının ifadesiydi. Vatan’ın sahip-başyazarı, o önemli işi o zamanki genç muhabirine bırakmak istememişti. Görüşmenin içeriğini Çetiner‘in notlarına dayanarak kendisi dikte etti.
Vatan’ın 29 Kasım 1952 tarihli  sayısındaki ‘Yalman-Üzmez görüşmesi’ röportajı, Ahmet Emin Yalman’ın imzasıyla, bu şekilde hazırlandı.
Daha önceki ‘ilk ifade’lerinde, Ahmet Emin Yalman’ı -hakkındaki yayınları da okuyarak- zararlı bulduğu için vurduğunu söyleyen Üzmez, o görüşmede Yalman’a, tamamen değişik bir açıklamada bulunmuştu. Kararı alanların başkaları olduğunu ima ederek (ama o ‘başkaları’nın kim olduğu hakkında ‘ima’da dahi bulunmayarak) şöyle diyordu:
“Beni sizi vurmaya mecbur etmişlerdi. Vurmasaydım beni vururlardı. Bu vazifenin bana düşmesi, ikimiz için de hayırlı olmuştur. Ben sizi öldürmeye değil, sakatlamaya çalıştım. Yoksa tecrübesini yapsalar, ben o mesafeden attığım bir kurşunu tam hedefe yerleştirebildiğimi ispat ettim.
Karnınızdan bir yara almanız birden bire yönünüzü değiştirmenizden ileri gelmiştir. Belki kan kaybettiniz, belki bu yüzden tehlike geçirdiniz, fakat benim size ateş etmem nihayet bu vartayı en ehven bir şekilde atlatmanıza ve hayatınızın kurtulmasına sebep olmuştur.
Bana gelince, ben de üzerime aldığım vazifeyi böylece olsun yerine getirmiş olmakla, hem hayatımı kurtardım, hem de katil mevkiine düşmekten kurtuldum.”
Yani: Ahmet Emin Yalman’ın üzerine beş el silah atarken, Üzmez’in amacı onu ortadan kaldırmak değilmiş... Hem Yalman’ı hem de kendini -kimlikleri meçhul ‘başkaları’nın şerrinden- kurtarmakmış...

Yalman’a takdir, Kısakürek’e tekdir
Kısacası: “Amerikancı Sabetayist’i Menderes’in ayakları dibine serdim” övünmesi yok Üzmez’in, Ahmet Emin Yalman’a o zaman söylediklerinde...
Tam tersine, Üzmez’in kendini Yalman’a mazur gösterme gayreti var. Yalman’a duyduğu ‘takdir’ duygusu var. Diyor ki ona:
“Kendi kanaatlerinize göre feragatle, sadakatle çalıştığımızı takdir ederim. Yalnız fikirlerinize düşmanım.”
Üzmez’in ‘Yalman’ın Kanaatleri’ üzerindeki yorumları ise, belli ki, Necip Fazıl Kısakürek gibi yazarların yayınlarına dayanıyor. Ama Üzmez, Ahmet Emin Yalman’la konuşurken, o yazarları da fena halde harcıyor. Mesela, Necip Fazıl Kısakürek için diyor ki:
“Necip Fazıl’ı hiç sevmem. Onun menfaatle hareket ettiğini ve başvekillikte, hatta Cumhurbaşkanlığında gözü olduğunu, hırsının ve kötü hesaplarının sonu olmadığını bilirim. Onu vurmak lazım gelirse beyninden vururum.”

Biz yapsaydık böyle mi olurdu?
Hüseyin Üzmez, Ahmet Emin Yalman’a Necip Fazıl Kısakürek ile ilgili sözlerini söylerken, Kısakürek, İstanbul’daki evindeydi. Gazetelerde suikastten kendisinin de sorumlu tutulduğu yolundaki haberleri izliyordu. Hemen gözaltına alınmamıştı. Ama alınması ihtimali giderek artıyordu. O sıradaki düşüncelerini, o günlerle ilgili olarak sonradan yazacağı anılarında şöyle özetleyecekti:
“Ben bu adamlardan hiçbirini tanımam. Hiçbiri Büyük Doğu Cemiyeti’ne kayıtlı ve Büyük Doğu gazete ve mecmuasıyla en küçük münasebet sahibi değildir. Bizim, Ahmet Emin Yalman’ı ‘mânada öldürme’ye davranışımız, onun ‘maddede öldürülme’si için kanuni bir azmettirme suçu sayılamaz. (...)
Eğer bu hareketi biz sahneye koymuş olsaydık, bunca teşkilatçı tecrübemiz ve polisiye kültürümüzle, oyunu gülünç bir melodram şeklinde mi oynar ve atılan bir sürü kurşun altında Ahmet Emin’i ufak bir sıyrıkla mı bırakırdık?”
Necip Fazıl Kısakürek bu düşüncelerini önce kendine sakladı. Zaten Büyük Doğu -belirtmiştik- o sırada yayınlarına ara vermişti. Kısakürek’in olaylar hakkında düşüncesini açıklaması gerekmiyordu.
Ama bir gün geldi dayanamadı, bir Ankara gazetesine demeç verdi. Malatya suikastini çeşitli açılardan yorumlayarak, bunu “Vatan gazetesinin kendisine reklam olsun diye bizzat tertiplemesi ihtimali”nden de söz etti.
Bunu sıraladığı ihtimallerin en başında şöyle ifade ediyordu:
“1) Son zamanlarda ve bilhassa Büyük Doğu gazetesinin tesiriyle tirajını tamamen kaybetmiş olan Vatan gazetesinin bizzat kendisine karşı tertibi...”
Arkasından ‘ikinci ihtimali’ yazıyordu:
“2) Yalman’ın da haberdar olamayacağı şekilde, kendisinden bir fincan kan alarak mukaddes davayı ve bu davayı tuttuğu zannedilen Adnan Menderes’i çürütmek için Masonların ve kozmopolitlerin tertibi.”
(Kısakürek’in ‘kozmopolitler’ kavramı içine, gayrimüslimler ve dönmeler giriyordu.)
Ona göre ‘üçüncü ihtimal’ de şuydu:
“3) Yukarıdaki gaye ile Halk Partisi’nin tertibi.”
Kısakürek’in saydığı, ama ‘çok zayıf’ olduğunu belirttiği diğer ihtimallerden biri, olayın ‘Din ve imana karşı tasallutlardan münfail (etkilenen) birkaç Müslüman’ın kafa kafaya vererek yaptığı hareket’ olmasıydı. Öteki de, bunu, aynı yöndeki ‘bir teşkilatın mukaddesat adına’ yapmış olmasıydı...
Kısakürek, bunları da sayıyor, ama, onları çürütücü tahliller yaparak, asıl ihtimallerin ilk sıradakiler olduğunu belirtiyordu.
Bu demeç, yayımlandığı gün okuyanı az oldu ama, ertesi gün diğer bazı büyük gazetelerde yayımlanınca, kamuoyunda tepkilere yol açtı. Malatya suikastinin, ya Vatan gazetesinin, ya Masonlarla kozmopolitlerin, ya da CHP’nin tertip ettiği bir hareket olabileceği iddiasının, ne mantıkla ne de sağduyuyla bağdaştırılması kolay değildi.
Bu tepkilerin sonucu olarak  Kısakürek’le ilgili soruşturma hızlandırıldı. Önce, hakkında daha önce alınmış, ama infazına başlanmamış 9 aylık mahkûmiyet kararının infazına geçildi. Kısakürek önce Topkapı Cezaevi’ne konuldu. Oradan da Malatya davasının sanıkları arasına alınarak oraya gönderildi.

Davanın sonucu
Malatya davasının duruşması 1953’ün ağustos ayında başladı. Bir yıla yakın sürdü. Necip Fazıl Kısakürek ve diğer yazarlar, birkaç ay sonra tahliye edildiler ve beraat ettiler.
Dava 18 Temmuz 1954’te sonuçlandı. Hüseyin Üzmez taammüden adam öldürmeye teşebbüsten 20 yıl, Malatya’da yakalanan sekiz sanık 12’şer yıl, öteki 3 sanık 5’er yıl hapse, 4 er yıl sürgüne mahkûm edildi.

(Not: Bir önceki yazının bir paragrafına ‘Malatya suikasti’nin tarihi yazılırken, 1952 yerine 1953 yılından söz edilmiştir. Yazının diğer paragraflarında doğru tarih yazılıdır ama, o yanlışı düzeltir, özür dileriz.)