Tepkiler polemik konusu olmamalı

Cenazelerde daha önce de siyasilere tepki gösterildi. Ama şimdiye kadar hiçbir lider bunu polemik konusu yapmadı.

İnsanların en duygulu olduğu zamanlar, cenaze başındaki zamanlarıdır. Bu, ölenin yakınları için özellikle öyledir. Ama cenaze törenine katılan diğerleri de, onların duygularını paylaşır. Onlar da duygusallaşır.
Her ölümün bir genel açıklaması var:
'Ecel'... Ama bir de özel nedeni var. Bazen bir hastalık, bazen bir kaza, bazen 'öldürülme'...
Cenaze başındaki duygusallıklar, bu üç halin ilkinde de, sorumlu bulma arayışına yönelebilir. Onarılmaz bir hastalık sonucu ölenler için bile, "Eğer şöyle yapılsaydı, ölmeyebilirdi" varsayımıyla, ölümün nedeni, bazen yakınındakilerden birinin, bazen de doktorun ihmaline bağlanabilir...
Trafik kazası halinde de, sadece şoför hatası değil, yolun bakımsızlığı da, nedenler arasında görülüp, o yolun bakımından sorumlu olanlar suçlanabilir.
O suçlamalar bazen haklıdır, bazen haksız... Ama haksız da olsa, kendisine o yüzden tepki gösterilenlerin, o tepkiyi anlayışla karşılamaları esastır. Çünkü o tepkiler, bir insanı yitirmenin acısı içindekilerden geliyor.
Üçüncü hale gelince... Yani, ölenin ölümünün -bir hastalığın veya kazanın değil de- bir başkası veya başkaları tarafından 'öldürülme'nin sonucu olması haline... O durumda tepkinin çok daha büyük olmasından doğal bir şey yok. Çünkü ortada, somut olarak -en azından- bir 'suçlu' var.
Biri veya birileri, bile bile kıymış onun hayatına... Bunu, hedef gözetmeden havaya ateş edip kaza ile yapmış olsa bile, attığı kurşunun bir canlıyı öldürmesi ihtimalini göze almış... Bir düğün sırasında veya futbol maçı sonrasında coşkuya kapılıp yapmış olsa bile, öldürme fiilinin 'suçlu'su o...
Suçlunun bir 'terör' fiili faili olmasına gelince... O suçu besbelli ki, insan öldürmek amacıyla planlayarak işlemiş...
Ölenin cenazesindekiler buna elbette tepki gösterecek. Hem suçlunun yakalanmasını ve cezalandırılmasını isteyecek, hem de onun o suçu işleleyebilmesine imkân veren gelişmelerden sorumlu gördüğü devlet yetkililerinin hesap vermesini isteyecek...
Bu, zaten devletin içindeki denetim mekânizmalarının da görevi...
Devlette, idareyi kontrol etme görevi ve yetkisi olan bir hükümet var. Hükümeti kontrol etme görevi ve yetkisi olan bir Meclis var. Meclis'in sorumlu gördüğü hükümet adamlarını yargılayacak yargı organları var...
O tepkiler, o görevleri ve yetkileri hatırlatan tepkiler aslında...
Bunlar eğer bir cenaze töreninin duygusallığı içinde dile getiriliyorsa, devlet adamları, onları haksız da bulsalar, aynı duygusallık içine girip bir 'karşı tepki refleksi' içine girmemelidirler.
***
Abdi İpekçi, Bülent Ecevit'in en beğendiği gazetecilerden biriydi. Onunla karşılıklı güvene dayanan yakın dostluğu vardı. İpekçi 1 Şubat 1979 günü vurulduğu zaman, Ecevit Başbakan'dı. Muhakkak ki, onun ölümüne en fazla üzülenler arasındaydı.
Ama İpekçi'nin cenazesi 4 Mart 1979 günü, İstanbul'da Teşvikiye Camii'nden kalkarken, orada bulunanlar arasında, Ecevit'i de kınayanlar oldu. Terör olaylarına karşı yeterli önlemleri alamadığı öne sürülerek...
Cenaze törenine, ana muhalefetteki Adalet Partisi'nin başkanı Süleyman Demirel de katılmıştı. Dönem, Ecevit ile Demirel'in çok sert siyasi çatışmalar içinde olduğu bir dönemdi. Kamuoyunda iki lider de "Niçin bir araya gelmiyorsunuz? Bu terör olaylarından siz de sorumlusunuz" diye kınanıyordu.
Cenaze törenini izleyenler arasında, bu kınamalara katılanlar vardı. Cenazenin camiden çıkarılıp Nişantaşı'na doğru eller üzerinde götürülmesi sırasında, onların sesleri de duyuldu. Caddenin iki tarafındaki polis kordonunun arkasından iki lideri de eleştiren sloganlar attılar.
Oysa, siyasetçiler arasında terör konusunda bir işbirliği sağlanamamasından Ecevit de şikâyetçiydi. Bu konuda muhalefete çağrılarda bulunuyordu. O çağrılara yeterli cevap alamıyordu. Ama o tepkilerden o da nasibini aldı.
Ben, o sırada Cumhuriyet Halk Partisi'nin grup başkanvekiliydim. Cenaze töreninde de vardım. Bu durumdan Ecevit'in ne kadar acı duyduğunu iyi biliyorum.
Ama, bunu hiçbir zaman mesele yapmadı. O konuyu daha sonra da hiç açmadı. Öyle bir şey olmamış gibi davrandı.
Zaten, o cenaze gününün tepkileri de bir daha işitilmedi.
Ecevit'in de, yakın çalışma arkadaşlarının da İpekçi'nin kaybından duydukları üzüntünün ve o cinayetin aydınlatılması için gösterdikleri çabanın ne kadar büyük olduğu, günler geçtikçe daha iyi anlaşıldı.
***
2 Temmuz 1993 Cuma günü, Türkiye büyük bir felaket yaşadı. Sıvas'ta Madımak Oteli'nde 36 kişi, bazı saldırganların çıkardığı yangın sonunda yanarak öldürüldü.
Bu büyük bir vahşetti. İktidarda 'DYP+SHP' koalisyonu vardı. Özal'ın vefatından ve yerine Demirel'in cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra kurulan Tansu Çiller hükümeti, henüz güvenoyu almamıştı. Ayrıca PKK terörü tırmandıkça tırmanıyordu.
Yeni hükümet ise, Meclis'ten güvenoyu alacağı günü bekliyordu. Yeni bakanlar yerlerine yerleşmeye çalışıyordu. Olay böyle bir geçici döneme rastlamıştı.
Hükümet, gün içinde gelişen olayın ciddiyetini fark etmekte gecikmişti. Yeni İçişleri Bakanı DYP'li Mehmet Gazioğlu duruma hâkim olamamıştı.
Olayın ayrıntılarının öğrenilmesiyle ve acıların artmasıyla geçen dört günden sonra cenazeler toprağa verildi.
Ölenlerden 20'sinin cenaze töreni Ankara'daydı. Törene Başbakan Çiller ve DYP'li bakanlar katılmadı. Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ve SHP'li bakanlar katıldı. Ama törenden sonraki yürüyüşü sürdüremediler. Çünkü cenazeye katılanlar, olayları önlemekteki gecikmesi dolayısıyla sorumlu buldukları hükümete yönelik tepkilerini SHP'li bakanlara yönelttiler.
Bu tepkiler yer yer çok sertleşti. Sloganlar atıldı. Suçlamalar yapıldı. Bunların birinci derecedeki muhatabı DYP'li bakanlar ve İçişleri Bakanı'ydı. Ama onların payı da SHP'lilerin omuzlarına yüklenmiş oldu.
Bunun Erdal İnönü'yü ve SHP'li bakanları çok üzdüğü muhakkak... Ama bunu hiçbir zaman şikâyet nedeni yapmadılar. Çünkü, ortada korkunç bir barbarlığın sonucu olarak duyulan çok büyük acılar vardı. Bu durumun yol açtığı tepkiler, hedefinin dışına da çıksa, bunu yermenin veya eleştirmenin ne yeriydi ne zamanı...
Erdal İnönü'nün ve bakanlarının o törene katıldıkları sıradaki duygu ve düşüncelerinin ne kadar içtenlikli olduğu, zaman içinde anlaşıldı.
***
Bugün ise, değişik gelişmeler karşısındayız. İktidarın en yüksek mevkiindeki politikacılar, şehitlerimizin cenaze törenlerinde ortaya çıkan tepkilere bakarak, o tepkileri gösterenlere, genelleme yoluyla polemik açmayı, onları ceza tehdidi altına sokacak suçlamalar yapmayı âdet edinmeye başlamışlardır.
Elbette şöyle örnekler de vardır: Cenaze törenlerindeki duygusallıkları siyasi amaçlarla istismar etmek isteyenler de çıkar. Abdi İpekçi'nin ve 'Madımak kurbanları'nın cenaze törenlerindeki tepkilerde onlar da rol oynamış olabilirler. Şehitlerimizin cenaze törenlerinde de, atılan sloganların sertleşmesi ve siyasileşmesi, onların etkisinin sonucu olabilir.
Tabii, onları görmek, onları uyarmak ve cenaze adabına uymalarını istemek de, bir görev... Fakat bu görevi yerine getirmek, iktidarın işi değildir. Cenazelere katılan sağduyulu insanların işidir, basının işidir, televizyonların işidir.
Nitekim medyada o yoldaki uyarıcı yayınlar da eksik olmuyor.
İktidar sözcüleri ise, o konuda herhalde, her alanda kendilerini kaptırdıkları 'polemik açma', 'kavga etme' ve 'suç isnad etme' meraklarını biraz frenlemelidir.
'Devlet adamı' vasıflarını ön plana çıkarmalıdırlar. Rahmetli Bülent Ecevit'in, Süleyman Demirel'in, Erdal İnönü'nün yaptığı gibi...