Tüm adayları 'merkez'den belirleme usulünün sonuçları...

Adaylar merkezden belirlenince gençlere ve kadınlara yine yeterli yer verilmedi. Kadın oranında hâlâ AB sonuncusuyuz.

Önce parti listelerine alınan alınmayan tüm aday adaylarını kutlamak gerekir. Siyaset, halka hizmet etmenin en önemli yollarından biridir. Çok emek ve çok da özveri isteyen bir uğraş alanıdır. O alanda görev yapmayı göze almak cesaret ister. O cesareti göstermişlerdir.
Aynı şey, parti listeleri dışında, bağımsız adaylıklarını koyanlar için de söz konusudur. Bu defa onların sayısı fazlalaştı. Nedenlerinin başında, malûm, yüzde 10 baraj sorunu geliyor.
Bunun sayılamayacak kadar çok olan sakıncaları, hayli geç olmakla beraber, kamuoyunca da fark edilmeye başladı. DTP, ÖDP, BBP gibi partilerin de -genel başkanları dahil- yönetici kadroları, bu gelişmenin umudu içinde, seçime kendi partilerinin adayı olarak değil, bağımsız aday olarak katılmayı yeğlediler.
Tabii, parti yöneticilerinin barajı aşma çaresi olarak başvurdukları
'bağımsız' adaylığı, başka bir nedenle tercih edenler de var. Bu neden, barajı aşacak durumdaymış gibi görünen partilerin liderlerinin aday gösterme metodları ve tercihleridir.
Bu durumun çarpıcı bir örneği, bir ara gerçekleşmiş gibi görünen, ama sonradan hüsranla sonuçlanan ANAP+DYP işbirliği sırasında görüldü. ANAP'ın şimdiki Genel Başkanı Erkan Mumcu, partisinin eski genel başkanı, başbakanı ve Rizeli Mesut Yılmaz'ın iki partinin ortak listesinden -'bağımsız' sıfatıyla da olsa- Rize adayı olmasını kabul etmedi. Bunun üzerine Yılmaz, Rize'den 'bağımsız aday' oldu. (ANAP+DYP işbirliğinin çökmesine yol açan etkenlerden biri de, belli ki, budur)...
'Siyasete katılım' artarsa...
Evet, ister parti listeleri için aday adayı, ister bağımsız aday olsunlar, önümüzdeki seçime katılmak için harekete geçen herkes, siyasal hayatımıza önemli bir katkıda bulundu. Girişimlerinin sonucu başarısız da olsa, bundan pişman olmamalılar.
Tabii, gerek seçim sistemimizdeki, gerek partilerin iç yapısındaki anormalliklerden doğan olumsuzluklar, bu defa da kendini göstermiştir. Fakat o anormalliklerden kurtulmamız da, onları görenlerin ve onlarla mücadele etmek gerektiğini anlayanların artmasıyla mümkündür. Siyasete katılanların edineceği tecrübeler, bunu kolaylaştırabilir.
Fakat işin o olumsuz taraflarına geçmeden önce, olumlu tarafı üzerinde duralım ve şunu belirtelim: Gerek partilerin listelerinde, gerek bağımsızlar arasında, çok sayıda değerli isim gördük. Bir kısmı siyasette önceden tanıdığımız bazı arkadaşlardır. Bir kısmı kendi mesleklerinde belirli başarılar kazandıktan sonra, siyasete yeni adım atanlardır. Hepsine başarılar dileriz.
Gençler ve kadınlar
Ama 'madalyon'un öteki yüzüne bakmayı da ihmal etmeyelim:
Partilerden aday adayı olup da listelere giremeyen veya alt sıralara düşürülen değerli isimler de pek çoktur.
Ayrıca, partilerimizin aday listelerinde gençlere yer vermeleri umudu bu defa da, hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştır.
Seçilme yaşının 25'e indirilmesi, çok uzun süren mücadeleler sırasında Anayasa değişikliğiyle gerçekleştirilmişti. Ama bunun uygulamaya geçirilmesi, 'kasıtlı' sayılabilecek bir 'ihmal'in sonucunda, bu defa da mümkün olmamıştır.
Ama ondan daha önemli olarak, 30 yaşla 40 yaş arasındaki aday sayısının da beklenenden çok az olduğu görülüyor.
Partilerin İstanbul adayları üzerine yapılan bir inceleme, şunu gösteriyor: İstanbul'un üç bölgesinde seçilebilecek sıralardaki adayların yaş ortalaması, iki partide de 50'nin üzerindedir: AKP'de 51.6'yı, CHP'de de 57'yi bulmaktadır.
Kadın adaylara gelince... Bugünkü Meclis'te, yüzde 4.4 olan kadın oranının, gelecek Meclis'te yüzde 8 civarına kadar yükseleceği tahmin ediliyor. Fakat bu, ülkemizi, Avrupa Birliği'ne üye veya aday olan ülkelerdeki oranlara göre, gene de, geride kalmaktan kurtaramayacak bir orandır.
Bugünkü durumda, bizim 'yüzde 4.4'ümüze karşı, diğer AB ülkeleri arasında en geride olan, 'yüzde 9.1'le Macaristan'dı. Eğer bu seçimle ilgili tahminler gerçekleşirse, Macaristan düzeyine yükselsek bile, gene 'en geride kalmış' olacağız.
Parti içi demokrasisizlik
Parti listelerindeki olumsuzlukların temelinde, tabii, parti içi demokrasisizlik yatıyor.
Siyasi partilerimiz, 1961 Anayasası'ndan bu yana 'demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları' sayılırlar.
Bu şekilde tamamlanmalarının ve bu yüzden de Hazine'den para almalarının sonucu olarak, iç yapılarının da demokratik kurallara göre işlemesi zorunludur. Bu zorunluluk, bir 'Siyasi Partiler Kanunu'yla güvence altına alınmak da istenmiştir. Fakat o yöndeki hükümler, zaman içindeki ve özellikle de Turgut Özal'ın başbakanlığı dönemindeki düzenlemeler ve uygulamalarla, büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır. Parti içi yetkiler, fiilen, parti liderlerinin elinde toplanmıştır.
Tabii, en başta da, seçimlerde parti aday listelerinin düzenlenmesiyle ilgili yetkiler...
Bu konuda -bizce de haklı olarak- siyaset hayatımızın en önemli sorunu sayan araştırmacı Gürkan Karakullukçu'nun yayınladığı bir inceleme var. 1983 yılında çıkan ve 1988'de yürürlüğe girmesi gereken yasa hükmünü hatırlatıyor.
Buna göre, partilerin, aday listelerini tüm üyelerin katılacağı seçimlerde belirlemeleri esas kılınmıştı.
Tabii, üye yazımlarının hiçbir şüpheye meydan bırakmayacak şekilde hâkim kontrolü altında yapılması da esastı.
Parti genel merkezinin, aday belirleme sürecinde, ancak tüm aday sayısının yüzde 5'i oranında kontenjan kullanma hakkı vardı. (Yani, genel merkez bugünkü 550 milletvekili adayından sadece 27'sini belirleyebilirdi.) Bir de, eğer bir ilde partinin örgütü yoksa veya aday adayı sayısı aday sayısından azsa, oradaki seçim yerine, merkez karar ve yönetim kurullarınca seçim yapılabilirdi.
Bu ve benzeri kurallar, Özal'ın başbakanlığı döneminde, 'uyulması gereken kurallar' olmaktan çıkarıldı. Yapılan yasa değişiklikleriyle, "Partiler, adaylarını, tüzüklerine koyacakları esaslara göre saptayabilirler" denildi. Partiler de, tüzüklerini o hale getirdiler ki, artık tüm adayları merkezden (yani Ankara'dan), genel başkanlarının kararı ve en yakın yardımcılarının katkısıyla belirliyorlar... Van'daki, Kars'taki adayları da Ankara'dan... İstanbul'dakileri, Edirne'dekileri, Konya'daki, Antalya'daki adayları da, Ankara'dan...
Bu, tabii, tek parti dönemindeki aday belirleme yöntemine benziyor.
Ama o dönemde ne rejimin, ne de rejimin tek partisinin bugünkü gibi 'demokratik' olma iddiası vardı. Şimdi ise, rejimimiz gibi, partilerimiz de, 'demokrasi'ye fevkâlâde bağlı görünüyorlar. Aralarındaki tartışmalarda, 'demokrasi' sözünü ağızlarından eksik etmiyorlar. Ama iş 'parti içi demokrasi'ye gelince, onu, ne aday seçimi konusunda hatırlıyorlar, ne de parti içi toplantılarda...
***
O zaman da işte, bugün kısaca değindiğimiz, ama siyasetin konuşulduğu her yerde yoğun olarak yapılan ve daha uzun süre yapılacağı anlaşılan tartışmalar ortaya çıkıyor.
Aday listelerinin hangi ölçülere göre hazırlandığı, ya anlaşılamıyor ya da 'lider kendi adamlarını gözetmiş, kendisinin herhangi bir görüşünü eleştirenleri saf dışı etmiş' diye anlaşılıyor.
Bunların ikisi de iyi değil, tabii... Üstelik, bu şekilde aday belirlemenin bazı sonuçları da meydanda... Hatırlamalı ki, bazı partilerin milletvekillerinin yaklaşık yüzde 10'undan fazlasının parti değiştirdiği bir yasama dönemini yeni arkada bıraktık. Demek ki, her şeyi merkezden belirlerken, o kadar isabetli kararlar alınamıyor.