Türkiye'nin iki 19 Mayıs'ı

19 Mayıs 1919'da bağımsızlık yolu açılan Türkiye, 19 Mayıs 1945'te demokrasiye yöneldi...

Bugün 19 Mayıs... Eski deyimle 'Milli Mücadele'mizin, sonraki deyimlerle 'İstiklâl Savaşı'mızın, 'Kurtuluş Savaşı'mızın başlangıcı saydığımız gün...
Atatürk'ün 'nutuk'u da o günden başlar:
"1919 senesi mayısının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Vaziyet ve manzara-i umumiye:"
Bu girişin arkasından. O günkü 'durum'u ve 'genel görünüş'ü anlatır Atatürk:
Birinci Dünya Savaşı'nda, içinde bulunduğu devletler grubuyla birlikte yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğu'nun imzaladığı Mondros Mütarekesi'nin koşullarını... Ordusunun elinden silahları ve cephanesi alınmış olan milletin 'yorgun ve fakir' halini... Ülkenin çeşitli yerlerini birer vesile bularak işgal etmiş olan yabancı kuvvetlerin faaliyetini...
"İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul'da... Adana vilayeti, Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap (Antep), İngilizler tarafından işgal edilmiş... Antalya ve Konya'da, İtalyan kıtaat-ı askeriyesi (askeri birlikleri), Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta, ecnebi zabit ve memurları ve hususi adamları faaliyette. Nihayet 'mebde-i kelâm' (sözün başlangıcı) kabul ettiğimiz tarihten dört gün evvel, 15 Mayıs 1919'da itilaf devletlerinin muvaafakatiyle (onayıyla) Yunan ordusu İzmir'e ihraç ediliyor (çıkarılıyor)."
* * *
Evet, 19 Mayıs 1919 günündeki 'manzara-i umumiye' bu...
Ve o günden sekiz yıl kadar sonraki manzara şu: Atatürk'ün o nutku Meclis kürsüsünden altı gün süreyle okuyup bitirdiği 20 Ekim 1927 günündeki manzara:
Kurtuluş Savaşı'nı kazanıp Lozan Antlaşması'nı imzalayan yeni Türkiye, artık her türlü işgal gücünden ve etkisinden arınıp bağımsızlığına kavuşmuş... Genç ve çok hareketli bir Cumhuriyet haline gelmiş... Eğitim, hukuk, kadın hakları başta olmak üzere birçok alanda attığı çağdaşlaşma adımlarını yoğun bir şekilde sürdürüyor.
Başta Atatürk, Milli Mücadele kadroları, o aşamaya gelinceye kadarki çabalarını, milli egemenliği esas alan bir temsili sistem içinde sürdürmeye özen göstermişler.
1919'daki 'kongreler süreci'nden sonra, seçim yoluyla oluşan Birinci Meclis, Anadolu'nun yönetimiyle birlikte savaşla ilgili kararları da alan Meclis olmuş.
Gerçi çıkan isyanlar üzerine, 1925'ten itibaren Takrir-i Sükûn Yasası gibi, İstiklâl Mahkemeleri gibi -Atatürk'ün deyimiyle- 'fevkalade tedbirler' alınmış. Fakat bunların da bir an önce kaldırılması ve rejimin olabildiğince demokratikleştirilmesi hedefleniyor. Bunu 'Nutuk'un son bölümünde Atatürk de belirtiyor.
"Efendiler, aldığımız fevkalade tedbirlerin tatbikine lüzum kalmadığı görüldükçe onların tatbikatından sarfınazar etmekte (uygulanmasından vazgeçmekte) tereddüt gösterilmemiştir. Nitekim İstiklâl Mahkemeleri, zamanında tatil-i faaliyet eyledikleri (çalışmalarını sona erdirdikleri) gibi, Takrir-i Sükûn Kanunu da, müddet-i meriyeti hitamında (yürürlük süresi sona erdiğinde) tekrar Büyük Millet Meclisi'nin tetkikine arzolundu..."
* * *
Tabii, malum, 1920'lerin, 1930'ların Türkiyesi'nde rejimin 'demokratikleşmesi' hedefine varılması, gene de, beklendiğinden uzun sürdü. 1930'daki 'Serbest Fırka' denemesinden sonra, yeniden 'tek parti dönemi'ne girildi.
Ondan sonra da dünyanın diğer ülkelerindeki demokrasilerin birer birer çöküşünün Türkiye'ye de ulaşan etkileri devreye girdi.
Sovyetler Birliği zaten, ideolojisi gereği, bir 'işçi sınıfı diktatörlüğü' olarak kurulmuştu. 1920'lerin İtalyası'nda da meşrutiyet rejiminin yerini faşist 'Mussolini diktatörlüğü' aldı. 1930'ların başlarında, Almanya gibi -döneminin en demokratik anayasasına sahip olan bir ülkeye- 'Hitler nazizmi' geldi. İspanya iç savaşı da, oraya 'Franco rejimi'ni getirdi.
Türkiye'nin etrafında ise, demokrasiyle ilgisi olan ülke zaten yoktu. Kuzey ve Kuzey Doğu'da Sovyetler'den Doğu'daki 'İran Şahlığı'na, Güney'de İngiliz kontrolündeki 'Irak Krallığı'yla Fransız kontrolündeki Suriye'deki 'Şeflik rejimi'ne, Batı'da Yunanistan'daki 'Metaksas rejimi'nden Bulgaristan ve Romanya'daki totaliter 'krallıklar'a kadar, komşularımızdan hiçbirinde 'demokrasi' bir yana, 'demokrasiye geçme'nin niyeti bile yoktu. Böyle bir ortam içinde, Türkiye'deki demokrasi niyetlerinin kısa zamanda gerçekleşmesi kolay değildi.
Ama, Türkiye'de, o niyetin kanıtlanması fazla gecikmedi.
Her ülkenin 'can derdi'nde olduğu İkinci Dünya Savaşı biter bitmez (hatta savaşın Asya'daki bölümü henüz bitmemişken) Türkiye'nin -o zamana kadar 'milli şef' diye anılan- Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bunun ilk açıklamasını yaptı.
* * *
O ilk açıklamanın günü de gene bir 19 Mayıs günüdür: 19 Mayıs 1945 günü...
Cumhurbaşkanı o gün Ankara Stadyumu'nda Gençlik ve Spor Bayramı törenleri sırasında, oradaki gençlere ve (tabii radyo yoluyla tüm millete de) hitap eden bir konuşma yaptı. Dedi ki:
"Memleketimizin siyasi idaresi, Cumhuriyetle kurulan halk idaresinin her istikâmette ilerlemeleri ve şartları ile gelişmeye devam edecektir.
Harp zamanlarının ihtiyatlı tedbirlere lüzum gösteren şartları kalktıkça, memleketin siyaset ve fikir hayatında demokrasi prensipleri daha geniş ölçüde hüküm sürecektir.
En büyük demokrasi müessesemiz olan Büyük Millet Meclisi ilk günden itibaren idareyi ele almış ve memleketi, demokrasi yolunda mütemadiyen ilerletmiştir. Büyük Millet Meclisi'nin kudretli elinde olan millet idaresi, demokrasi yolunda gelişmesine devam edecektir."
* * *
Bu konuşmanın hemen arkasından şu belli oldu: İnönü ve onun Şükrü Saracoğlu başkanlığındaki hükümeti, artık, Meclis'teki 'tek parti'nin karşısında yeni partiler kurulmasına yeşil ışık yakıyordu. Gerçi, bu konuda yeni bir kanun yoktu ama, ona gerek de yoktu. Dernekler Kanunu'nda yapılacak küçük değişikliklerle bu imkân sağlanabilirdi.
Bu anlaşıldıktan sonra, yeni partilerin kurulması başladı. 7 Temmuz 1945'te 'Tayyareci Nuri Bey' diye tanınan ünlü iş adamı Nuri Demirağ, Milli Kalkınma Partisi adında yeni bir parti kurmak için başvurusunu yaptı. Onu diğer girişimler izledi...
Şu belliydi: İktidar Partisi CHP'nin karşısına en güçlü parti olarak çıkacak parti, CHP döneminin başbakanlarından Celal Bayar'ın, partisinden istifa ederek, kuracağı partiydi.
Bayar, -gene eski CHP'li- arkadaşları Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü'yle birlikte o partiyi 7 Ocak 1946'da 'Demokrat Parti' adıyla kurdu.
O yılın genel seçimi 21 Temmuz 1946'da yapıldı. Ve Demokrat Parti, o yılın nüfus sayımına göre 18 milyon 871 bin nüfuslu Türkiye'nin 465 üyeli Mec-lisi'ne 66 milletvekiliyle girdi. CHP'nin milletvekili sayısı 365'ti. (Dört de bağımsız milletvekili seçilmişti.)
Dört yıl sonraki genel seçimde ise bu tablo tersine döndü. 487 üyeli Meclis'e Demokrat Parti 408 milletvekiliyle girdi. CHP'nin milletvekili sayısı ise 69'da kaldı. Muhalefet partisi olarak Meclis'e, bir de Millet Partisi'nden bir milletvekili (Osman Bölükbaşı) girmişti. (9 da bağımsız milletvekili vardı.)
* * *
Böylece, çok partili demokrasi dönemine geçmiş olduk.
Tabii, malum, 1950'den bu yana demokrasimiz, bazı kazalar ve arızalar geçirdi. Hâlâ da eksiklerini tamamen gideremedi.
Ama gene de, demokrasi namına nelerimiz varsa, onları bu iki '19 Mayıs'la başlayan süreçlerin içinde elde ettik...
19 Mayıs 1919'da başlayıp 19 Mayıs 1945'e kadar olan süreçte, işgal altından kurtulup bağımsızlığımızı elde ettik. Cumhuriyet'e ulaştık. Nüfusunun yüzde 93'ü okuma yazma bilmeyen bir ülkede, eğitim, hukuk, kadın hakları gibi çağdaşlaşma devrimleri içinden geçerek, Cumhuriyetimizi demokratikleşmeye yöneldik.
1945'teki 19 Mayıs'tan sonra da, demokrasiyi fiilen uygulamaya başladık. Aradaki tüm arızalara, eksikliklere rağmen, çok şükür ki, o yolda yürümeye devam ediyoruz.
19 Mayıs'ın, bu iki niteliğiyle birlikte tüm yurttaşlarımıza kutlu olmasını dileriz.