'Tutukluluk' halleri üzerine

Rektör Profesör Yücel Aşkın'ın tutukluluk hali sona erdi. Van'da İlhan Kaya başkanlığında, Muammer Ballı ve Vahit Baltacı'nın katılımıyla oluşan 3'üncü Ağır Ceza Mahkemesi, kararını oybirliğiyle verdi.

Rektör Profesör Yücel Aşkın'ın tutukluluk hali sona erdi. Van'da İlhan Kaya başkanlığında, Muammer Ballı ve Vahit Baltacı'nın katılımıyla oluşan 3'üncü Ağır Ceza Mahkemesi, kararını oybirliğiyle verdi.
Önceki akşamki duruşmada bir önceki duruşmanın savcısı değişmiş, Sezgin Kaymaz'ın yerine Metin Dikeç gelmişti. Eski savcı, duruşmada tahliye istemiş, fakat mahkeme bunu oyçokluğuyla reddetmişti.
Bu değişiklik duruşmayı izleyenlerde tereddüt uyandırdı. Acaba yeni savcı da, bir önceki savcı gibi tahliye talebinde bulunacak mıydı?
Sıra, iddia makamının görüşüne gelince, sorunun cevabı belli oldu. Yeni savcı da, tahliye istedi. Fakat buna ek bir talepte bulundu. Yücel Aşkın'ın yurtdışına çıkmasının yasaklanmasını istedi. Mahkeme ise, tahliye talebini kabul ederken, o yasakla ilgili talebi -gene oybirliğiyle- reddetti.
Böylece Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü'nün 76 gündür devam eden tutukluluğu sona erdi.
* * *
Aşkın'ın tutukluluk hali kamuoyunda geniş yankılar uyandırmıştı. Bu, doğaldı.
Şüphelilerin veya sanıkların tutuklanmasının belirli koşulları vardır. O konudaki her karar, sadece mahkeme tarafından değil, kamu vicdanında da değerlendirilir. Bazen tartışılır da... Çünkü, bir sanığın, hakkındaki karar belirlenmeden önce uzun süre tutuklu kalmasının telafi edilemeyecek sonuçları olabilir.
Bunun tartışılmasının, Ceza Kanunu'nun 288'inci maddesindeki yasakla ilgisi yoktur. O yasak, bir soruşturmanın veya davanın sağlıklı bir şekilde yürümesine olumsuz etkiler yapma 'amacı'yla 'beyan'da bulunulmasını önlemek için konulmuştur. Tutuklama ise, davanın özüyle doğrudan bağlantısı olmayan bir 'tedbir' niteliğindedir.
Demokrasilerde o tedbirlerin tartışılması önlenemez. Önlenmesinin örnekleri, askeri yönetim veya sıkıyönetim zamanlarında görülür. Çünkü, orada, gözaltına alma, tutuklama veya tutuklama halinin devamına dair karar aşamalarının ne basın tarafından öğrenilmesine izin verilir, ne de öğrenilse bile açıklanmasına...
Bugün o dönemlerden bir 'anısal' örnek vereyim:
* * *
Yıl 1972'ydi. Mevsim yazdı. 12 Mart dönemindeydik. Her yerde sıkıyönetim vardı. Ben, Ankara Muhabere Okulu hapishanesinde gözaltındaydım. Gözüm bağlı olarak girdiğim sorgudan yeni çıkmıştım. Sorgu yerinden hücreme getirildim. Gözlerim açıldı. Benimle gelen bir astsubayla birkaç asker hücremden çıktı. Aralarındaki bir sivil kişi kaldı.
Ötekiler ona "yüzbaşım" diyorlardı, ama sivildi. Hem de güler yüzlüydü. Bana dedi ki:
"Geçmiş olsun. Durum artık anlaşıldı. Suçunuz yokmuş."
Tabii, memnun oldum, 9-10 günden beri gözaltındaydım.
"Teşekkür ederim" dedim "Öyleyse artık beni bırakacaksınız
'Yüzbaşı' diye hitap edilen sivil, gene güler yüzlü haliyle:
"Maalesef," dedi, "isterdik, ama yapamayız."
"Niçin? Madem ki durum anlaşıldı?"
"Anlaşıldı ama, biraz vakit geçmesi lazım. Çünkü biz sizi radyolarda, gazetelerde ilan etmiştik: 'Uçak kaçıranlar yakalandı' diye... Bunun biraz unutulması lazım."
Bu 'ilan' işini bilmiyordum. Çünkü hücrede ne radyo dinlemeye imkân vardı, ne de gazete görmeye... 'Yüzbaşı'nın dediğinin gerçek olduğunu sonradan öğrenecektim. Sordum:
-"Ne kadar vakit geçmesi lazım... Yani, aşağı yukarı?.."
Yüzbaşı: -"Bilemem" dedi, "onu yukarısı tayin eder."
* * *
Niçin gözaltına alındığım belliydi: Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı öncesinde Meclis Başkanlığı'na "İdam cezası kalkmalıdır" diye bir dilekçe yazıp binlerce imza toplamıştık. Bunu Meclis'e vermiştik. Gerçi, Meclis'e öyle bir dilekçe vermek 'suç' değildi. Ama, o sırada bir de uçak kaçırma olayı olmuştu. Türk Hava Yolları'nın bir uçağı, üç kişi tarafından kaçırılıp Sofya Havaalanı'na indirilmişti. Uçağı kaçıranların amacı bizimkiyle çakışıyordu. Deniz Gezmiş'lerin idamını onlar da önlemek istiyorlardı.
Bu çakışma, bizi de şüpheli duruma sokmuştu. Herhalde şöyle düşünenler olmuştu. "Madem ki bunlar da idamı önlemek istiyor, uçağı kaçıranlar da... Öyleyse aralarında mutlaka bir bağlantı vardır. Uçak kaçırmakta da işbirliği yapmışlardır."
Bir de, "Evet doğrudur. İşbirliği yaptılar" diyebilecek birini bulmuşlar, o zamanın sorgulama usullerinden geçirmişlerdi. Ona anlattırdıklarıyla bir senaryo ortaya çıkmıştı. Erdal Öz ve rahmetli Emil Galip Sandalcı gibi diğer 'imzacı' arkadaşlarımla birlikte beni de gözaltına almışlardı.
'İdamlar kalksın' diye Meclis'e dilekçe vermek suç değildi ama, uçak kaçırmak elbette suçtu. Biz de, birdenbire uçak kaçırma davasının sanıkları arasına girmiştik.
Bunun hikâyesi uzun... Mizahi tarafları da var. Bir kısmı Uğur Mumcu ve Erdal Öz'ün kitaplarında yayımlandı. Anılarımda oralara kadar gelebilirsem, ben de yazacağım. Ama burada başladığım yere döneyim.
* * *
'Yüzbaşı'nın "yukarısı tayin eder" dediği süre, iki buçuk ay kadar sürdü. Şüphelileri göz altında tutma süresi 30 gündü.
O süreyi hücrede geçirdim. Sonra askeri mahkemeye götürüldüm.
Orada resmî sorgum yapılacaktı. Herhalde serbest bırakma kararı mahkemeden çıkacak diye düşündüm.
Hayır. Tam tersi oldu. Resmî sorgumda, hakkımda hiçbir suçlama yapılmadı ama, serbest bırakma yerine tutukluluk kararı çıktı.
O da bir ay sürdü. Tutukluluk kararından sonra bir ay geçmedikçe tahliye talebinde bulunulamıyordu.
Bir ay sonraki tahliye talebim de reddedilince 10-15 gün daha yattım. 'Yüzbaşı'nın bildirdiği 'takipsizlik kararı'nı almam, ondan sonra oldu.
Böylece şunu öğrenmiş oldum:
Bize Mülkiye'deki hukuk derslerinde, 'tutuklama nedenleri' olarak başlıca iki nedenin varlığını öğretmişlerdi.
1- Sanığın kaçma ihtimali.
2- Delilleri karartma ihtimali.
Ama, demek ki, bunlar çok eksikti. Bu genel nedenlerin içine girmeyen özel nedenler de vardı.
Biri, tutuklunun suçlu diye ilan edilmesinden sonra, suçsuz olduğu kesinleşse bile, salıverilebilmesi için, gene de bir 'unutturma süresi'nin geçmesi gereğiydi.
Tabii, daha başka nedenler de akla gelebilirdi. Mesela, sanığı, hukuken suçsuz olduğu anlaşılsa bile, 'fiilen cezalandırma' merakı...
Dönem sıkıyönetim dönemiydi... Eski adıyla 'Örfi idare' dönemi... Hukuktan çok, bu gibi hallerde uygulanmasına alışılmış olan 'fiili' önlemler dönemi...
Alınan önlemler doğru mudur, yanlış mıdır diye, kimse tartışamazdı. Zaten, tartışma bir yana, alınan önlemlerin hangi nedene dayandığını bile öğrenemezdi.
* * *
Tabii, benim o davada, suçsuz yere iki buçuk ay yatmam, başka bazı örnekler yanında, çocuk oyuncağı kalır. Ülkemizde nice sanık vardır ki, haklarında beraat veya 'dâva düştü' kararı okunduğu sırada, arkalarında bıraktıkları tutukluluk süresi, aylarla da değil, yıllarla ölçülüyordu.
Ünlü 'Barış Derneği Davası' sanıkları onlar arasındaydı... Aralarında Mahmut Dikerdem'den Orhan Apaydın'a, Orhan Taylan'dan Erdal Atabek'e, Ali Sirmen'den Gencay Şaylan'a, Ataol Behramoğlu'dan Reha İsvan'a kadar birçok aydın kişinin bulunduğu 30 sanık, yıllarca cezaevinde kalmışlardır. Haklarındaki dava 1982 yılının Mayıs'ında açılmış, 1986 Mart'ına kadar sürmüştür. Sonuçta bazıları beraat etmiş, bir kısmının hakkındaki dâva düşmüştür. Ama, çoğunun yattıkları süre, klasik deyimiyle 'yanlarına kâr' kalmıştır. Ben Ali Sirmen'nin 'yanına kalan kâr'ı biliyorum. 38 aylık bir tutukluluk süresiydi.
* * *
Tutukluluk halinin, telafisi mümkün olmayan sonuçlar vermesi ihtimali sadece, sıkıyönetim dönemlerinde değil, normal zamanlarda da ortaya çıkabilir ama, normal zamanlarda, o ihtimalin önlenmesi imkânı vardır. Çünkü yargıyla ilgili karar süreçleri, herkesin izlemesine açıktır. Tutukluluk kararları gibi tutukluluk halinin devam edip etmemesi konusunda da, görüş açıklamayı önleyen bir engel yoktur.
Hukukçular gibi siyasetçiler de, bunu görmeli ve yargıyı baskıdan korumayı amaçlayan Anayasa ve yasa maddelerini amacından saptırıp, sakıncalı bir yasaklamanın dayanağı gibi görmemelidir.