Üç yıl önce üç yıl sonra...­

13 Nisan 2011: 'Kusura bakmayın, bizde yürütmeye dayalı bir yargı yok. Bağımsız yargı var.' 15 Nisan 2014: 'Yargı içindeki paralel çeteleri temizleyeceğiz.'

"Vatana ihanet edenler... Çeteler... Casuslar... Hainler... Kokuşmuşlar... Hukuk cinayetleri işleyenler... Haşhaşı fazla kaçırmış olanlar...”

Bunlar, sayın Başbakanımızın, ‘paralel yapı’ diye adlandırdığı bir kısım emniyet ve adalet mensupları için kullandığı sözcükler...
Tabii, onların o ihanet, çetecilik, haşhaşçılık gibi işleri yaparken işledikleri ‘suçlar’daki ‘suç ortakları’ da belli. Başbakan o ortakları da, isim isim sayıyor ve olup bitenleri görmezlikten gelmekle itham ediyor.

CHP, MHP, BDP, HSYK ve tabii, bir kısım medya ile sivil toplum örgütleri...

Erdoğan, güneyde güvenlik güçlerinin TIR’ları durdurma olayını ele alıyor. O olay hakkındaki soruşturmanın aşamalarını şöyle anlatıyor:

“Bazı zanlılar bu soruşturmalar kapsamında gözaltına alındı ve tutuklandı. Aradan birkaç gün geçmeden, işte o paralel yapı, o paralel yapının, çetenin mensupları devreye girdiler ve soruşturmaya müdahale ettiler. Paralel yapının medyası manşet atıyor, paralel yapının yargıdaki uzantıları adeta talimat almışçasına zanlıları serbest bırakıyor ve onları tutuksuz yargılama kararıyla serbest bırakıyor. Ortada apaçık bir ihanet varken, apaçık bir casusluk faaliyeti varken, haklarında güçlü deliller bulunan zanlıların serbest bırakılması gerçekten düşündürücüdür.”

O düşündürücü olay karşısında ‘ötekiler’in yaptığı, daha da ‘düşündürücü’dür. Başbakan onlara da tek tek soruyor: “CHP, MHP, BDP bu hukuksuzluk karşısında hiç konuştular mı? Daha ne kadar susacaklar, üç maymunu oynayacaklar? HSYK bu hukuksuzluk ve hukuk cinayeti karşısında daha ne kadar sessiz ve takipsiz kalacak. Yargı içindeki paralel çeteye cesaret veren bu tavırlar, daha ne kadar devam edecek?..”

* * *

Bu soruları sıraladıktansonra Başbakan, bütün o ‘paralel yapı olmak’la ve ‘paralel yapıyı desteklemek’le suçladıklarına karşı -artık alıştığımız- meydan okuma cümlelerine geçiyor:

“Kusura bakmasınlar, tek başımıza kalsak da biz bu ülkenin ve milletin çıkarlarını, hukukunu, sonuna kadar hukuka inanmış olan yargı mensuplarıyla inşallah savunmaya devam edeceğiz. Birileri, şantaja boyun eğmiş olabilir. Birileri tehditle sindirilmiş olabilir. Birileri de haşhaşı fazla kaçırmış olabilir ama, biz sonuna kadar bu hukuksuzluğun takipçisi olacak, yılmadan, vazgeçmeden,asla boyun eğmeden, geri adım atmadan bu çetenin üzerine gideceğiz. (...) Devletin koridorlarından çeteleri nasıl kovduysak, kovuyorsak, o koridorları nasıl temizlediysek, o çeteleri, o şebekeleri kesinlikle temizleyeceğiz.”

Başbakan o ‘temizleme’ işinin kapsamı içine, elbette muhalefet partilerinin de gireceğini belirterek, o partilerde yönetim değişikliği beklediğini ima ediyor. O beklediği şey gerçekleşmezse, bunun peşini bırakmayacağını da belirtiyor. Diyor ki:

“Vatana ihanet içindeki paralel yapıyla işbirliği yapmanın elbette bir bedeli olmalıdır. CHP ve MHP kendi tabanlarına karşı mutlaka bunun hesabını vermelidir, verecektir. Biz ne bu ihaneti, ne de bu hainlerle işbirliği yapanları asla unutmayacağız, asla unutturmayacağız. Bu ihanetin, bu işbirliği ve ittifakın üzerinin örtülmesine de asla göz yummayacağız.”

* * *

Özetle: Daha önce de sık sık belirtmek zorunda kalmıştım. Bugün de öyle oldu. Çünkü sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bir süreden beri yaptığı konuşmalar, ülkemiz demokrasisinin geleceği hakkında, başka birçok kimsede olduğu gibi, bende de çok ciddi kaygılar uyandırıyor.

Söylediklerinden çıkan anlam, hiçbir ‘tevil’e imkân vermeyecek kadar açıktır. Başbakan, demokrasinin ‘yargı bağımsızlığı’, ‘kuvvetler ayrılığı’ gibi -anayasamızda yeri olan- evrensel ilkelerini artık kabul etmiyor.

‘Artık’ diyorum. Çünkü evvelce, onları kabul ettiği (veya kabul eder göründüğü) zamanlar da var. Ülke içinde de, uluslararası platformlarda da, yargı kararlarıyla ilgili eleştirilerle karşılaşınca “Onlar bizim hükümetimizin kararları değil, yargının kararlarıdır, biz onlara saygılıyız” derdi.

En belirgin örneği, Avrupa Konseyi’nde yaptığı ünlü konuşmasında, Ergenekon ve Odatv davaları konusundaki eleştirilere (o arada Ahmet Şık’ın tutuklanması ve kitap çalışmasına el konulmasıyla ilgili eleştirel sorulara) verdiği cevaptı. Şöyle diyordu:

“Bu, yürütmenin yaptığı bir eylem değildir. Yargının almış olduğu bir karardır. Hep işimize (işinize) geldiğinde bağımsız yargıdan bahsediyoruz (bahsediyorsunuz) ama, Türkiye’de bağımsız yargı istemiyorsunuz. Yürütmeye bağlı bir yargı istiyorsunuz. Kusura bakmayın. (Bizde) yürütmeye bağımlı bir yargı yok. Bağımsız bir yargı var. Bağımsız yargı da görevini yerine getiriyor.”

Bu konuşmanın tarihi, 13 Nisan 2011’di. Yani bundan üç yıl öncesi... O zamanki Özel Yetkili Mahkemeler’in önüne gelen birçok davada, binlerce tutuklama kararı birbirini izliyordu. Başbakan ise bunları savunurken, “Biz karışamayız. Bunlar mahkeme kararı” diyordu.

Uluslararası ölçülere göre, bizim kanunlarımızdaki tutuklama nedenleri fazlaydı, tutuklama süreleri de uzundu. Bunların Meclisçe yapılacak yasa değişiklikleriyle makûl ölçülere indirilmesi gerekiyordu. Ama Başbakan o zaman buna da yanaşmıyordu. (Buna çok sonraları razı olacaktı. 10 yıllık azami sürenin beş yıla indirilmesi, tutuklama nedenlerinde de bazı değişiklikler yapılması sağlanacaktı. Ama Başbakan o zamanlar o önlemleri de kabul etmiyordu.)

Başbakan’ın tutuklamaların o kadar kolay yapılmaması gerektiğini kabul etmesi ve gereksiz tutuklamaların karşısına çıkması, geçen yılın son haftalarındadır.

Ama yukarıda belirttim, önceki günkü grup toplantısında o tutumunu yeniden değiştirmiştir. Güneydeki olayda tutuklanan şüphelilerin serbest bırakılması karşısında, bu defa o serbest bırakma kararını alan hâkime, açıkça ‘ihanet’ suçlaması yapıyor.

‘Niçin?’ diye sorulunca da, o serbest bırakanların ‘suçlu’ olduğunu, ‘tutuklu’ yargılanmaları gerektiğini söylüyor.

Yani, ülkemizdeki belirli yargı süreçlerinde artık, şüpheliler hakkında soruşturma açıp açmamaktan, açılan soruşturmalarda tutuklama uygulanıp uygulanmayacağına kadar, her türlü kararda, Başbakan’ın takdirinin gözönünde tutulması gerekiyor. Eğer o gereğe uyulmazsa, o talebi yapan savcı ile kararı alan hâkim, Başbakan tarafından ‘paralelcilik’le, ‘çetecilik’le ve -bunun tabii sonucu olarak- ‘vatan hainliği’ ile suçlanabilir.

Peki, o durumdaki savcılar ve hâkimler, Başbakan’ın takdirini önceden öğrenmek için ne yapabilirler?..
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun başındaki Adalet Bakanı’na sorabilirler. O bunu Başbakan’a sorup öğrenir, bizzat veya müsteşarı aracılığıyla onlara bildirir. (Daha önceki örneklerinde görüldüğü gibi.)

* * *

Bu, ilk soruşturma sürecindeki durum. Yüksek mahkemelerdeki (o arada Anayasa Mahkemesi’ndeki) duruma, daha önceki yazılarımda değindim.

Kısacası: Geride başka bir yargı mercii kalmıyor, Başbakan’ın bu ‘hukuk anlayışı’nın kapsamına girmeyen.
Belirli soruşturmalarda, ya Başbakan’ın istediğini yapacaklar ya da Başbakan’ın -bu yazıda sadece birkaçına yer verebildiğimiz- çeşit çeşit suçlamalarına muhatap olacaklar...

Ülkemizin, ‘yargı bağımsızlığı’, ‘kuvvetler ayrılığı’ gibi evrensel ilkelere dayanan ‘demokratik’ rejiminin 2014 Nisan’ındaki manzarası budur.