Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

1960'ların sonlarından bugünlere kadar süren siyasi cinayetlerin çoğunun ortak paydası şuydu: Öldürülenler, 'düşüncelerini açıklama özgürlüğü'nü kullanmak istiyorlardı.

Ocak ayının son haftası ile şubat ayının ilk günü, Türkiye’nin düşünce ve basın hayatı için acı anılarla doludur. 24 Ocak Uğur Mumcu’yu, 31 Ocak Muammer Aksoy’u, 1 Şubat Abdi İpekçi’yi kaybettiğimiz günlerin yıldönümüdür. Üçü de alçakça birer cinayetle aramızdan ayırıldı. İpekçi 1979’da, Aksoy 1990’da, Mumcu 1993’de...

İpekçi’nin 1979’da öldürülmesinden sonra, aynı biçimdeki cinayetlerle öldürülenler saymakla bitmez. Radikal’deki eski bir yazımda, onların öldürüldüğü tarihlerin listesini çıkarmıştım. 12 aylık takvimin içinde benzeri cinayetlerin işlenmediği bir ay yoktu.

Ocak'ın sonunda ve şubatın başında öldürülenlerin özellikleri, üçünün de ‘düşünce insanı’ olmalarıydı. İpekçi ve Mumcu gazeteci-yazar olarak, Profesör Muammer Aksoy hukukçu-yazar olarak ülke sorunları üzerindeki düşüncelerini açıklıyorlardı.

O listeye, takvimin başka aylarında ve günlerinde girenlerin çoğu da düşünce insanıydı. Bazısı bilimsel alanda çalışıyor, görüşlerini kitaplarında derslerinde açıklıyordu. Bazısı siyasette görev almıştı. Mensup olduğu partinin ilkelerini halka anlatmaya çalışıyordu. Bazısı siyasetin dışındaydı. Ama kendi kişisel düşünceleri, inançları vardı. Bunları başkalarına iletmek istiyordu.

Öldürülmeleri, birbirine benzer şekillerde olmuştu. Günlük yaşamları daha önceden izlenmişti. Kurulan pusu, profesyonel bir ustalıkla hazırlanmıştı. Hedef seçilenlerden kimi, bindiği veya bineceği arabanın kapısını veya kontağını açarken, oraya önceden konulan bombanın patlamasıyla, kimi evinden veya bürosundan çıkarken veya yolda yürürken tabancalı saldırıyla kurşunlanarak öldürüldü.

Cinayetlerin usulleri zaman içinde daha da çeşitlendi. Bazısında tabanca yerine bıçak kullanıldı. Bazısında, hedefteki kişiyi, kapısını çalıp, “Biz polisiz, sizi merkeze götürüp kısa bir ifade alacağız. Sonra hemen döneceksiniz” diye götürmüşlerdi. Aradan yıllar geçmişti. Karakola götürüldüğü söylenen kişi, hâlâ evine dönmemişti...

***

1960’ların sonlarından başlayıp, 70’lerden 80’lere, 80’lerden 2000’li yıllara kadar süren bu yarım yüzyıllık cinayetlerin örneklerine, Gezi Parkı olaylarından sonra yenileri eklendi.

O olaylar sırasında ve sonrasında öldürülenlerin amacı da aynıydı: ‘Düşüncelerini ifade etmek...’

Bu, anayasal haklarıydı. O haklarını, gene anayasal bir hak olan ‘toplantı ve gösteri yürüyüşü’ yoluyla kullanmak istiyorlardı. Gerçi bir kısmı çok genç yaştaydı. Hatta bazısı daha 18 yaşına basmamıştı. Ama yaşadığımız çağda tüm demokratik ülkelerde geçerli olan kurallar bellidir: Düşüncelerini ifade etme hakkı, gençler için de, çocuklar için de geçerlidir.

Ayrıca, o hakkın toplantı ve gösteri yürüyüşleri yoluyla kullanılmasında, gençlere ve –hele- çocuklara daha da anlayışlı davranmak, başta güvenlik güçleri olmak üzere, herkesin görevidir.

Bizdeki ‘Gezi Olayları’nda ise, o kural tam tersine işledi. Çocukların üstlerine, sadece silahlı polisler de değil, polislere yardım etme iddiasıyla ortaya çıkan eli sopalı siviller de yürümeye başladı.

Sonuç malûm: Aralarında Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Ahmet Atakan, Mehmet Ayvalıtaş olmak üzere çok sayıda gösterici ölmüştür. Birçok gösterici yaralanmış, sakat kalmıştır. Bu cinayetlerin de faillerinin tespit edilip cezalandırılmaları konusunda, kamuoyunu tatmin edici bir gelişme hâlâ sağlanamamıştır.

Son aylarda Güneydoğu’da işlenen cinayetler üzerindeki tartışmalar da devam edip gidiyor. Onlarla ilgili gerçeklerin aydınlatılması yolunda da kayda değer bir gelişme yoktur.

***

Özetle: Geçtiğimiz ocak ayının son haftası ile şubat ayının başına rastlayan günlerde, üç yazarımızı, üç cinayet sonunda kaybetmiştik. Benzeri olaylar, daha sonraları da hedeflerinin alanını genişleterek devam etti. Hâlâ devam ediyor.

1960’lı yılların sonlarından başlayıp 70’lerden 80’lere, 80’lerden 2000’li yıllara ve bugünlere kadar süren bu yarım yüzyıllık siyasi cinayetler serisinin ortak paydası, hedef alınan kişilerin ‘düşüncelerini açıklama özgürlüğü’nü kullanmalarıydı. Belli ki, bu, birilerini rahatsız ediyordu. O ‘birileri’nin siyasi konjonktüre göre amaçları değişse de, metotları aynıydı. Onların ne kimler olduğu kesin olarak saptanabildi, ne de o cinayetleri hangi siyasi hedeflere yönelik olarak, nasıl planladıkları...

Bugün bu durum hâlâ fazla değişmiş değil. Bazılarında, cinayetlerin ‘fail’leri bulunup ceza almış olsalar bile, suç ortakları belli değil, arkalarındaki örgütler belli değil. Bazılarının ise, üzerlerindeki ‘sır perdesi’, kenarından bile kaldırılabilmiş değil.

***

Tabii, bu durum, elbette, sonsuza kadar hep böyle devam edemez. Aradan yıllar ve yıllar geçse de, bir gün gelir, o perdelerin arkasında kalan ne varsa hepsi görünür hale gelir. Ünlü sözdür: Gerçekler, bazen gecikmeli de olsa, bir gün mutlaka ortaya çıkarlar.

Önemli olan, o cinayetler sonunda kaybettiğimiz değerli insanlarımızı ‘unutmamamız’dır.

 

“Neden Öldürüldüler?” dizisindeki kitaplar, Orhan Tüleylioğlu’nun yaptığı araştırmaların sonucu olarak, Uğur Mumcu Gazeteciler Vakfı (kısa adıyla “um:ag”) tarafından yayınlandı. Kapaklarında da görüldüğü gibi, 1960’lı yıllardan beri devam eden ‘cinayetler dizisi’nin aramızdan ayırdığı değerli insanlarımızı birer birer hatırlatıyor. Tabii, nasıl öldürüldüklerini ve o cinayetlerle ilgili soruşturmaların durumunu da...


O yoldaki önemli bir görevi yıllardan beri sürdüren bir kuruluşu, burada anmak isterim. Bu, rahmetli Uğur Mumcu’nun adına değerli eşi Güldal Mumcu ve çocukları Özge Mumcu ile Özgür Mumcu tarafından kurulmuş olan ‘Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’dır. (Kısa adıyla: um:ag). Yıllardır, açtığı kurslar ve sunduğu etkinliklerle, ülkemizdeki araştırmacı gazeteciliğin gelişmesine önemli katkılarda bulunuyor. Vakfın ayrıca, çok önemli bir ‘kitap yayınları’ çalışması var. O çalışma çerçevesinde, sadece Uğur Mumcu’nun eserlerini ve yazılarını yeniden kitaplaştırıp yayınlamakla kalmadı. Bu yazıda değindiğimiz değinemediğimiz cinayetleri ve o cinayetlerde kaybettiğimiz insanları hatırlatan belgesel kitaplar da yayınladı.

Onlar arasında Orhan Tüleylioğlu’nun ‘Neden Öldürüldüler?’ dizisini okurlarıma hatırlatmak isterim. Yukarıda kapaklarındaki isimlerden de görüldüğü gibi, onlardan önemli bir kısmının kim oldukları, nasıl öldürüldükleri ve haklarındaki soruşturmaların ne şekilde yürüdüğü veya yürüyemediği birer birer anlatılıyor.

Bu dizinin kitaplarının bugünlere kadar devam etmesini dilerim.

Tabii, toplum olarak, böyle kitap dizilerinin devam etmesine hiç ihtiyaç olmayacağı günlere bir an önce gelebilmemizi de dilerim...

Gene um:ag tarafından yayınlanan bir kartpostal albümü. Uğur Mumcu’nun “Vurulduk ey halkım, unutma bizi” adlı yazısından bir alıntıyla başlıyor. Abdi İpekçi ve Muammer Aksoy ile birlikte, o cinayetlerle aramızdan ayırılan insanların fotoğraflarını içeriyor. Albümde, 1969’da Beyazıt Meydanı’nda kurşunlanarak öldürülen ODTÜ öğrencisi Taylan Özgür’den, 1990’da evine gönderilen bir kitabın içindeki bombayla öldürülen Doçent Bahriye Üçok’a, 1995’te oturduğu pastanede bombayla öldürülen Onat Kutlar’a, 2002’de evinin önünde uğradığı silahlı saldırıyla öldürülen Necip Hablemitoğlu’na kadar onlarca insanımızın kartları var.