Yanlış çıkış kötü sonuç

Roj TV'nin Danimarka ile başbakan düzeyinde tartışılması, o TV'yi kârlı çıkardı. Üstelik Danimarka ile ilişkiler kötüleşti.

Roj TV konusunda Danimarka'daki olayla ilgili görüşümüz şuydu: Madem ki, Türkiye ile Danimarka arasında öyle bir sorun vardı, Başbakan Erdoğan, o sorun çözülünceye kadar Danimarka Başbakanı'yla görüşmemeliydi. Çözüm, diplomatlar düzeyindeki temaslarda aranmalıydı.
O yetmiyorsa Dışişleri Bakanı devreye girebilirdi. Ama, o sorun hiçbir zaman Başbakan düzeyinde tartışma konusu haline getirilmemeliydi.
Şimdi, getirilmiş olmasının sonuçları ortada:
1- Türkiye'de yasadışı olan, Danimarka'da ise yasal sayılmaya devam eden bir televizyon istasyonunun durumuyla uğraşmak, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın işi haline geldi.
2- Bundan kazançlı çıkan o TV istasyonu oldu. 'Roj TV' adını duymayanlar duydu, öğrendi.
Dünya basınında 'Roj TV olayı' diye başlıklar çıktı. ABD sözcülerine 'Roj TV' üzerine sorular soruldu. Sözcüler 'Roj TV' ile ilgili cevaplar verdi. 'Roj'un şöhreti beş kıtaya yayıldı.
3- Başbakan'ın ziyaretiyle Türkiye-Danimarka ilişkileri iyileştirilmek isteniyordu. Tam tersi oldu. Kötüleşti.
4- Türkiye'de de Roj'un yayın saatlerinde Türk televizyonlarından dizi film izlemeye alışmış olan vatandaşlarımızın bir kısmı, "Bakalım bu Roj TV ne diyormuş?" diye, o kanalı arayıp bakmaya başladılar.
5- İki ülke arasında basın polemikleri başladı. Bir dergimiz, Danimarka Başbakanı'nı Apo'yla bir yatakta gösteren bir karikatür yayınladı. Bir gazetemiz, bunun Danimarka için bir test olduğunu ilan etti. Danimarka'nın buna hoşgörü göstermediği yorumunu yaptı. Başbakan Rasmussen ise bu yorumları "Biz karikatürlere kızmayız" diye yanıtladı. Danimarka gazeteleri bu polemiği özetleyerek, bunun nedeninin Roj TV olduğunu tekrar tekrar yazdılar. Roj'un ünü daha da arttı.
* * *
Bir başka tartışma konusu Türkiye içinde başladı. Roj TV, CHP'nin Hakkâri Milletvekili Esat Canan'a Şemdinli olayı ile ilgili sorular sormuş. O da bunları cevaplamış. Bu öğrenilince hücumlar ona yöneldi. "Vay nasıl olur da bir milletvekili o televizyona cevap verir?" denildi.
Esat Canan o hücumları şöyle karşıladı:
"Ben Şemdinli olayıyla ilgili kim ne sorarsa, ona cevap veriyorum. Söylediklerim Türk gazetelerinde ve televizyonlarında da yayınlandı. Önemli olan, sözlerimi kimin yayınladığı değil, benim ne söylediğimdir."
Canan, bunları söyledi ama, partisinin yöneticilerinden onu haklı bulup savunan çıkmadı. Tam tersine: Meclis'te, Şemdinli olayı için kurulan partiler arası Araştırma Komisyonu üyeleri arasına Canan alınmadı.
Çünkü partisi tarafından aday gösterilmedi.
Oysa politikacı olarak, olayın en yakın tanığı oydu. Olay sırasında tesadüfen seçim çevresinde bulunuyordu. Araştırma Komisyonu'nun -üçü CHP'li, biri Anap'lı, sekizi AKP'li- 12 üyesi arasında bulunmasında, sadece fayda vardı. Komisyon'un çoğunluğu onun görüşlerine uymayan bir karar alacak olsa bile, onu dinlemeli, önerilerini öğrenmeliydi. Ama Roj TV'nin sorularını yanıtlaması buna engel oldu.
Kaldı ki, şunu başkaları da hatırlattı: Roj TV'nin soru sorup da cevabını aldığı politikacı, Esat Canan'dan ibaret değildi. AKP'den de CHP'den de daha birçok politikacının söyledikleri, o televizyondan kendi sesleriyle yayınlanmıştı. Aralarında partilerinin en yüksek organının en yüksek görev yerlerinde bulunanlar da vardı.
İsimlerinin listesi yayınlanınca, onlar da kendilerini savunma durumunda kaldı. Esat Canan'ın gerekçesi, hepsinin gerekçesi oldu:
"Önemli olan, söylediklerimin nerede yayınlandığı değil, benim ne söylediğimdir."
Bu savunma hem mantıklı bir savunmaydı, hem de çağımızın iletişim alanındaki gerçeklerine uygun bir savunma...
Özellikle bu gibi konularda, tüm ilgililer o gerçekleri hatırlamalıydı.
* * *
Roj TV, veya ileride ortaya çıkabilecek bir benzeri... Veya Türkiye için başka açılardan sakıncalı olabilecek başka bir televizyon...
Teknik olarak artık, bunların ne yayınlarını tamamen önleyebilmek mümkündür, ne o yayınların antenlerle alınmasını, ne de o yayınları yapanların istedikleri haberlere, fotoğraflara, filmlere, demeçlere ulaşmasını...
Danimarka'daki olayı bir yana bırakalım. O sorun, bir gün gelir, Danimarka makamlarının Türk makamlarının talebini kabul etmesiyle ortadan kalkabilir. Türk makamları o televizyonun terör örgütünün organı olduğunu kanıtlayan belgeleri Danimarka yetkililerine ilettiklerini belirtiyorlar. O belgeler yeterliyse, Danimarka hükümetinin şimdiye kadarki tutumunu bitmeyen bir inat haline getirmesi kolay değildir. Roj TV kapanır. Ama bununla, bu konudaki sorunun da kapanacağı sanılmamalıdır.
Bir süre sonra, bir bakarsınız, başka bir ülkede, aynı yönde yayın yapan bir başka televizyon ortaya çıkar.
Şimdiye kadar öyle olmadı mı? Bir ara İngiltere'den, daha sonra Belçika'dan yayın yapan başka isimdeki, ama aynı tipteki TV istasyonları yok muydu?
Eğer öyle bir girişim yeniden gerçekleşirse, ona karşı tepkiyi de, Danimarka'daki gibi, Başbakanımız mı gösterecektir? O yeni TV'ye izin veren ülkenin başbakanından randevu alıp, birlikte yapacakları basın toplantısından önce mi belirleyecektir nasıl bir tavır alacağını? Basın toplantısını izleyecek muhabirler arasında o TV'nin muhabiri var mı, yok mu?.. Ona bakıp "O varsa ben yokum" mu diyecektir?
Ayrıca: Roj TV'nin veya benzerinin, Başbakan'ın ziyaret ettiği ülkedeki basın toplantısına katılması önlense ne olacak? Başbakan'ın basın toplantısı bir yana Roj TV'nin veya benzerinin Avrupa'nın çeşitli kentlerindeki Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler Temsilciliği gibi haber merkezlerinde akredite olan muhabirlerinin tümünün akreditasyonları iptal edilse ne olacak?
Roj TV veya benzerleri, Başbakan'ın katılacağı toplantıları ve Türkiye'nin temsil edileceği diğer uluslararası toplantıları izleyemeyecek mi?
O toplantılardan haber yayınlayamayacak mı?
Uluslararası haber ajansları ne güne duruyor? Onlardan birine abone olursa veya birinden özel yayın isterse, istediği haberi de alabilir, sormak istediği soruyu o ajansların muhabirlerine sordurtup filme de aldırtarak yayınlayabilir.
* * *
Özetle: Türkiye'nin, kendi ülkesinde eylem yapan bir terör örgütünün yayın organlarına karşı mücadele etmeye elbette hakkı vardır. Ama o mücadelenin yeri, Başbakan'ın resmi ziyaretleri olmamalıdır. O organların hukuki durumu, muhabirlerinin akreditasyonu gibi ne kadar konu varsa, bunlar diplomatlar düzeyinde veya en fazla Dışişleri Bakanı düzeyinde ele alınmalıdır.
Ayrıca, şu unutulmamalıdır: Yasal veya yasal olmayan yayın organlarının tek taraflı ve/veya gerçekdışı yayınlarına karşı en etkili mücadele gene yayın organları yoluyla yapılır. Onlar tek taraflı yayın yapıyorsa, her tarafın görüşlerinin yer alacağı tartışmalar yayınlayarak... Onlar gerçekdışı yayın yapıyorsa, gerçekleri ortaya koyarak...