Yıllar sonra yine Atatürk

Atatürk'e, saygı, sevgi ve şükran duyanlar, ondan çok sonraki nesiller içinde de eksilmiyor.

Yıl, 1963'tü. Almanya'da Bonn'da Türk Büyükelçiliği'nin basın ataşesiydim. Almanya'nın o sıradaki iki televizyonundan biri -ZDF- Türkiye'yle ilgili bir belgesel hazırlamaya karar vermişti. Görevi Wolfgang Büsgen adında bir yazar-yönetmen üstlenmişti. Beni aradı.
Buluştuk. Projeyi anlattı.
Tarih ve felsefeye meraklı aydın bir gazeteciydi. Türkiye'ye henüz gitmemişti. Ama Türkiye hakkında kitaplar okumuştu. Ayrıca, belgeselin çekimine geçmeden önce bir araştırma gezisi yapıp bilgisini genişletmek istiyordu.
Bundan, tabii, çok memnun oldum. Programını kolaylaştırmak için elimden geleni yapacağımı söyledim. Ve yaptım.
O arada iyi de arkadaş olduk. Türkiye'ye ilk gezisinden sonra gördüklerini anlattı. Bazı şeyleri benimle tartıştı. Sonra ekibini topladı. Çekimlere gitti. Döndüler. Montaj sırasında da sık sık görüştük. Film bitti. İki bölümde yayımlandı. Çok ilgi topladı.
Bu süreç içindeki görüşmelerimizde, şu belli oldu: Büsgen Türkiye'de en fazla Atatürk'ten etkilenmişti. Görsel olarak meydanlardaki heykellerinden, resmi dairelerdeki, okullardaki fotoğraflarından. Ama aynı zamanda insanların ona gösterdiği saygıdan, sevgiden... Yaptığı görüşmelerde onun hakkında söylenenlerden...
Bunu zaten filme de yansıttı. Çekim günlerinden biri 10 Kasım'a rastlamıştı. Daha doğrusu Büsgen, çekimi o güne rastlatmıştı. İki kameramanı, sabah saat 09.00 sıralarında İstanbul'da Taksim Meydanı'nda mevzilendirmişti. Biri meydanın tümünü görebilecek bir yerde, öteki yakın çekim yapabilecek şekilde, beklemişlerdi.
Sonuçta şu sahne ortaya çıkmıştı:
Taksim'deki saat, 09.05'e yaklaşıyor... Meydanda büyük bir hareket var... Kaldırımlarda insanlar hızlı hızlı yürüyor. Meydanı çevreleyen araba yollarında taksiler, otobüsler ilerliyor...
Ve Taksim'deki saat 09.05'i gösterirken, siren sesleriyle birlikte birdenbire her şey olduğu yerde mıhlanmış gibi kalıyor. Yürüyenler 'hazırol'a geçiyor. Arabalar otobüsler duruyor...
Yani: Taksim Meydanı, insanları ve araçlarıyla Atatürk'ü anıyor.
Büsgen, bunu filminde ilk sahnelerden biri olarak kullanmıştı. Ben hâlâ hatırlıyorum: Siyah-beyaz televizyon döneminde gördüğüm en etkileyici görüntülerden biriydi benim için...
Tabii, Türkiye'nin basın ataşesi olarak da bundan çok memnundum. Yukarıda belirttim. O tarihte Almanya'da tarihsel düzeyde sadece iki televizyon kanalı vardı. İkisinin izlenme payı birbirine yakındı. Demek ki: Filmin yayın saatindeki her iki televizyon seyircisinden biri o sahneyi görmüştü...
Bu, film karşısında benim Türk olarak hissettiklerimin özeti...
* * *
Alman seyircilerin yorumlarına gelince...
Ertesi günlerde bunu anlamaya çalıştım.
Şunu fark etmiştim: Bazıları bunu nasıl değerlendireceğini kestiremiyordu.
Almanya, o sıralarda Hitler döneminin anılarından kurtulmaya çalışıyordu. Çok değil, 18-20 yıl öncesine kadar, Almanya'nın her yeri Hitler'in fotoğrafları, resimleri, heykelleriyle dolu iken ve insanlar birbirini onun adıyla 'Heil Hitler' diye selamlarken, ölümünden sonra artık, ona saygı göstermek bir yana, adını bile anmayı kimse istemiyordu. Veya adı ancak, nefretle anılıyordu.
Bu, doğal bir şey. Hitler, Almanya'yı yükselteceğim, büyüteceğim iddiasıyla ortaya çıkıp, sonuçta Almanya'yı mahveden bir lider...
Ama onun şahsıyla ilgili duyguların yanında başka bir şey daha var. Almanya'da Hitler örneği göz önünde tutularak, devlet adamlarının heykellerle, fotoğraflarla, anma törenleriyle yüceltilmesine karşı da bir tavır oluşmuş.
Bu, savaştan sonra Batı'da kurulan Federal Almanya Devleti'nin de politikası... Yaşayan devlet adamlarına da, ölen devlet adamlarına da bu şekilde ilgi göstermeye 'putlaştırma' diyorlar. Bunun, demokratik olmayan ülkelere ait bir tutum olduğunu öne sürüyorlar.
O sıralar, malûm, soğuk savaş dönemi... 'Putlaştırma' denilen görüntüler, daha çok komünist ülkelerde görülüyor. Bölünmüş Almanya'nın doğusundaki Demokratik Alman Cumhuriyeti'ni yöneten komünist lider Walter Ulbricht'in fotoğraflı, afişli saltanatı devam ediyor. 'Ölmüş lider' olarak da tüm komünist dünyada Lenin, heykelleriyle, fotoğraflarıyla, 'ziyaretgâh' haline gelen 'mozole'siyle etkisini sürdürüyor.
Benim görev yaptığım Batı Almanya'da ise bunlar, 'diktatörlük işi' sayılıyor, eleştiriliyor.
Peki, böyle bir hava içindeki Batı Almanya'da Büsgen'in filmindeki Atatürk heykelleri ve Atatürk'e saygı sahneleri ne ile izah edilecek?..
Türkiye artık otoriter bir yönetim altında değil. İktidarda demokratik seçimle gelmiş hükümetler var. O sıradaki de, İsmet Paşa'nın başkanlığında bir koalisyon hükümeti... Ama birbirine karşıt partilerden hiçbirinin Atatürk'e karşı bir tavırları yok. Toplumda o konuda bir görüş ve duygu birliği var...
Büsgen'in de filmindeki yorumu, aşağı-yukarı o yöndeydi... Ama o yorumla ilgili tereddütleri olan Almanlara da rastlamıştım. Bunu Atatürk'ün kadrosunun halâ işbaşında olmasına bağlayanlar vardı. Ona gösterilen saygıyı, bir ölçüde onların etkisinin sonucu sayıyorlardı.
* * *
Sözünü ettiğim 1963 yılı, Atatürk'ün ölümünün 25'inci yılıydı. Bugün o günün 67'inci yıldönümündeyiz. Ortada ne Atatürk'ün kadrosu kaldı, ne onun başbakanlarının ve ondan sonraki cumhurbaşkanlarının kadroları... İsmet Paşa'nın da, Celâl Bayar'ın da, sadece kendileri değil, birlikte çalıştıkları arkadaşlarından da artık, hayatta kalan olsa bile, aktif siyasette kalan kimse yok... Silahlı kuvvetlerde ise, Atatürk'ün başkomutan veya Fevzi Çakmak'ın Genelkurmay Başkanı olduğu zamanlarda, Kuleli'ye öğrenci olarak girenlerden de orduda kalan kimse yok.
Ayrıca, artık Atatürk'ü ve Atatürk dönemini eleştirmeye engel olabilecek bir neden de yok.
Zaten bunu yapmak isteyenler yapıyor. Onlara, -karşı görüş açıklaması dışında- kimse bir şey demiyor. Tabii, kimsenin aklından veya gönlünden geçenleri bilmek mümkün değil ama, şu gerçek, gözle görülür şekilde ortada: Atatürk'e, saygı, sevgi ve şükran duyanlar, ondan çok sonraki nesiller arasında da, eksilmiyor, artıyor.
Nedenleri ayrı yazıların konusu. Ama bu, galiba, tüm dünyada, eşine rastlanmayan bir olgu.