scorecardresearch.com

'Nevruz' kutlu olsun

Nevruz'daki barış havasını gerçekçi bir şekilde sürdürmek için herkes elinden geleni yapmalı. Ama başka alanlardaki 'barış' ihtiyacını da unutmamalı.

Dün ‘Nevruz’du. Kürtçedeki yazılışıyla ‘Newroz’... Gün içindeki törenler, çoktan beri ilk defa olaysız ve korkusuz bir hava içinde kutlandı. İnşallah devamı da hep öyle olur.

Nevruz denilince akla önce Kürt vatandaşlarımız geliyor. Ülkemizde bu bayramı büyük coşkuyla kutlayan, asıl onlardır. Ama o bayram sadece Kürtlerin değil, yeryüzündeki Türklerin de önemli bir bayramıdır. Kazakistan’dan Azerbaycan’a kadar bir kısım ülkede resmi bayramdır. Büyük törenlerle, şölenlerle kutlanır. Ülkemizde sadece, Kürtlerin bulunduğu yerlerde değil, Anadolu’nun başka birçok yerinde de bayram günü sayılır.

Ben de burada dünkü durumla ve bundan sonrasıyla ilgili birkaç görüşümü bildirmeye, Türk’üyle, Kürt’üyle tüm vatandaşlarımızın Nevruz’unu kutlayarak başlayayım.

1) Dünkü hava, ülke çapında kapsamlı bir barışa ulaşılması için umut vericiydi. Tabii, o yolda atılması gereken daha birçok adım vardı. Ama önce bu havanın bozulmaması gerekli. Bunun için kapsamlı, gerçekçi ve devamlı bir barışa ulaşılmasını isteyen herkes, bu havanın bozulmamasına çalışmalı.

2) Tabii, herkesin birdenbire aynı noktaya gelmesi kolay değil. Şimdiye kadarki olayların sonuçları pek çoğumuzda olumsuz duygu ve düşünceler uyandırmış. ‘Ateş düştüğü yeri yakar’ deyişindeki ‘ateş’, pek çok ‘yer’e düşmüş... Her yaştan insanları vurmuş, anaların yüreklerini yakmış. O yürek acılarını dindirmek mümkün değil. Ama dünkü Nevruz’dan sonra gerekli adımlar atılabilirse, o şiddet döneminin artık bitmesi ve yerine kalıcı bir barışın gelmesi ihtimali ortaya çıkar ki, o acıları dindirmese bile, herkes için önemli bir teselli olur.
Evet, o ‘teselli’nin birdenbire ve yaygın bir şekilde kabul edilmesi ve benimsenmesi kolay değildir. Ama bunu herkes herkese sabırla anlatmaya çalışmalıdır. Çünkü, dünkü ‘başlangıç’ın ‘alternatif’i bellidir. Bu, ‘son 30 yıl içinde olup bitenleri tekrar tekrar yaşamaya devam edeceğiz’ demektir ve herhalde hiçbir toplum için tercih edilecek bir ‘gelecek’ değildir.

3) Siyasetteki duruma gelince. Bundan önceki yazımda değindim: Abdullah Öcalan’ın şimdiye kadar basına yansıyan beyanları, iktidar partisi tarafından olumlu görülmüştü. Bu, tabii, BDP’nin baştan beri kabul ettiği, Kandil’deki örgüt yöneticilerinin de itiraz etmediği bir politika çizgisiydi.

Meclis’teki partilerden MHP, bu girişime sert bir şekilde muhalefet ediyordu. CHP ise, belirli koşullara bağlı olarak ‘kredi’ açmıştı. Hatta o ‘kredi’yi, Başbakan Erdoğan’ın küçümseyici bir tavırla reddetmesine rağmen geri almamıştı. Tabii, öne sürdüğü şartları tekrar ediyordu ama MHP gibi kesin bir ‘ret’ politikası izlemiyordu.

CHP’nin önerilerinden biri, Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’ı ziyaretinde belirttiği gibi, konunun Meclis’te ele alınmasıydı. Öteki de, Meclis’teki çalışmalara paralel olarak bir ‘âkil insanlar’ grubu kurulmasıydı.

Erdoğan, başlangıçta o önerileri kabul etmemişti. Ama öyle görülüyor ki, ‘âkil insanlar’ fikrini o da artık benimsiyor. Ayrıca, konunun Meclis’te de herhangi bir şekilde ele alınması, Öcalan’ın da gerekli gördüğü bir adım haline gelmiştir. Bunu, artık Erdoğan’ın da, reddetmesi için bir sebep yoktur.

O takdirde, iktidarla ana muhalefet arasında, en azından bu iki konuda bir ilke ‘mutabakat’ına varılması teorik olarak mümkündür. Eğer ‘âkil insanlar’ın seçilmesi ve konunun Meclis’te görüşülme şekli üzerinde de bir ortak noktaya varılırsa, gündemdeki ‘barış süreci’ daha sağlıklı bir raya oturur. (Tabii, bunun için AKP ile CHP arasında da sağlıklı bir diyalog zemininin oluşması gerekir. Asıl güçlük, galiba oradadır.)
4) Tabii, ülkede, kapsamlı, gerçekçi ve kalıcı bir ‘barış’ın oluşup yerleşmesinin şartları, dünkü ‘Nevruz’ gününün hatırlattığı -yukarıdaki- üç maddeden ibaret değil. Bir de Silivri’deki davaların gerek ‘uzun tutukluluk’ süreleri, gerek ‘adil yargılanma’ ilkesinin ihlali açısından neden olduğu çok ciddi sorunlar var. KCK davasında olduğu gibi, o davalarda niçin yargılandıklarını dört-beş-altı yıldan beri hâlâ anlayamamış olduklarını söyleyenler var. Orada da ‘ateş’in düştüğü yerler ve yaktığı yürekler var... Burada sık sık değiniyoruz. İlk üç maddede değindiğimiz ‘barış süreci’nin yanında, orada da bir ‘barış’ ihtiyacının var olduğunu ve giderek daha da önem kazandığını hatırlardan çıkarmamak gerekiyor.

http://www.radikal.com.tr/112620411262041

YORUMLAR
(1 Yorum Yapıldı)
Tüm Yorumları Gör

Yeri neresi? - ayhan fahri

Sayın Altan Öymen?in yazıları Radikal?de değil, sanki CHP?nin bir zamanlar basın organı olan Ulus Gazetesi?nde yayınlanıyor. Tüm yazıları böyle ama, taze olması sebebiyle, son iki yazısı özellikle dikkat çekiyor: CHP?yi sütten çıkmış ak kaşık olarak sunarak, particiliğin doruk noktasında olduğu için gerçekleri görememe durumuna düştüğünü gösteriyor. Bir ara CHP?nin genel başkanlığını da yapmış olan bir kimse, tabii ki böyle yapacaktır, diyemeyiz. Çünkü, bırakın muhalefetin demokrasideki görevini, politikacıların ve ciddi köşe yazarlarının, senelerce edinmiş oldukları deneyimlerini halka aktarmak gibi bir misyonu olduğunu kabul etmeleri gerekli. Bu yazılanları her alelade köşeci zaten yazıyor, ama bu deneyimdeki bir kişi, hem de göz göre göre, CHP?yi tüm iyiliklerin başlangıcını sağlıyormuş gibi gösterir, millet ve memleket yararına olan işlerde iktidara izlemesi gereken yolu gösteriyormuş gibi sunar, partinin her adımının olumlu(!) olmasına karşın halk tarafından anlaşılmayan bir siyasi müessese olarak nitelendirirse, bunun ne CHP?ye, ne de adam gibi muhalefet bekleyen halka bir yararı olur. Böylece yazıları ancak Ulus Gazetesinde okunacak şekle dönüşür. Halk için ne büyük bir kayıp!