Bazı yazarlar kıymalı pideyle büyüyüp suşi eleştiriyor!

Son dönemde Hürriyet Kelebek'teki söyleşileri ve köşe yazılarıyla gündeme gelen mekan işletmecisi İzzet Çapa, "Adam bana diyor ki "Pavyoncu nasıl gazetecilik yapabilir?" E gerizekalı, sekiz sene Boğaziçi Üniversitesi'nde okumuş bir adamın nasıl pavyoncu olduğunu sormuyorsun da, nasıl gazeteci olduğunu mu soruyorsun?" diyor.
Bazı yazarlar kıymalı pideyle büyüyüp suşi eleştiriyor!

(İzzet Çapa röportajlarında Şenay Düdek’in kullandığı kayıt cihazını kullanıyor. Şenay Düdek gazeteciliği bırakınca kayıt cihazını İzzet Çapa’ya vermiş. Röportaj başladıktan 10 dakika sonra benim kullandığım kayıt cihazının çalışmadığını fark ettik ve röportaja ikinci kez başladık.)

Bak teknolojinin zararların gördün mü? Şenay ablada böyle şeyler olmuyordur.

Bana da geçen gün çok ilginç bir şey oldu. Ziynet Sali’yle yaptığım röportajda makinalar bozulmuş. Hiçbir şey yok. Hanımefendiden de utandığım için hiçbir şey söyleyemedim. Sadece aklımda kalanları yazabildim. 2 hafta boyunca ıkındım, sıkındım fakat nasıl derim ‘Ben makineyi açmayı unutmuşum’ diye...

Sen hiç televizyona çıkmayan, kendini saklayan bir adamdın. Sonra bir yerde bir ‘tık’ attı değil mi?

Bir tık attı. ‘G noktası’ illa zevkte ve cinsellikte yokmuş. Hayatta yaşamdan aldığın zevkin de bir G noktası varmış. Benimki de yazı yazmak. Ben bunu yıllar sonra keşfettim. Biraz tabii geç orgazmı keşfeden kadınlar gibi oldu. Sonrada ne oldu biliyor musun? Orgazma geç ulaşan insanlar hep seks yapmak isterler ya, ben de yazı yazarak orgazma ulaştığım için ve bunu geç keşfettiğim için, daha çok seks yapar gibi, daha çok yazı yazdım.

Mutlu musun? Bazen senin yazılarını okuyorum ve diyorum ki “Bu insanda İzzet’in müşterisidir, bunu yazmış, Allah Allah”...

Müşterim ve arkadaşım hakkında dedikodu yazmam. Ama o kişiyi beğenmiyorsam, arkadaşım da olsa, müşterim de olsa, hiç umurumda olmaz ve hislerimi olduğum gibi yazarım. Karşımdaki kişinin yüzüne pat diye söylediğim gibi yazıya da pat diye yazarım. Bunda nasıl bir avantaj var? Bir, gazeteden kovulma gibi bir korkun yok. Çünkü benim asıl işim işletmecilik ve yeme içme sektörü, hayatımı bundan kazanıyorum. Gazeteciliğe, hobi diye başladım ama bir meslek haline geldi. Kabul etmek istemeseler de, bazı insanlar alay etseler de bugün Türkiye’nin ‘Amiral Gemisi’ sayılan bir gazetede haftada 3 gün yazıyorum. Kimse de bana bu hakkı ‘cici çocuk’ olduğum için ve yahut beni sevdiği için vermez.

Öyle bir yargı var ya. ‘Bunlar gazeteci mi?’ diye...

Cengiz Semercioğlu söyledi bunu. Ben de ona cevap olarak şunu söyledim: ‘Cengiz sen kariyerden geldin ne oldu? Ben bariyerden geldim ne oldu? Buna bir bakalım.’ Ben ‘yalancı gazeteci’, ‘gerçek gazeteci’, bunlara inanmıyorum. Okunuyorsan gazetecisin. Bir sürü güzel bloğa sahip insanlar var, gazete köşelerini işgal eden salaklardan daha iyi yazı yazıyorlar.

Eğer diğer gazeteciler yeteri kadar ilgi çekse, bize ihtiyaçları olmaz zaten mi diyorsun?

Bu kadar. Çünkü onlar fazla profesyonel oluyorlar. Senin ve benim, hiç kimse kusura bakmasın para kazandığımız iş bu değil. Eğer bir adam PR şirketi kuruyorsa karısının üstünden, bir adam yapım şirketlerine sahip oluyorsa ben o kalemi satılık görürüm. Çünkü iş yapıyorsun. İşletmecilik yaptığım zaman da benim mekanımda Hülya Avşar sahne aldı ve ben onun için en acımasız yazıyı yazabildim. Ama adamın yapım şirketi varsa, eşinden, dostundan, akrabalarından geçen, PR şirketleri varsa, onlar hiçbir şey yazamazlar. Onlar sadece güzel fotoğraflarını basmak ve güzel yazı yazmakla mükellefler. Benim hiç kimseye bağlılığım yok. Ne ekonomik ne gönül bağlılığım var. Doğru bildiğimi söylerim, kimseyi rencide etmem. Kimseye saygısızlık yapmam ama ne siyasi bir görüşte ne de sanat camiasında eğilir bükülürüm. Hangisini tercih ederdin? Gazetecilik okumamış kimsenin satın alamayacağı bir kalemi mi, yoksa mesleği gazetecilik olup çeşitli yollarla satın alınmış insanları mı? Ben herkesi suçlamıyorum. Lafın gelişi söylüyorum. Kendini bilen bilir. Bana kimse açıkla demesin. Böyle bir sorumluluğum yok.

Mesela herkes şöyle düşünüyor. Sen Kelebek’te yazıyorsun. Bunun amacı da dükkânlarının reklamını yapmak.

Benim dükkânım yok. Ben şu anda sadece Limonata’nın sahibiyim. Diğer dükkânlarımın hepsini devrettim ve hepsine danışmalık verip para kazanıyorum. Ama danışmanlık verdiğim dükkânların hiçbirini yazmayacak kadar, ya da orada röportaj yapmayacak kadar ahlaklıyım.

Yorulduğun için mi devrettin dükkanlarını?

İnsan ilişkilerinden bıktım. Dünyanın en zor işi insan ilişkileri. Çünkü seni satın aldığını zanneden bir sürü insanla iş yapmak zorundasın. En azından bu işi yaptığım zaman kimse beni satın alıp para veremiyor.

Müşteri değişti mi?

Ben geceleri çok gezmiyorum, gittiğim yerler çok limitli. Ben çok güzel gezen insanlar, parasının kıymetini bilen insanlar görüyorum. Gece hayatındaki gençlik faşizminin sönmeye başladığını görüyorum. Çünkü babalarının fazla gelirlerinin olmadığı için, oğulları da artık rahat para harcayamıyorlar. Siyah ceket, beyaz gömlek “Bana bir şişe Absent açar mısın?” diyen adamlar, havaya stantd atıp kavga çıkaranlar artık yok!

Daha tutucu bir müşteri mi var artık?

Türkiye istesen de istemesen de bir şekilde muhafazakârlaşıyor, bunu kabul etmek zorundayız. Muhafazakarlaşmanın ne olduğunu açarız. Benim görüşümce değerlerini muhafaza etmek anlamına geliyor. Ben muhafazakâr bir insanım, değerlerimi muhafaza ediyorum. Ama daha tutucu, daha ne istediğini bilen, daha internet ortamında dünyayı gezen ve yemekten, lezzetten anlayan insanlar oluştu. Bu arada köşe yazarları da oluştu. Onlar kıymalı pideyle büyüyüp suşi eleştirisi yapıyor. Ağzımı bırakıp arkamla gülüyorum. Bu benim için de geçerli. Ben 40 yaşında suşiyi öğrendim. Lezzeti güzel veya kötü diyebilirim ama sen etli ekmekle, lahmacunla büyüyüp gelip Japon yemeğinin eleştirisini yapamazsın.

Niye öyle diyorsun? Zaman içerisinde kendisini geliştirmiştir.

Gurme olabilirsin. Amerika’ya bir kere gitmekle yılda 4 defa Amerika’ya gitmekle Amerikalı olamıyorsun.

Ben de suşiyi yıllar sonra öğrendim. Ama yedim mi lezzetli mi anlarım.

Bu farklı bir şey. O yemeğin analizini yapmaya kalkıp kendini gurme zannedemezsin. Sen de diyeceksin ki acımasızca film eleştiriyorsun. Ama ben yazının sonuna not düşüp diyorum ben bu filmi bir izleyici gözüyle eleştiriyorum siz yine de gidip kendi kararınızı verin diye. Ama siz orada tutup da Türkiye’nin en çok okunan yerinde, bir restoranın ağzına edebiliyorsan kusura bakma ama olmaz. Biz kuru fasulyeyle büyüyen bir nesiliz. Bunu kimse yadsıyamaz. Ben kuru fasulyeyle büyüdüm. Suşiyi sonradan öğrendim. Ama bunu beğenmiyorsam da kendim için beğenmiyorum. Bu kadar basit.

Eskiye göre artık geceleri daha mı az içki satılıyor?

O analizleri yapmıyorum. Çünkü artık gezmiyorum geceleri. Kendi dış gözlemim olarak öyle bir şey görmüyorum. İçki içenler kendi hayatlarına bana göre devam etmeye çalışıyorlar. Mahalle baskısı var mı? Bunu bilemem. Bir baskı yaratmaya mı çalışıyoruz? Çok zannetmiyorum.

Cenk Eren’le röportaj yaptığımda, “Gece hayatı AKP’den sonra düzeldi. AKP’den önce çok kötü bir gece hayatı vardı Türkiye’de” demişti...

Kime göre, neye göre? Bunu mafya için söylemiş olabilir Cenk Eren. Bunu kimse yadsıyamaz. Hiçbir zaman mafya çökmüyordu. Serseri takımı vardı, mafya takımı vardı, Cenk’ten şarkı istiyorlardı ve o da söylemek zorunda kalıyordu, kalıyorduk da birlikte. Şu an bunlar yok ama olayları gece hayatını bir hükümet düzeltti demek de bana yanlış geliyor. Ben dibine kadar olan yandaşlığı ya da karşıtlığı sevmiyorum.

Ama o haldeyiz.

Bir de doğrular var. Doğruları yadsıyamazsın ki. Doğru bir şey yapılıyorsa sen o partiyi tutmuyorsun diye söylememek olmaz. Ben Hülya Avşar’ı en ağır eleştiren adamım, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Hülya Avşar’a yaptığı ona yakışmadı. Eleştirdiği Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı’ndan hiçbir farkı kalmadı. Gezi olaylarında isim verdi diye Erdoğan’ı eleştiren Kılıçdaroğlu hangi farkını ortaya koyacak şimdi? Ben de Hülya Avşar’ı beğenmiyorum. Ben söyleyebilirim ama sen bir siyasi lider olarak sanatçıların adını ağzına alamazsın...

Bir de ‘Hülya Avşar kim’ ne demek?

Hülya Avşar’ın yaşlılığını tartışabiliriz. Hülya Avşar’ın ‘yalaka’ olup olmadığını tartışabiliriz, Hülya Avşar’ın programlarının güzel olup olmadığını tartışabiliriz, özel hayatını tartışabiliriz, ama Hülya Avşar’ın sanatçı olup olmadığını tartışmak hiçbirimizin haddi değil. Hele hele sosyal demokrat bir parti liderine hiç yakışmıyor. Daha önce de aynı konudan Erdoğan’ı eleştirdiği için bunu yapması da hiç yakışmadı. Bunu birinci sınıf densizlik olarak ele alıyorum.

Neden böyle diyorsun?

Doğru bildiğini söyleyebiliyorsan kimse eğilip bükülmüyorsa, ben bunu söyledim diye Tayyipçi değilim, ben bunu söyledim diye Kılıçdaroğlu’na düşman da değilim. Ama Kılıçdaroğlu benim oy verdiğim partinin, ne yazık ki oy verdiğim partinin başındaki adamsa ben onu eleştiririm. Çünkü beni büyürken en çok annemle babam eleştirdi. Hatalarımı en çok onlar dile getirdi. Eğer ben o partiyi seviyorsam başındaki adamı eleştirebilirim. Yoksa onun sonu da sultanlığa gider.

“Artık yeni mekan açmıyorum, yoruldum” dedin ya bunda içki ruhsatı almanın zorlaşması gibi etkenler var mı?

Şimdi bunlara kesinlikle yalan diyebilecek adam çok azdır. Ama belki ben çok şanslıyım Nişantaşı’nda işletmecilik yaptım. Çok şanslıyım, Beşiktaş’ta işletmecilik yaptım. Diğer bölgelerde işim olmadı. Onun için yorum yapmak hatalı olur. Ama ister istemez bu işlerin yavaş yavaş sonunun geldiğini görmekteyim.

Sigara yasağı çok etkiledi mi gece hayatını?

Etkiledi tabii ki. Bunu şu şekilde değerlendiririz. Avrupa Birliği’ne kafa tutabilecek bir iktidarımız var. Adama diyorsun ki “Beni alırsan al, almazsan alma. Sonra da sigara yasağını getirince ama bu Avrupa Birliği normları”... Ama bu doğru yani. Şunu söyleyebilirim. Bütün bunların içinde, tüm bu röportajda konuştuklarım benim şahsi fikrimdir. Ne birini suçlama vardır ne de toplumun bunu kabul etmesi gereken bir kanaat vardır. Bu benim düşüncelerimdir. İşine gelen beğenir, işine gelmeyen beğenmez. Biri çıkar Hülya Avşar sanatçı değil der. Biri çıkar Kılıçdaroğlu çok iyi yaptı der. Ona da saygı duyarım. Önemli olan söylenenlere saygı duymak, edep dahilinde.

Sen mesela İstanbul’da nereye gitmeyi seviyorsun? Gidersem çok eğlenirim dediğin yer var mı?

Karaköy’ü çok seviyorum. Orada Naif ve Koloni’yi çok seviyorum. Zübeyir’e gitmeyi seviyorum. Gördüğün gibi kilo alarak vücuduma yatırım yapıyorum! 



Eskiden Cahide falan seninken herhalde çok görmüşsündür resmim çıksın diye oraya gelenleri...

İki resmim çıksın ama sakın beni çekmeyin!.. Belki de insan detoksu yapmamın en büyük nedeni bu. Gerçek yüzünü gördüğüm insanların maskeli hareketlerini görünce midem bulanıyor. Kadın bir yere gidiyor, “Sakın benim resmim çekilmesin” diyor. Kapıdan en önce kendi çıkıyor sonra “Nasıl çektiniz?” diye soruyor. Bir de kendi haber veriyor yüzde 70. Ama artık bitti bunlar. Çünkü insanlar kim, nerede, nasıl, kim kiminle sevgili, bunlarla hiç ilgilenmiyorlar. Hiç umursamıyorlar. Kimseyi insanların belinin altı ilgilendirmiyor.

Magazin bitti mi yani?

Magazin boyut değiştirdi. Bizim gazetelerin sosyete dediği, benim hiçbir zaman sosyete olarak göremediğim, sadece sosu olan insanlardan oluşan magazin bitti. Magazin dediğim gibi boyut değiştirdi. Sağlığında magazini var, sporunda magazini var, siyasetinde magazini var. Magazincisin sen tabiri bence çok yanlış. Çünkü pek çok kişi bu işlerin magazinini yapabiliyor.

Niye köşe yazarlarının çoğu senle itişiyor İzzet? Twitter’da görüyorum bazen dalıyorsunuz birbirinize. Niye yani?

Bunu onlara sormak lazım. Meyve veren ağacı kökünden kesmek istiyorlar. Ben çok başarısız olsam Hıncal Uluç niye beni eleştirsin? Demek ki Hıncal Uluç beni okuyor ki bende eleştirilecek bir şey buluyor. Benim umurumda değiller ki. Kabul eden de umurumda değil, kabul etmeyenler de. Beni sonuç olarak çalıştığım gazete bağlar. Bugün Hürriyet’teyim, yarın başka. Oranın genel yayın yönetmeni beni bağlar.

Para kazanıyor musun bu işten?

Alıyorum tabi ki.

Hakikaten mi? Almadığını düşünüyordum.

Gayet güzel para alıyorum. Niye almayayım abi? Ben bir emek veriyorum. Benim şöhret olmak gibi bir derdim yok ki. Hikayeyi şöyle anlatayım. Bu işte bana emeği geçen insanlardan biri Fatih Altaylı’dır. İlk iş teklif etmeye gittiğimde “Başla” dedi. “Fatih Bey kaç para vereceksiniz?” dedim. “İzzet Çapa’nın paraya mı ihtiyacı var” dedi. Ben de ona dedim ki, “Sizin de aileden gelme bir sürü zenginliğiniz var. Arsalarınız var. Siz Turgay Bey’den (Ciner) para almıyor musunuz? Siz kendi yaptığınız işe göre para alıyorsunuz. Ben bir emek ortaya koyuyorum. Ben kalemimi satmıyorum ki. Yazı yazdığım köşeyi satmıyorum ki”.

Geliyor mu öyle teklifler?

Bana cesaret edebilen olmadı. Seyahate davet edenler oluyor. Beleş seyahat teklif edenler oluyor. Ben biletimi alayım, oraya gelirim orada konuşuruz diyorum.

Ya da mesela yüzlerce kitap geliyor mu?

Kitap geliyor. Hiçbirini de yazmıyorum. Kaset de geliyor hiçbirini yazmıyorum.

Niye?

Okumadıysam, beğenmediysem ne yapayım? Bana bedava bir şey gönderiyorlar diye... Onları çalışan arkadaşlarıma veriyorum. Ben beğendim bir kitap olursa gidip alıyorum.

Sen kimi okuyorsun? Her gün olmazsa olmazın var mı?

Ahmet Hakan’ı okuyorum. Ahmet Hakan’ın benim toplumda görmek istediğim insan özelliklerini yansıttığını düşünüyorum. Acımasızca başbakanı da eleştiriyor, ana muhalefet parti liderini de eleştirebiliyor. Ertesi gün hepsinden vazgeçip iyi bir iş yapmışsa onu da… Yani körü körüne bir şey yaptığını düşünmüyorum. Ertuğrul Özkök’ü okuyorum. Gülse Birsel’e deli gibi aşığım. İstesen de istemesen de Hıncal Uluç’u okuyorum! Alışkanlık oldu. Rahşan Gülşan’ı okuyorum. Kesinlikle bu aralar çok güzel yazıyor. Yılmaz Özdil’i okumuyorum mesela! Armağan Çağlayan’ın röportajlarını beğeniyorum, bu iltifat olsun diye söylemiyorum. Hiç röportaj yapmıyorum ben. Hiç yapmıyorum. Bana göre şu dönemde hem seçimleri hem de anlatımıyla… Ben beğeniyorsam bunu söylerim. Boktansa da boktan derim.

Köşe yazısı yazınca da hayat çok başka. Her şeyle ilgilenmen lazım.

Her şeyle ilgilenmiyorum. İlgilendiğim şeyi yazıyorum. Yani yazmak için bir şey yapmıyorum. Yaptığım bir şey varsa yazıyorum.

Ben röportaj yaparken bile her gün bakıyorum kim kim için ne demiş. Buradan bana bir şey çıkar mı? Bu bir mesai.

Çok acı bir şey. Haftada üç gün yazı yazmaya başladıktan sonra daha az gazete okumaya başladım.

Enteresan. Ben bazı gazeteciler biliyorum. Sabah iş gibi kalkıyorlar…

Ben eskiden öyleydim. Şimdi öyle değilim.

Sıkıldın?

Sıkıldım!

Aslında sen ticaret yapan bir adamsın. Ama Twitter’da fikirlerini yazmaktan da çekinmiyorsun. Görüyorum, muhalefet oluyorsun. Hiç benim dükkanımın başına bir hal gelir diye düşünmüyorsun...

Her şeyi dozunda eleştirebiliyorum. Saygımı yitirmiyorum. Yani küfür etmeden, annemin beni yetiştirdiği gibi. Sözümü sakınmam ama sözümü sakınmam derken de edepsizlik etmem.

Sana edepsizlik edildiğinde?

Aynı şekilde cevap veriyorum. Küfür etmişse küfür ediyorum. Teşekkür mü ediyorlar? Teşekkür ediyorum.

Çok yıpratıcı bir şey aslında bir yandan da!

Umursamıyorum artık. Günde 10 kişi küfür ediyorsa çok önemli değil. Hepimiz aynı haneden gelmedik. Hepimiz ayrı ayrı kapıların ipini çektik. Ben doğruyum demiyorum ki. Yazdığım ve eleştirdiğim bir konuda benim fikrim doğru demiyorum ki. Fark burada. Bu benim fikrim diyorum. Sen bunu kabul etmek zorunda değilsin. Bende senin fikrini kabul etmek zorunda değilim. Kimse kimsenin fikrini kabul etmek zorunda değil. Ama saygı duymak zorunda. Bunu bilmiyoruz. Bir gün bunu öğreneceğiz. Dalga geçip saygı duyduğum da oluyor. Kendini çok fazla bir bok zanneden bir insan varsa onunla dalga geçebilirim. Çok rahatlıkla dalga geçebilirim.

Yeni, senin gibi parlak işletmeciler yetişiyor mu İzzet? Yoksa yavaş yavaş o da mı bitiyor?

Bence bitiyor. İşletmeci de yetişmiyor. Servis sektöründe doğru düzgün personel de yetişmiyor. Ne garson ne şef ne yönetici… Bir dönemdi artık. Alt düzey yetişmiyor. Yukarıyı üstte tutacak alt düzey yetişmiyor.

Milli Eğitim Şurası’nda turizm meslek liselerinde ‘içki servisi’ dersini kaldırmayı tavsiye ettiler. İçki de yeme içme kültürünün bir parçası değil mi?

Demin söylediğime ters düşeceğim ama. Salakça. Kusura bakmasınlar salakça. Kimse içki içmek zorunda değil.

Ama meşrubat servis etmek de aynı şey...

Yurtdışından gelecek bir bürokrata ya da içki içen birine servis edilecekse bunlar, sen bunu nasıl yasaklarsın?

Bütün bunlar herhalde eğlence sektörünü bitirmeye yönelik.

Şimdi kim yapıyor onu bilemeyiz. Bu felsefeyse ayrı. Ama alttaki 3-5 tane salak adamın işgüzarlığıysa o da ayrı. Bunu bilemiyoruz biz. Sadece yorum yapabiliriz.

Şimdi bir dedikodu soracağım. Dediler ki “İzzet ile röportaj yapınca öyle bir şey oluyor ki, önce 3 tane asistanı geliyor. Sana birazdan İzzet Bey’in geleceğini söylüyor. Sonra bir tane adam geliyor ‘İzzet bey çok kızar aman öyle yapmayın’ diyor”… 

Sonra annem geliyor! Gerizekalı olabilir mi bunu söyleyenler!

Dedim ki bir röportajcı neden böyle bir şey yapsın?..

Üç kişi gidiyoruz. Bir de fotoğraf çeken adam. Zaten benim röportaj yaptıklarımın hepsi arkadaşım.

Bir kere bir röportajcı stardan çok star olmaya çalışmamalı.

Tabii ki. Biri de şey dedi “Bu röportajları sizin yaptığınıza inanmıyorum”. Doğru evet, gerçekten ben yapmıyorum. Özel adam tuttum, o yapıyor! Böyle kimin ne dediğine girersek…

İnsanlar popüler kültürün içinde olan insanların hiçbir şey bilmediğini, kafalarının çalışmadığını düşünüyorlar.

Asıl kafası çalışmayan insanlar onlar.

Halbuki popüler kültürün içinde olmak dünyanın en zor şeylerinden birisi ve en çok zeka isteyen yer bence.

Yaa bunu anlamıyorlar. Adam bana diyor ki “Pavyoncu nasıl gazetecilik yapabilir?” E gerizekalı, sekiz sene Boğaziçi Üniversitesi’nde okumuş bir adamın nasıl pavyoncu olduğunu sormuyorsun da, nasıl gazeteci olduğunu mu soruyorsun? Bunun altında iyi niyet arayamam. Kusura bakmasınlar.

Yaptığın röportajdan mutsuz olunca ne yapıyorsun?

En çok da o röportaj okunur ama... Gerçekten ben bunu çok yaşadım. Bu röportajdan hiçbir şey çıkmadı diyorum. Bir başlık bile yok diyorum. Ama röportaj acayip tıklanıyor. Dönüyorsun, çok iyi bir şey çıktı diyorsun ama o kadar sözcük salatası haline gelmiş ki muhabbet.

Hiç yapıp da yayınlamadığın röportaj oldu mu?

Mesela sana bununla ilgili bir anı anlatabilirim. Nihat Odabaşı’yla röportaj yaptık. Yaklaşık 6.5 saat sürdü. Çözen kişi bir günde çözdü. Röportajı yazıp Nihat’a yolladık. Nihat dedi ki “Çok gereksiz konuşmuşum, bir düşünelim.” Ben bunu biraz kısalttım. Sonra biraz daha kısalttım. Sonra dedim ki “Ben sana bunu üç versiyon yollayayım Nihat”. Large, medium ve small. “Abi üçü de çok” dedi. Hadi o zaman Nihat, sen bana hakkını helal et 6.5 saat konuştun, ben de bir hıyar olarak bunları yazdım, ben de sana helal edeyim” dedim. Çöpe attım o röportajı...

Nutkum tutuldu. O kadar planlayınca olmuyor bence.

Planda yoktu ki. Öyle oldu.