Bence dünyanın en keyifli işi dava dosyası okumak!

Armağan Çağlayan bu hafta 'bizden biriyle' baş başa: Festus Okey'den Ali İsmail Korkmaz'a, imza attığı hak haberleriyle son yılların en önemli araştırmacı gazetecilerinden olan Radikal muhabiri İsmail Saymaz, Armağan Çağlayan'ın sorularını yanıtladı.
Bence dünyanın en keyifli işi dava dosyası okumak!

Bu kadar cemaatin üstüne çalışmışsın belli ki. Sence hakikaten temizlemek mümkün mü devletin içinden bu ‘paralel yapıyı’? 
Çok zor.Ama operasyon yapmalarını engelleyebilirler artık. Etkili noktalarda cemaatçi polis şeflerini görevden aldılar, emekliye sevk ettiler. Bunlar 2000-3000 civarında oldu. Görevden alındılar. Hâkim ve savcılar pasifize edildi. Artık özel yetkili mahkemelerde ya da ağır ceza mahkemelerinde yoklar. Eskiden düzenek şöyleydi: Cemaatin hâkim olduğu organize suçlarla şube müdürlüğü, terörle mücadele ve istihbarat gibi alanlarda dosyalar hazırlanıyordu. Polis şefleriyle uyumlu savcıların önüne gidiyordu. İddianame hazırlanıyordu, bunlarla uyumlu mahkemelerde yargılamalar yapılıyordu. Öte yandan, cemaatin temel serpildiği yer polis kolejleriydi. Polis kolejleri kapatıldı ve bir tür yüksek lisans düzeyine getirildi. Artık operasyon yapamazlar. Koalisyon dönemine geçildiği için tek partinin yapabileceği tasfiyeler artık yapılamaz. Ama yüksek yargıdaki tablo kolay kolay değiştirilmez. Kimsenin alnında cemaatçi yazmıyor. Bir insanın tek başına cemaatçi olması da o adamın görevinin elinden alınması için tek başına yeterli değil.

Ama alıyorlar.
Evet alıyorlar.

Haksızlık değil mi?
Haksızlık. Yani eğer onun cemaatle ilişkisi sadece bir dini otorite sempatisiyse; bunun dışında, cemaatin talimatlarına uygun bir biçimde kamu kurum ve kuruluşlarında örgütlenme yoluna gitmiyorsa, cemaatin gündemini kamuya taşımıyorsa, o da bu memleketin çocuğu ve görevinde kalmalı. Eğer böylesi bir ayrımcılığa maruz kalıyorsa, o hakkın ona teslim edilmesi gerekiyor. Ama Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, şöyle bir siyaset izliyor: Dün, “Ne istediler de vermedik” söylemiyle yaklaşık yedi yıl cemaati bütün kamusal alana yaydılar. Çünkü onların perspektifi şuydu: Alnı secdeye değen herkes bizdendir. Dolayısıyla, CHP’liler, onların çocukları, Aleviler, solcular ve Adalet ve Kalkınma Partisi’ne oy vermeyecek herkesi kamusal alandan çıkarıp oraya alnı secdeye değenleri getirmeyi bir felsefe haline getirdiler. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin çoğu kadrosu İmam Hatip mezunu, İlahiyat mezunu. Oysa ki cemaat öteden beri bu alana yatırım yapmış ve hemen hemen her iş kolunda, her uzmanlık alanında bir kadrosu var. Dolayısıyla öncelikli olarak bunlar yerleştiler buralara. Öyle ki, AKP’nin adalete ve emniyete yerleşecek herhangi bir kadrosu olmadığı için, resmen buraları cemaate teslim etti. “Alın siz idare edin” dedi. Şimdi ise kamudaki cemaat birikimi “Artık devlette asıl söz sahibi olan benim” noktasına geldi. “İktidarlar gelip gitse bile kalıcı olanlar benim ve devlette kalıcılık arz eden bütün kurumlarda ben olmalıyım.” Emniyet, yargı, istihbaratlar, ordu. Çok olağanüstü bir mekanizma.
Adalet ve Kalkınma Partisi buna bir kez direnince o yaşadığımız 17 - 25 Aralık süreci dediğimiz soruşturmalarına maruz kaldık. Dün “Ne istediler de vermedik” derken bugün “Size su bile yok” diyorlar. Bunu yapacaklar. Hiçbir kanun, hiçbir yasa maddesi tanımadan, cemaatçi olduğunu bildikleri ve düşündükleri kim varsa ya kamudan atacaklar ya da pasifize edecekler. Mesela, STV’nin yayın yönetmeni Hidayet Karaca bence tutuklanamaz.

“Canım bir insan diziden tutuklanır mı?” mı diyorsun?
Evet. Mehmet Baransu tutuksuz yargılanmalı. Mehmet Baransu örneği en enteresan örnektir. Ergenekon davalarında toplum sadece Veli Küçük örneğiyle ikna edildi bu soruşturmalara. Veli Küçük’ü koydular, toplumun geri kalanını esir aldılar. Dediler ki, “Her şeyin düşmanı bu her türlü fenalığın babası bu.” Şimdi ne yapıyorlar, Mehmet Baransu, Emre Uslu gibi toplumda antipati yaratmış isimler üzerinden cemaat operasyonları meşrulaştırılacak. Başka hedefleri de var. Bir ucunda savcı Zekeriya Öz, bir ucunda polis müdürü Ramazan Akyürek ya da Ali Fuat Yılmazer gibi isimler. Zaten toplumun hafızasında olumsuz yer edinmiş isimler… Cemaat adına operasyon yapmış bir savcı bir polis şefi tutuklandığında, bu toplum arkasından su bile dökmez. Onların haklı olduklarını düşünseler dahi.

O yüzden mi Mehmet Baransu’nun tutuklanması neredeyse sıfır etki yarattı basın camiasında?
Tabii, çok küçük bir etki yarattı. İçerdeymiş, dışardaymış, kimse bununla ilgilenmez. Baransu’da sembolize edilen ve arka planında savcıların, polis şeflerinin bulunduğu o kötülük ağı. AKP’yi iktidardan atabilmek ve cemaati kamusal alana yerleştirebilmek için o kadar acımasız davrandılar ve bu uğurda o kadar insan öldü, düştü, aileleri haksızlığa uğradı ve sersefil oldular ki... Emre Uslu burada olsa tutuklansa da hiçbir şey olmaz, Önder Aytaç tutuklansa da hiçbir şey olmaz.

Her şey çok karışık geliyor mu artık sana da?
Başta geliyordu da artık gelmiyor. Artık çünkü bugün AKP basınındaki haberlerin dili bile o kadar aşina ki. Sabah gazetesini aç, paralel yapı ifadelerini çıkar Ergenekon’u koy, yedi yıl önceki haberi okuyorsun. Öyle ki dün, bu açığa alınan ve cemaatle bağlantısı olduğu düşünülen hakim ve savcıların yanında onların ağzından çıkanı haber yapan ve bir sürü insanın hayatının heder edilmesine yol açan insanlar bugün cemaat aleyhinde haber yapıyor. Figürler bile aynı. Sıkıntı da burada. Yani bir tanesi milletvekili bile oldu. Markar Eseyan. Bugün herkesi Gülen cemaatinin mensubu ya da adamı olmakla suçlarken daha bir yıl öncesine kadar Today’s Zaman gazetesinde yazdığını kime nasıl unutturacak. Ya da Etyen Mahçupyan. Altı, yedi ay öncesine kadar Zaman gazetesinde yazdığını kime unutturacak. Mümkün mü insanların unutması?
Bugünlerde Hrant Dink için yürüyenlere bile Ergenekon’la bağlantılı demeye getiriyordu. Şimdi ne oldu, paralel devletle bağlıyor. Hiçbir ahlak yok. Hiçbir tutarlılık yok. Cemaatin safında sözde Ergenekon hayaletine karşı çarpışanlar bugün AKP’nin safında paralel devlete karşı çarpışıyorlar. Hiçbir tutarlılık problemi görmüyorlar. AKP de görmüyor. O da demiyor ki “Ya arkadaş bir yıl öncesinde neredeydiniz?” Bu hesabı sormuyor. Böyle bir manzara var.

Şunu mu anlıyorum yani İsmail: Biz Türkiye Cumhuriyeti ilelebet var olduğu müddetçe cemaatle ve kilit noktalardaki cemaat adamlarıyla birlikte yaşamaya mahkumuz.
Şöyle, biz tabii ki Gülen cemaati mensuplarıyla yaşamaya mahkumuz. Bizim yurttaşlarımızın bir bölümü Fethullah Gülen’i seviyor, bu cemaatin öğretisini sahipleniyor ve öyle inanıyor. Saygı duymak zorundayız. Sadece bu inanca mensup olduğu için kamusal alandan uzaklaştırmak, bulundukları devlet görevinden onları düşürmek gibi bir program uygulanamaz.
Ama şunu görmek gerekiyor; bir tarikat, bir cemaat, her ne ise, tarikat öğretisini ve cemaat öğretisini yasalara büründürerek takkesinin üstüne polis şapkası takarak kamusal alanda var olamaz. Kamudaki bu cemaat etkinliğinin artırılmasının önünün açılmasının bir sebebi de laikliğe yönelik saldırılar. 2002’den sonra bilhassa 2006–2007’den sonra toplumun beyaz Türkleri diyebileceğimiz sol liberal kesimin laikliği sanki kafayı darbeyle bozmuş üç, beş tane paşanın aklından geçen bir esinti olarak değerlendirip, laikliğe savaş açmasının sonuçları bunlar. Oysa ki laiklik toplumdaki birden çok eğilim ve inanç grubunun, etnik kimliğin ve tercihin bir arada yaşayabilmesinin tek garantörüydü. O tahrip edildi, o zemin çökertildi. O zemin, bir grup paşanın fantezisi olarak topluma sunuldu. Darbeci eğilimmiş gibi sunuldu. Ve buraya geldik.

ARZUM, MUHABİRLİĞİ GAZETECİLİĞİN EN ÜST MERTEBESİ HALİNE GETİREBİLMEK
Ali İsmail kitabını yazarken zaman zaman “Bir dakika ben çok yoruldum bir durayım” dediğin oldu mu? Çünkü okurken çok yorucu. Olaylar çok yorucu. İnsana çok fazla geliyor.
Ben konuyu çok iyi biliyorum da okurun kolay takip etmesini sağlama konusunda zorlandım biraz. Çünkü birden çok polis, birden çok savcı, birden çok genç var. Hangi kurgu etrafında anlatmalıyım ki okur o yoğunluğu bütün bir kitaba yayabilmeli, seyri takip edebilmeli ve hikâyede adı geçenleri birbirine karıştırmamalı diye düşündüm. Kitabı yazmaktan çok kitabı kurgulama sürecinde çok zaman geçirdim.

Okurken ben mesela iki gün duruyordum. Senin yakınındaki birinin başına gelse insan delirir.
Delirir zaten. Diyelim sen bir haftada, on günde, iki ayda okudun. Ben 2013’ün temmuz ayından beri yazıyorum. İki yıl oldu. Daha bugün Ali İsmail’le ilgili bir haber daha yaptım. Dün Eskişehir’deki çocuklarla ilgili bir haber vardı.

Bilerek mi hep muhabir olarak kalmayı tercih ediyorsun?
Evet. Benim itirazım hep şuydu, bizde uzun bir süredir muhabirler gazetelerin paryaları olarak kabul edildi. Halen de öyle kabul ediliyor. Muhabirlere entelektüel topluluk olarak bakılmaz. Muhabirler işaret edilen haberin gidip bilgilerini toplayıp fotoğrafını çekip gazetesinde yazması ve şefine teslim etmesi ondan beklenen ve fazlası istenmeyen bir topluluktur. Düşük maaş alırlar, muteber değildirler. Onlardan sorgulamaları beklenmez. O kadar basit nedenlerle muhabirler harcanır ki. Gazeteye girmeyen haberi yaptığı için atılan muhabirler var. Muhabirler o kadar itilip kakılıyor ki sokakta da tepkinin doğrudan muhatabı onlar. Habere gittiğinde tartaklanır, dövülür; polis, asker hedef alır. Kamu görevlisi hedef alır, çok kolay üzerine oynanır. İşte benim de tam niyetim, tam arzum bunu ters düz edebilmek, bunu başarabilirsem ne ala. Muhabirliğin aslında Türkiye’de gazetecilikte olması gereken yere gelmesine biraz su taşımak. Gazeteciliğin aslında en üst mertebesi haline getirebilmek.

Bence başarılısın da.
Henüz değil. Çok uzak. Gerek Türkiye’deki gerek de dünyadaki ölçüler için uzak. Mesela Türkiye’de ölçü kim, Örsan Öymen. Gidiyor İsviçre’de Türkiye derin devletiyle ilgili davayı takip ediyor. Uğur Mumcu gidiyor Ağca davasını Romanya’da takip ediyor, İtalyan basınının önüne geçiyor Papa cinayetinde. Bizim kuşakta bu mesafe çok açıldı. Bir de düşünebiliyor musun, Uğur Mumcu’su öldürülmüş, Nedim Şener’i tutuklanmış bir ülkede hangi ana-baba çocuğuna  Uğur Mumcu ol der? Der mi yani? Mantıklı mı?

ÜNİVERSİTEYE KADAR KÜRT GÖRMEDİM
Nasıl oldu senin ülkücülükten sosyalizme kayışın? Ben okuduğumda çok şaşırdım.
Benden mi okumuştun onu?

Çok şaşırdım.
Ama solcuyken sağcı olan çok insanla tanışmışsındır. Bugün sağcı olarak kategorize edilecek çok insanla tanışmışsındır. Solcudan çoktur neredeyse. Öyle bir aşinalıktan ileri geliyor. Bir dönem gençliğinde radikal solcu, 30 yaşına gelince sisteme adapte olmuş hatta AKP’den milletvekili adayı olmuş solcu türleriyle karşılaşabiliyorsun. Oysa ki anormal değil bizim hikâye. İnsanlar doğarken toplumun yerleşik milliyetçi ve muhafazakâr değerleriyle doğarlar.

Bir de sen Karadenizlisin.
Ben aslen Erzurumluyum. Ama doğma büyüme Karadenizliyim. Ben bir işçi ailesinin çocuğuyum. Yazın okulda, kışın Kur’an kursunda geçmiş çocukluğum. Rize’de iki haftada bir, on günde bir Türkiye’deki iç savaşın bir yansıması olarak, şehrin en büyük meydanına bir şehit cenazesi görmüşüm. Rize yemyeşil bir şehirdir ve köylerde Türk bayrağı dalgalanır, orası bir şehit köyüdür. Öyle bir yerde doğmuşsun ve Kürt görmemişsin. Kürtlere dair tek bilincin TRT’de yayınlanan ‘Perde Arkası’ ve ‘Anadolu’dan Görünüm’ programı. Kürtleri öyle insanlar zannediyorsun. Kürtleri jandarma tarafından toplanan marşlar söyleyen bir grup insan ve dağdakiler olarak biliyorsun. Ben Rize’de Kürt bile görmedim, Alevi bile görmedim. Üniversitede karşılaştım. 13-14 yaşında bir arkadaşımın telkiniyle Ülkü Ocağı’na gittim. Gittiğimde de ne olduğunu bilmiyordum. Çay içilen yer zannediyordum ‘ocak’ olunca. Öyle bir algı yok. Bize de öyle bir grup olduğu söylenmemiş. Ben orda üç, üç buçuk yıl geçirdim. Çok önemli arkadaşlarım oldu, bir kısmıyla hâlâ görüşüyorum. Bir kısmı AKP’li oldu bir kısmı CHP’li de oldu.

Çok mu tutucu Rize?
Tutucu.

Dağ taş “AKP” diye inliyor mu?
Öyle de değil aslında. Rize dışardan dağ taş AKP diye görünüyor ama bundan 10 yıl önce de dağ taş Mesut Yılmaz diye görülüyordu. AKP’den çok ‘Tayyipçilik’ var orada. “Rizeli, bizim oralı” diye bakarlar. Ben de Rizeliyim, ben de onların kimi görüşlerine aykırı görüşler getiriyorum ama ben oralıyım. Ben oranın çocuğuyum.

Mesela oraya gittiğinde sokakta yürürken İsmail sen de televizyona çıkıyorsun, “Abuk subuk konuşuyorsun” diyorlar mı?
Hayır, burada hatta geçen Rize eski AKP başkanının oğluyla karşılaştık. Daha doğrusu o beni tanıdı ve “Seviyoruz seni, aykırısın ama seviyoruz” dedi. Ben Rizeliyim sonuçta. Tayyip Erdoğan bile benim kadar yaşamadı Rize’de. 19 yaşıma kadar oradaydım, hiç ayrılmadım. Üniversite var diye buraya geldim, bana ne diyecekler? Orada zaten sıkıntı şudur, “Birisi komünist de olsa, o da olsa, bu da olsa buranın çocuğudur, akıllanır.” Orada mesela dışardan biri gelip bir şey yapınca sıkıntı çıkıyor.
Rize tam öyle dışardan yansıtıldığı gibi bir yer de değildir. Doğuda kalan Laz ilçeleri, Ardeşen, Fındıklı ve Pazar, Karadeniz sahilinin en demokratik yerleridir.

HER ÇIKTIĞIM PROGRAM İÇİN 10 SAAT ÇALIŞIYORUM
CNN’de tartışma programlarında çıkıyorsun ya, ben zaman zaman “Ya şimdi ben onun yerinde olsaydım kavga çıkartmıştım” diyorum. O çok zor bir sinir kontrolü değil mi?
Ben de kendimi izleyince “Şu arada kavga çıkar” diyebilirim. Ama ben özgüveni yüksek biriyimdir. Her çıktığım program için yaklaşık 10 saat çalışıyorum. Bir program için oturdum, bütün MİT müsteşarlarını çalıştım. 33 kişi vardı. Onların hepsini tek tek çalıştım. Çünkü oradan soru gelecek biliyorum. Dolayısıyla benimkisi bir hitabet sanatından çok, hitabetim de fena değildir, oturup o konuya çalışmayla ilgili bir mesele. Karşımdaki kişinin benimle kavgasını kendi kaybım olarak görüyorum. Bir kere düştüm o tuzağa ve hata ettim.

Elif Çakır meselesi mi?
Hayır, yok. Bir kere HaberTürk’te bir savcıyla kavga etmiştim. Benim için büyük bir hataydı. Benim için ders oldu. Çünkü benim derdim şu, ben karşımdaki kişiyle tartışmaya girdiğimde derdimi onun şahsında daha kalabalık bir gruba anlatmaya çalışıyorum aslında. Ona değil. O bağırabilir, hakaret edebilir. O tartışma benim anlatacaklarımın çok dışında bir mesele. Öncelikli olan benim ne anlatacağım. Ona ne cevap vereceğim değil. Bir de tartışmacıların önemli bir kısmı AKP ya da Gülen cemaati taraftarları. Onlar yedi yıldır bütün ekranlarda vardı. Onların yarattığı korku yüzünden bir hiçbir televizyona çıkamıyorduk. Bizi çağırmıyorlardı, onlar tek taraflı konuşuyorlardı. Asıl sıkıntıyı yaşayanlar onlar. Çünkü biz yedi yıldır hazırız bekliyoruz. Biz buradaydık, başka bir yerde değildik. Ama yan yana gelemiyorduk. Onlar birbirlerine laf anlatmaya o kadar aşinalar ki aykırı bir görüş dillendirildiğinde ne yapacaklarını bilemiyorlar. Ufuklarında ve hayallerinde öyle bir şey yok!

ELİF ÇAKIR’A TV’DE SÖYLEDİKLERİMİ ÖNCESİNDE YÜZÜNE SÖYLEMİŞTİM ZATEN…
Elif Çakır’la o programa çıkarken “Ben bu gece bunları söyleyeceğim” diyerek mi çıktın?
Hayır. Elif Çakır’ın problemi şöyle, Elif Çakır beni o programdan bir buçuk ay önce aradı. Önce onun Ülke TV’de bir programı vardı. Asistanı beni arayarak “Elif Hanım sizi çağırıyor, Hrant Dink’i konuşur musunuz?” dedi. Ben ona dedim ki “Ben Elif Çakır’ın programına çıkmam. İletin kendisine.” Bunun üzerine kendisi gece yarısı beni aradı. Neden çıkmak istemediğimi sordu. Ben de dedim ki “Benim açımdan sen Kabataş provokasyonunun sorumlususun. Ben Hrant Dink cinayetini konuşana kadar basının provokasyonlarını konuşurum. Bunun için önce seni konuşmam lazım. Önce seni konuşurum, sonra onu konuşurum. Sen özür dilersen konuşurum. Özür dilemezsen konuşmam.” dedim. O da özür dilemeyeceğini söyledi, ben de “Çıkmıyorum” dedim. O programda ne söylediysem aynısını yüzüne söyledim zaten. Televizyonda söylediklerim ona sürpriz değildi zaten, o biliyordu. Televizyona çıktığımızda, o 1 buçuk ay önce söylediklerimin hepsini yüzüne söyledim bu kez. Garip olan şu ki program bittikten sonra yanıma geldi ve dedi ki “Artık söyleyeceklerini söylediğine göre programıma da çıkarsın.” Ben de çıkmayacağımı söyledim. Buna rağmen, iki gün sonra, benim adımı anmak suretiyle ona linç kampanyası yaptığımı söyledi. Çok ilginç, çok şaşırdım. Ben ona söylemiştim. Başkalarına sürpriz olabilir de ona hiç değildi. Bu konuyu açacağımı, o cümleleri söyleyeceğimi biliyordu. Telefonda söylediğimle aşağı yukarı aynı cümleleri kurdum. Biliyordu başına gelecekleri.

AKP YANLILARI ARASINDA MÜSLÜMAN OLMADAN İSLAMCI OLAN VAR
Evet, siyasi görüşlerimiz farklı olabilir ama ortak bir hayatı da paylaşamaz mıyız insanlarla?
Paylaşabiliriz. Onlar istemedi mi? Onlar beni de katarak bizi de, sizi de katarak, toplumun onlara benzemeyen geri kalanını dinsiz diye görerek, alnı secdeye değmiyor diye görerek, solcu diye, Alevi diye, eşcinsel diye, şu diye, bu diye, kadın diye, açık diye kamusal alanın dışına attılar. Gezi Parkı niye açığa çıktı? Tam da bu yüzden açığa çıktı. Mecliste muhalefeti boğarsan, sokakta muhalefeti boğarsan, terörist diye tutuklarsan, en ufak gösteride, hak arayışında ümüğüne çökersen, medyada görünür olmaktan çıkarırsan ne yapar insan? Sokağa çıkar kendi kendini temsil eder. O ki ben temsil edilemiyorum, ben de kendimi temsil ederim der. Gezi Parkı’nın sebebi buydu. Onlar 2002’den 2013-2014 yılına kadarki o küstahlık döneminde, kamusal alanda kendileri dışında kimse yokmuş gibi davrandılar ya da arada bir aralarına bir tane CHP’li eskisi alıp bir de asker emeklisi alıp dövmeye alıştırdılar. Onlardan başka kimse yoktu toplumda.
Kendi siyasal İslamın getirdiği değerleri toplumun ve milletin değeri diye yutturmaya çalıştılar. Yok öyle bir şey. O senin kendi siyasal dilin. Benimki değil ve senin siyasal algın benim ortak alanım olamaz. O sana dair bir mesele. Öylesi bir kamusal alan inşasına giriştiler ve Kemalizm’e atfettikleri tepeden inmecilik, jakobenizm ne varsa hepsini katmerli şekilde uyguladılar. Siyasal İslam bugün çökme eğilimine girdiyse; jakoben olduğu, tepeden inmeci olduğu için yaptı bütün bunları. Kadının eteğini uzat, ona içki içme, kızla evde kalma, vapurda iki sevgili yan yana oturmasın… Hayatı buna göre düzenlemekle oldu. Şimdi böyle bir küstahlık döneminin ardından, “Bir arada yaşayamaz mıyız?” cümlesini kuracak olan ben değilim ki, o. Çünkü bu alanı o yok etti. Ben zaten hep bu alandaydım. Ben onların bir kısmından daha dindar bir aileden geliyorum. Yani onların bir kısmı daha düne kadar solcu, sosyalist gazetelerde yazarken AKP’li oldular. Aralarında Müslüman olmadan İslamcı olan var, bunlardan bazıları. 

HERHANGİ BİR SİYASAL DÖNEM, UMUDUMU KAYBETMEME YOL AÇMAZ
Hiç umutsuzluğa kapıldın mı İsmail?
Hayır. Hiçbir zaman. Burası benim vatanım, benim toprağım. Niye umutsuzluğa kapılacakmışım. Bu ülkede yaşamaktan mutluyum, bu toprakları seviyorum. Bu topraklarda boy vermiş bütün dillerle, bütün kimliklerle bir arada yaşamak istiyorum. Bundan başka da bir hayalim yok. Bundan niye korkacağım kardeşim ben. Ayrıca umudumu niye kaybedecekmişim? Herhangi bir siyasal dönemin kendisi benim umudumu kaybetmeme yol açmaz ki. Bizden 12 Eylül geçmiş, 28 Şubat geçmiş, başkaca sıkıyönetim dönemleri ve antidemokratik uygulamalar geçmiş. Evet, uzun bir süreç olmuş olabilir, 12 yıllık iktidar dönemi ama beni korkutacak bir şey yok ki. Umudumu kesmememi gerektirecek bir şey yok ki. Bu ülke, bu ülkenin insanı benim istediğime birebir denk düşmeyebilir ama bundan daha demokratik bir toplumu bulabilecek kabiliyete sahip. Aksi takdirde bu ülkenin insanını küçük görmek olur, hakir görmek olur. Niye becermesin bunu.

SIKICI BİR HAYATIM VAR
Günün yirmi dört saati siyasetle yatıp siyasetle mi kalkıyorsun? Dışarıdan bakınca öyle görünüyor.
Hayır. Günün tamamı neredeyse gazetecilikle geçiyor. Gazeteye gidip haberlere ulaşıp, akşam döndüğümde kitap çalışması varsa kitap hazırlığı onunla ya da buna benzer şeylerle... İşte bakın ne kadar sıkıcı bir hayat aslında dışarıdan baktığında.

Söylediğim şeyi tasdik ettin.
Tabii.

“Hayır” dedin ama.
Mesela tatil diyorsun, Amerika’ya gittim. O bile mesela panellerdi…Almanya’ya gittim o da oradaki Neo Nazi örgütünün, NSU örgütünün davasını izledim. Yazın da iki, üç yere gideceğim. Orada da panel, konferans benzeri etkinlikler, imza günleri oluyor.

Türkiye’de bir popüler kültür var, başka bir hayat var. Hiç ilgilenebiliyor musun, ilgini çekmiyor mu?
İlgilenmiyorum. Hiç ilgimi çekmiyor. Giderek de ilgilenmem gereken alanlardan da çekiliyorum. O da hoşuma gitmiyor.

Popüler kültür de aslında hâkim siyasi görüşün yarattığı bir alan.
Farkındayım ama benim açımdan şöyle: Önce ekonomi sayfalarını okumaz oldum, sonra spor sayfalarını bıraktım, sonra magazin sayfalarını da...

İREM DERİCİ'Yİ TANIMIYORUM
Atıyorum Ozan Doğulu'nun resmini görsen tanımaz mısın?

Tanırım, onları tanırım da yeni kuşağı tanımıyorum. İrem Derici’yi duyalı iki ay oldu.

Şaka yapıyorsun.
Gerçekten, ben bilmiyordum. Kim dedim bu İrem Derici? Ben bilmiyordum, onu da bir vesileyle duydum. Bir etkinliğe gidiyordum, İrem Derici de geliyormuş. “Kim?” dedim. “Ben duymadım” dedim.

Bu dışarıdan ukalalık olarak algılanıyor olabilir. Biliyorsun değil mi?
Hayır.

İrem Derici mesela, radyoyu açsan şarkısı çalar, televizyonu açsan klibi döner.
Diyorum ya, o benim zaafım. Ben bunu eksiklik olarak görüyorum zaten, bilmem gerekiyor ama ben bilmiyorum. Yani bu da ilgilenmediğim, dinlemediğim için. Yeni kuşak pop sanatçılarının hiçbirini bilmiyorum.

Yeni kuşak yazarları?
Mesela?

Hakan Günday’ı okuyorsundur.
Biliyorum.

Ayşe Kulin’i okuyorsundur.
Ayşe Kulin’in neresi yeni kuşak? Söylesen sevinir yani.

Ama popüler kültürün ağababası.
Onları biliyorum, o kadar da değil. Kitapla ilgili her şeyi bilirim.

Yani Türk edebiyatını takip ediyorsun. Televizyon dizileriyle hiç alakan yok.
Evet yok. Yani en son şeyi izliyordum. Unuttum adını.

‘Muhteşem Yüzyıl’ı?
Değil. Onu hiç izlemedim. ‘Kardeş Payı’.

Geçen sene.
O da komikti yani. Birkaç bölümünü izledim, çok güldüm. Onu izliyordum.

Eve gidince televizyon açmaz mısın? Sıkıcı bir hayatın var.
Bence de sıkıcı. Yani ben böyle kurmadım.

Kim kurdu?
Yani ben böyle kurmadım derken böyle oldu yani.

Mesela ne eğlendiriyor seni?
Mesela ilk kitabım 2010’da çıktı, 2010’un nisan ayında çıktı. Şu an 2015’in haziran ayındayız. Arada sekiz kitap çıktı, beş yılda sekiz kitap çıkardım. Yani her birine beş altı ay çalıştığımı düşün, sekizle çarptığında zaten ne yapıyor bu? Dört yıl mı sürüyor?

Bir ev taksidi. Ev kredisi.
Sakın ukalalıkolarak algılama bunu. Böyle istemiyorum ama ben bu kitapları kendi evimde, evimin salonunda yazıyorum yani nerede televizyon izleyeyim? Nasıl izleyebilirim.

Ne eğlendiriyor seni? Bir de öyle nefes alman gereken bir zamana ihtiyaç var mı hayatta? Twitter mı?
Ocakbaşında rakı içmek.

Çünkü senin Twitter’da da gergin ilişkilerin.
Yok yahu. Öyle mi?

Sen bir şey yazıyorsun altına milyon tane şey yazıyorlar. Sen ona kızıyorsun, cevap veriyorsun.
Evet.

Bakıyorum giderek dozu yükselen bir gerginliğe dönüşüyor.
Eskiden daha kötüydü şimdi daha iyi, daha esnedim. Eskiden daha kavgacıydım. Şimdi daha seyrelttim cevaplarımı.

Vermesen ne olur mesela?
Bir şey olmaz. Bazen haksızlık edildiğini düşündüğümde cevap veriyorum mesela ama yani dediğim gibi benim en büyük eğlencem lise arkadaşlarımla oturup rakı içmek ocak başında. Ama özel olarak şunu yapıyor musun dersen kalkıp bir şey söyleyemem. Diyemem ki sana, çok sıkıldığımda tatile şuraya gidiyorum. Bu bir aşamaya kadar biraz da maddi imkânlarla ilgili bir meseleydi. Onun da etkisi vardı ama bir aşamadan sonra tamamen işkoliklik yüzünden oldu.

Tedavisi var.
Yok.

Terapiye gidersin.
Valla bilmiyorum. Maalesef aslında çok renkli bir hayatın tonunu grileştirdim yani. Böyle olmasaydı daha iyi olurdu. Bazen düşünüyorum, sekiz kitap yazmak zorunda mıydım ben?

KOMİK POLİTİK METİNLER YAZMAK İSTERİM
Mesela şu andan itibaren bir daha hiç kitap yazmayacağım sadece muhabir olarak hayatıma devam edeceğim demedin mi?
Ondan da keyif almıyorum. Ben bundan keyif alıyorum. Şimdi sana bu keyifli bir şey desem, sana anlamsız gelebilir. Ben gazetecilikten keyif alıyorum. Ben oturup dava dosyası okumaktan keyif alıyorum dediğimde sana çok sıkıcı gelecek ve inanmayacaksın.

Avukatım biliyorsun. Dava dosyası okunur mu yahu?
Öyle mi? Gerçekten mi?

Evet ben Hukuk Fakültesi mezunuyum.
Senin yerinde olmayı isterdim, çok isterdim.

Aman aman bir şey soracaksan ara ama yani mesela dava dosyası okumak bence dünyanın en sıkıcı şeyi.
Bence dünyanın en keyifli işi. İşte bundan keyif alıyorum desem sana saçma gelebilir.

Mesela bilirkişi raporu okumak ne sıkıcıdır.
Sadece onu okursan sıkıcı gelebilir. Yani ben aslında bir enstrüman çalmayı çok isterdim. Onu yapamadım. Keşke yapabilseydim. Bir dili baştan sona bilmeyi ve o dilde bir şey okumayı çok isterdim. Hâlâ yarım yamalak kaldı ona çok üzülüyorum. Keşke yapabilseydim. Bir yabancı dilde kitabı, çıktığı anda ve o dilde okumak.

Çevirmeyi beklemeden…
Evet. Ne bileyim işte İngiltere’de gezerken bir kitabı ayaküstü orada okumak. Çok güzel geliyor bana ama olmadı. Bir ara mizahi bir şeyler yazmak, bir tiyatro yazmak.

Kafa’da yazıyorsun bazen.
İşte yazıyorum bazen. Aslında şöyle, ben normalde panellere gittiğimde politik davaları mizahi dilde yazıyorum zaten. Politik mizah olarak anlatıyorum, öylesi daha keyifli geliyor bana. Komik politik metinler yazmak. Onu yapmak istiyorum ama yapamadım. Fırsat olmadı. Bir de anlattığımız konular o kadar sıkıcı ki dalgasını mı geçiyorsun diyebilirler.

BASİT BİR HAK İÇİN BU KADAR BEDEL ÖDENMESİ İNSANIN AĞRINA GİDİYOR
Ne umuyorsun? Mesela dört yıl sonra bizim hayatımız çok mu değişecek yoksa sadece 7 Haziran gecesi sevindiğimizle mi kalacağız.
Dört yıl sonra… Hiç öyle düşünmedim... O kadar odaklanmışız ki 7 Haziran’a ve üzerimizden sanki o kadar büyük yük kalkmış ve sanki o kadar derin bir nefes çekmişiz ki şu anı yaşamak istiyoruz. 6 Haziran, 5 Haziran ve öncesi öyleydi aşağı yukarı. Bir kara bulut…

8 Haziran sabahı rahat uyandık değil mi?
Evet kesinlikle öyle. Bir nefes alıyorsun ve temiz bir havaya girmiş gibi hissediyorsun kendini, öylesi bir rahatlama veriyor. Dolayısıyla bundan sonraki
süreç nasıl gelişir, hiç düşünmedim.

YARIN DÜNDEN DAHA KÖTÜ OLMAYACAK
Mesela ben bugün büyük umutsuzluğa kapıldım.

Niye? Devlet Bahçeli yüzünden mi?

Evet. Büyük umutsuzluğa kapıldım. Benim hayalim hep şuydu: Muhalefet kendi arasında anlaşacak, meclis başkanını çıkaracak, komisyonlar ona göre olacak. Şimdi bu durumda ne komisyon yapılır, mesela RTÜK muhalefete geçti diye göbek atıyorduk. Ee, geçmedi.
Ben ne zaman yurtdışına çıksam şöyle hissediyorum: Burada konuştuğumuz ana gündeme ilişkin konuların tamamının dünyada hiçbir karşılığı yok. Fransa’ya gidiyorsun, İtalya, İngiltere’ye, Almanya’ya gittiğinde şunu görüyorsun; orada da sorunlar var. Yoksulluk, işsizlik, kadına şiddet dünyada geçerli konular var. Buradaki gibi absürd konular yok, Devlet Bahçeli’nin sitemi gibi… Bir cemaat bir devleti ele geçirdi mi, geçirmedi mi diye anlatamıyorsun bunu. Sormaya kalksalar cevabını veremiyorsun. Biz burada Türk’e anlatamıyoruz orada yabancıya nasıl anlatalım. Buradaki bizim tartışa geldiğimiz problemlerin önemli bir bölümü bir uçak yolculuğundan indikten sonra sanki Türkiye’de kalıyor. Asıl sıkıcı olan bu.
Dünyada o kadar basit ve o kadar temel haklar için bu kadar ağır bedel ödemeye gerek var mı kardeşim. En ufak bir yürüyüş hakkı…Mesela Gay Pride’da Berlin’deydim. Nerede yapıyorlar Kreuzberg’te, Türk mahallesinde ve bulundukları sokakta Berlin Türk Ocağı var, Ülkü Ocağı. Cami de orada. Herkes istediğini yaşıyor. Çok temel bir hak kimsenin aklına gelmiyor. Burada Ramazan da, orada değil mi kardeşim. Bu kadar basit bir hak için, sıradan bir prosedür için burada bu kadar bedel ödenmesi insanın o kadar ağrına gidiyor ki. Devrim, mevrim, sosyalizmi geçtim… Bunlar hadi çok uzak diyelim. Bir kısmımız kabul de etmeyebilir bunları. Çok uzak da kardeşim, yürüme hakkı da mı çok uzak! İnsanların oturup alelade bir şeyi talep etmesi için bile mücadele gerekiyor. Gittiğinde bunu fark ediyorsun sonra kendine kahrediyorsun.

Ama değişmeyecek.
Değişecek, niye değişmesin. Değişecek tabi. Değişmek zorunda. Bunu önemli bir bölümümüz kabul etmiyor. Kabul etmediği için Türkiye’de Gezi Parkı eylemi oldu. İki sene sonra Adalet ve Kalkınma Partisi en güçlü olduğu zamanda tek başına iktidarını kaybetti. Değişecek. Bundan sonra da değişecek. Yarın dünden daha kötü olmayacak, daha iyi olacak. Ama zaman gerekiyor, onun için uygun enstrümanlar gerekiyor. Ona zaman gerekiyor. Daha iyi olacak kötü olmayacak.