Ezgi Sertel: Canan Karatay beni bulsa döver!

Yemek programıyla fenomene dönüşen Ezgi Sertel: Benim rakibim yok çünkü herkesin formatı farklı. Yemek yemeyi çok seviyorum ve önümüze ne konursa silip süpürüyorum. O nedenle kilo almak kaçınılmaz. Ama gerçek bir yemek sunucusu 34 beden olmaz!
Ezgi Sertel: Canan Karatay beni bulsa döver!

Kendi caps’lerinize gülüyor musunuz?

Evet, gülüyorum. Çok gülüyorum.

Kaç kilo aldınız bu programda?

Yedi kilo aldım. Almamak mümkün değil zaten. Hepsinden azar azar tadına da bakmış olsanız alıyorsunuz. Biz bazen gece 12’de çekimler yapıyoruz. Bol soslu, tereyağlı yemekler yiyorsunuz. Haliyle alıyorsunuz, elinizde değil.

Siz daha önceden ne yapıyordunuz?

Oyunculukla başladım ben. ‘Tek Türkiye’ dizisinde oynadım. ‘İyi Fikir’, ‘Cennet Mahallesi’... Sonra Kanal 7’de program yaptım. İkbal Gürpınar Umreye gitti bir hafta. Oradaki arkadaşlarım “Ezgicim bir hafta sen sunar mısın?” dedi. “Olur” dedim. “Seninle program yapmak istiyoruz” dediler. Ben öyle o programı sunmaya başladım. Reytingler falan çok iyi geldi. ‘Ezgi ile Şifalı Yemekler’ diye program olacaktı. Çünkü İkbal hanım programı bırakacaktı. Öyle programcılığa başladım ben. ‘Ezgi ile Yaz Sabahı’ yaptım üç ay. Ardından ‘Ezgi ile Şifalı Yemekler’i yapmaya başladım hafta içi beş gün. O stüdyo programıydı. Dediler ki “Yöresel yemekler de olsun”. Reytingler çok yüksek olunca “Ezgicim biz seni Anadolu’ya göndersek gider misin?” dediler. Hafta içi beş gün stüdyo programı oldu Anadolu programı... 4 sene Kanal 7’de program yaptım. Ardından TRT 1’de ‘İyi Fikir’ programını sundum. Kadın kuşağı programıydı. Sonra HaberTürk’ten aradılar. “Biz sizinle pazar günü görüşmek istiyoruz” dediler. “Hemen çekime başlamak istiyoruz, bir yemek programı düşünüyoruz. Eğer müsaitseniz sizinle devam etmek istiyoruz” dediler. “Olur, hayhay” dedim. Dediler ki “Hemen çarşamba günü çekime başlayabilir misiniz?”. Öyle birden başladı hızlıca. HaberTürk’te başladım. 5 ay çalıştım. Reytingler çok iyiydi kendi saatimizde. Öyle olunca da Show TV’ye aldılar. Ve Ocak ayından beri Show TV’deyim.

İştahınız inanılmaz ama...

Evet, ben yemek yemeyi çok seviyorum. Çok iştahlıyımdır. Yemek yiyince mutlu olan bir insanım ben. Mesela moralim bozuk oluğunda arkadaşlarım hep “Haydi Ezgicim yemeğe gidelim” derler. “Senin keyfin yerine gelir” diye. Farklı lezzetleri denemeyi çok seviyorum. Tok olsam bile bir şeyleri tırtıklarım tadı nasıl olmuş diye.

Bir de bodoslamadan muhabbete girme durumu var...

Ne var ne yok değil mi? Ama çünkü insanları konuşturmak gerekiyor. Bazı insanlar çok tutuk oluyor. Onlara da böyle aradan aradan girip konu açmak gerekiyor program renklensin diye. Kimden ne çıkarabileceğini az çok takip edebiliyorsunuz. Ve oraya doğru yöneliyorsunuz.

Bizim ekranda gördüğümüzden başka bir de görmediğimiz yemek yediğiniz bir kısım var mı?

Var tabi ki. Mesela bizim bir gün boyunca hiç yemek çekimi yapmadığımız da oluyor. Gezilecek yerleri çekiyoruz. E haliyle o gün biz dışarıda kendi aramızda da yemek yiyoruz.

En güzel nerenin yemeğiydi şimdiye kadar?

Aslında her yörenin kendine ait güzel lezzetleri var. Politik bir cevap gibi geliyor ama... Testi kebabı var. Çok lezzetli. Ben et yemeklerini çok seviyorum. Zaten izleyiciler de biliyorlar.



Bir tane de caps’iniz var, kucağınızda kuzu… “Şimdi ben bunu ne yerdim!” diye...

“Bunu yolluk yapayım" diye!.. Ben geçen gittiğim çekimde Ordu’daydık. Ben et severim diye kuzu dolma yapıp masaya koydular. Menüde kuzu yok. Biz oraya farklı yemekler yapmak için gittik. Artık öyle bir algı da var. Bir bakıyorum, köye gittiğimizde kuzu çeviriyorlar bir köşede. Sürekli yaptıkları bir lezzetmiş. Ve özel misafirlerine yaparlarmış. Mutlaka o köyde kuzu keserlermiş. Izgaraları çok seviyorum ben. Kaburga ızgara mesela. Çok lezzetliydi. Doğunun yemeklerini seviyorum. Kebapları, ızgaraları çok seviyorum...

İkinci kez gitmek istediğiniz bir yer var mı?

Ben her ile 5-6 kere gitmişimdir geze geze. Yarın Adana-Mersin’e gideceğim. 5 kere olmuştur Adana-Mersin benim. Gide gide artık nerde ne var biliyorum, garsonları da tanıyorum artık. Mesela ustayla çekim yapıyoruz. Kilo almışsın diyorum. “Ezgi hanım evlendim” diyor! Hani baya tanıyoruz birbirimizi.

Siz evli misiniz?

Hayır, bekarım. Onu da yiyeceksin diyorlar!

“Bu kocasını da yer” gibisinden...

Evleneceğim inşallah. Düşünüyorum. Planlarımda var ama işlerden güçlerden maalesef. Bu yaz düşünüyoruz.

Siz konservatuar mezunu musunuz?

Yok değilim. Ben İstanbul Üniversitesi Orman Mühendisliği mezunuyum. Bana herkes “Ne alaka?” diyor. Ama ben bir iki dizide oynadım. İlk önce bir klipte oynadım. Karadenizli bir abim var benim, Yavuz Kesapara diye. “Klibimde oynar mısın?” dedi. “Oynarım” dedim. Klibinde oynadım. Onun klibinin yönetmeni de ‘Sırlar Dünyası’nda yönetmenlik yapmış biri. Sonra benim adım geçmiş. Ezgi’yi de oynatın falan. Ben de dedim “Çok isterim” diye. Birazcık da nasip işi. Çocukluğumdan beri de istiyordum zaten ben ekranlarda olmayı.

Hiperaktif miydiniz?

Çok hareketliyimdir ben. Çok durgunsam insanlar “Hasta mısın?” diye sorar. Enerji doluyum.

Hep öylesiniz yani.

Hep öyleyim. Hep gülerim mesela.

O çok dikkatimi çekti.

Mutluyum. Gülerim hep. İnsanlar bana şurada bir şey dese ben güler geçerim yani. “A niye böyle dedi” diye takmam hiç. Onun için benim hakkımda yazılanları çok takmam, yazabilirler. İnsanlar eğleniyorlar diyorum. Ben de gülüyorum.

Aslında sosyal medyada bu kadar çok konuşulması, programın ne kadar çok seyredildiğini gösteriyor.

Mesela olumsuz eleştiri yapanlar “Gene bunu yaptın, gene bunu yaptın” diyorlar. İzlemişler yani. Bir de öyle bir durum var. Herkes herkesi sevmez ki. Ben de herkesi sevmem ama zaten sevmek zorunda da değilsiniz insanları.

Sevgi ve nefret ilişkisi...

Herkes severse bir gariplik vardır zaten. Samimiyet yoktur ortada. Ben samimiyet doğrultusunda yapılan tüm eleştirilere de açığım. Yeter ki saygılı yazılsın. “Ezgi hanım ben şöyle düşünüyorum…” diye başlayan her yorumu okurum. Çok abuk sabuk yorumlar da oluyor. Onları okumuyorum.

Mesela bir gidişte kaç gün evinizden uzakta kalıyorsunuz?

10 gün.

Ne zor.

Çok yorucu. Hasta oldum bu sefer mesela. Gittik ve çekim yapmadan döndük. Hastaneye kaldırdılar beni. Çünkü fiilen çalışıyorum. Geldiğim zaman da 3-4 gün evde kalabiliyorum. O 3-4 gün de yeterli olmuyor. Vücut dinlenme moduna girince kendini iyice bırakıyor. Çok üşüyoruz, çok soğuk.

Ne umuyorsunuz bundan sonra?

Proje. Güzel bir projeyle devam etmek istiyorum.

Yemek programı mı?

Olur, güzel yemek programı olur. Ama aktüel artık birazcık zor. Yoruluyorum çünkü çok fazla. Ama güzel de gidiyor. Bilmiyorum hayat neyi getirir? Ben çok büyük konuşmayı sevmiyorum. Şartlar nasıl olur bilmiyorum.

Siz ilk Kanal 7’de başladınız değil mi?

Evet, ilk orada başladım.

Sonra Samanyolu’nda oynadınız.

‘Tek Türkiye’ dizisinde oynadım.

Gerilmediniz mi? Oyuncularda genel bir düşünce vardır, Samanyolu’nda ilk olarak oynamak istemezler...

Benim başladığım zamanlarda bu kadar oyuncu yoktu. Bu kadar programcılar yoktu. O zamanlar “Samanyolu’nda neden oynuyorsun?” diyen çok oldu. Ama şu an ben o insanları Samanyolu’nda oynarken görüyorum. Biz profesyonel bir iş yapıyoruz. Her kanalda çalışırım. Show TV de olur, NTV de olur. Kanal 7’de veya Samanyolu’nda görüşler falan… Oyuncuyum ben. Hayal kahramanı canlandırıyorum. Orada ne yazıyorsa onu oynuyorum. Orada ‘Tek Türkiye’de oynadım. Onunla ilgili de çok aradılar. Samanyolu’nda oynarken maalesef öyle tepkiler vardı. ‘Tek Türkiye’, Türkiye’de en çok izlenilen diziydi.

Hala öyle. Şimdi onun devamı ‘Sungurlar’ zaten.

Aynen öyle. Çok seyredildi. Hala en çok izlenen dizi iddiasını koruyor.

Başrol müydünüz orada?

Evet, başroldüm. Zeynep öğretmeni oynuyordum. 3-4 başrol vardı, onlardan biriydim ben. Ki ben Kanal 7’deyken Anadolu’ya çıkmaya başlayınca herkes bana Zeynep diyordu. Ben Ezgi Sertel dedirttiğim için mutluyum. Hani siz de bilirsiniz, inşaları genelde karakterleriyle bilirler. O aslında bizim çok hoşlandığımız bir şey değildir. Zeynep demeleri falan. İlk etapta sizi tanıyorlar diye mutlu oluyorsunuz. Ama sonra “Ben Zeynep değilim, ben Ezgi’yim”. Keşke Ezgi olarak beni tanısalar. Bana soyadımla hitap ettiklerinde de çok mutlu oluyorum.

O diziyle ilgili sıkıntılar olmuştu. Rüyada Peygamberi görmüştü bir oyuncu falan. O zaman siz oynuyor muydunuz dizide? Kıyamet kopmuştu.

Yok. Zaten bu sıkıntıların olduğu bölümde bir yüzük sahnesi var. Oyuncuların görünmediği karanlık bir oda var. Orayla ilgili o sıkıntılar. Bizim oynadığımız sahnelerle değil. Onun için oyunculara gerek duymadılar.

Onun senaryosunu Vanlı bir kızcağız yazıyormuş, doğru mu?

Yok. Ali Kara yazıyordu. Ama onun büyük bir ekibi de vardı. Yani o çok farklı.

Gerilmiyor muydunuz? Ben gerilirdim.

Gerilmiyorduk. Sürekli mağaradaydık. Mağara sahnelerinde üşüyorduk, çok yoruluyorduk.

Konya’daydı değil mi onun seti?

Evet ama minibüs minibüs insanlar geliyordu doğudan, setimize. Tanışmak için, görmek için. Bizim sıkıntılarımızı yansıtıyorsunuz diye. Ama batıda yaşayanlar diyordu ki “Çok fazla abartıyorsunuz”, doğudakiler de diyordu ki “Olanları anlatıyorsunuz”. Orada yaşayanları dinlediğiniz zaman aslında çok da abartı olmadığını görüyorsunuz.

Sonra karakter mi öldü?

Evet. Ben zaten oraya 10 bölüm diye girdim. Benim iş hayatımdaki her şey biraz tesadüf. Nasip olunca olacakmış. Ben çok inançlı biriyim. Kısmete, kadere çok inanırım. 10 bölüm Zeynep öğretmen diye kadroya girdim. Aslında başkası oynayacakmış. Daha sonra bana söylediler, “Oynar mısın?” diye. Kanser hastası olarak girip 10 bölüm sonra ölecekti. Tamam dedim gittim. Sonra karakter öyle bir sevildi ki bir buçuk sene oynadım. Artık bir de başladığımız zaman kanser hastasıydı ve son haddindeydi.

Uzata uzata iyileşti…

Hastane sahneleri falan yazmaya başladılar artık. Ama hikayenin belli bir amacı var. Artık o amacından da sapmaya başladı. Ondan da sapmaya başlayınca ayrıldım diziden.

Mesela ne garip. Biz oradaki oyuncuları bilmiyoruz. Oranın starları bambaşka. Çok garip aslında.

Oradan da çok iyi oyuncular çıktı. Ozan çıktı, Doktor Tarık.

Ama mesela onlar başka bir yerin starı aslında. Bizim yaşamadığımız yerlerin yıldızları. Onlar Bağcılar’a gitse yolda yürüyemezler.

Evet.

Ama Etiler’e gelince kimse onları tanımıyor.

Ben de öyleydim. Kartal’da çok iyi tanınıyordum. Üsküdar’dayken herkes tanıyordu. Ama İzmir’e gidince tanımıyorlardı. Ama ben bu programla her yerde çok büyük şeyler oldu. Onu ben Anadolu’ya açılınca anlamaya başladım. Programın gidişatını reytinglerle anlayabiliyorsunuz. İnsanlarla çok iletişim halinde olamıyorsunuz. Görüşlerini alamıyorsunuz. Eve gidiyorsunuz, işe gidiyorsunuz. Anadolu’ya gittiğiniz zaman insanların tepkisinden, beklentisinden, “Ezgi hanım bizim köye de gelsin” demesinden, karşılamalarından herkese hitap ettiğini anlıyorsunuz. Mesela artık restorana gidiyorum, beni izliyorlar. Ben “Mmm” yapıyorum gülüyorlar. Çünkü farkındayım onlar benim nasıl yediğime bakmak istiyorlar. “Acaba ekranda mı öyle yiyor, yoksa gerçekte de mi öyle” diye. Bir de ben herkesin evinde yediği gibi yiyorum. Hani çoğu insan, yemek programı yapanlar kibar yapar. İlk başladığım zaman yemek kısmı yoktu. Ben yapımcıma dedim ki “Ben yiyeyim yemeği”. İnsanlar “Bizim gibi” desinler istedim. Hani senin gibi görmek isterler. Mesela hangi yöreye gitsem, o yörenin insanı gibi konuşmaya başlarım. Diyorlar ki “Dalga geçiyor”. Dalga geçmiyorum. O kadar güzel konuşuyorlar ki ben de onlar gibi konuşuyorum. Ama insanlar hep böyle birazcık çatal-bıçak görmek istiyorlar. Döner çatal bıçakla yenilmez. Elle yenilir döner. Böyle bir kültürdür döner kültürü. Şöyle atarsınız, böyle alıp yersiniz. Ve çoğu yerde, Anadolu’da Denizli kebabını yemeye gidin bıçak yoktur masada. Restoranda yok. O ekmekleri elle yenilen bir lezzet. Şimdi siz o yörenin yemeğini tanıtıyorsanız yemek kültürünü de tanıtmanız lazım. Yani orada çatal bıçak istemenin bir anlamı yok. Ama insanlar bunu “Aaa elleriyle yedi” diyorlar. Desinler. Öyle yenilmesi gerekiyorsa öyle yenilir. Yağı soğanı nasıl yapılıyorsa yemek, yenilmesinin de bir üslubu var. Her şeyin üslubunca yapılması gerekir.

Bir kere gördüm kaşıklarla oynuyordunuz...

İstiyorum ama. Diyorum ki bana da kaşık getirsinler. Mesela geçen hafta Edirne’ye gittik. Haftaya yayınlanacak o bölüm. Ciğer yemeye gittik...

En çok ne üzer sizi? Hiç üzülmez gibi bir haliniz var.

Üzülürüm tabii ki. Sevdiklerimin üzülmesi üzer beni. Çok aileciyim ben, onları kaybetmek üzer. İnsani değerler üzüyor. Yoksa onun bunun şöyle demesi, böyle bakması bunlar bana çok komik şeyler geliyor. Dünyada dert edilecek meseleler değil onlar. Baksın konuşsun yani, çok anlamsız geliyor bana öyle şeyler. Lüzumsuz işler. Üzülecek veya takılacak başka şey mi yok? Bazı insanlar dert mıknatısı gibi. Güzel şeyler konuşalım ki güzel şeyler olsun. Evrene sinyal gönderme gibi şeylere ben çok inanıyorum. Hep pozitif düşünmek gerek. Sıkıntı olur, herkesin hayatında oluyor ama ondan sonra da çok güzel şeyler olacak.

Bülent Hanım’la (Ersoy) iyi anlaşırsınız. O da çok yemek yer.

Evet. O da seviyor, hele eti. Bülent Hanım iştahlı maşallah. Mesela duyduğum kadarıyla yemese bile masa zengin olsun istiyormuş. Ben de öyle olsun istiyorum. Az az alayım ama gözüme de hitap etsin.

Onun damak zevki çok başka. Çok tuzlu yer mesela. Bembeyaz olur etin üstü tuzdan...

Gerçekten mi? Ben de eti tuzlu severim ama o kadar da değil. Mesela ben et olacak ya, yanında eksiksiz her türlü garnitürünü isterim. Olmazsa da öyle yavan yavan yiyeceğime hiç yemem. Hak ettiği gibi yemek lazım. Ya yiyeceksin ya da yemeyeceksin. Mesela iskender yerken light iskender istiyor. Tereyağsız iskender mi olurmuş? Orada kiloyu düşünme. O zaman iskendercide ne işin var, git salata ye. Öyle değil mi? Sossuz, tereyağsız iskender söylüyor. Git döner ye o zaman. Çok mantıksız. Ben de bol soslu severim. Çok lezzetli.

Ama bunun bir sonu olması lazım. Yaşınız da büyüdükçe...

Yok, benim öyle bir derdim yok. Daha önce de almıştım ve 3 ayda 13 kilo verdim. Kafaya koyunca veririm. Hem alabilirsin de insanlar alırlar, verirler. İlla herkes 36 beden olacak diye bir şey yok. Millet koruyucu yemek programına uyuyor. Onun için dert etmiyorum. Bir kuşak programı sunacak olsam 2 ayda 36 beden olurum o ayrı bir şey. Ne gerekiyorsa o. Oyuncu mantığı, rolle ilgili bir şey. Ben görüyorum 34 beden yemek programı sunuyor. Yemek yiyorlar, hııımmm. Yok öyle bir şey. Yemek yiyen iştahlı olacak. Yemek programı yapan belli edecek. İnsanlar da çok sahici bulmuyor 34 beden yemek programı yapanı. Ben mesela hep aynı kiloda kalsaydım. Bu kız yiyor, yiyor kilo almıyor bunda bir sıkıntı var olurdu. Ama anladılar ki ben gerçekten yiyorum. Hatta ekiple birlikte oturup o masada ne varsa bitiriyoruz. Ekip olarak çok seviyoruz. Hepimizde kiloluyuz, hiç sıkıntı değil. Çünkü bir de şöyle bir şey var. Ben yemesem o tempoya dayanamam. Bir de onu düşünemem orada. Onu yeme bunu yeme filan diye.

Gidip birçok yer çekince ilçe, ilçe ülke meselelerinden kopuyor musunuz?

Yok, takip ediyorum. Çok takip etmek de istemiyorum. Bazı şeyler de üzüyor insanı tabii. Hep aynı şeyler, gündemde her an farklı şeyler çıkıyor “Aaa bu da mı?” dediğimiz oluyor mesela. Sosyal hayatım çok yok ama. İnsanlar geziyorsun diye düşünüyor ama bir etkinliğe katılamıyorsunuz, bir davete katılamıyorsunuz, çünkü burada değilsiniz. Arkadaşlarınızla çok vakit geçiremiyorsunuz, çünkü ortak vakit geçireceğiniz zaman yok. 2 günüm var çünkü ve evde olmayı tercih ediyorum.

Çok fazla yemek programı oldu televizyonlarında.

Evet, artık her kanalda ikişer ikişer var.

Niye bu kadar çok talep görüyor acaba?

Çok seviliyor. İnsanların özellikle hanımlarımızın en çok dikkat ettiği şey. Her gün yemek yapıyorlar. Nasıl yapılıyor acaba diye düşünüyor. Kuru fasulye olsun, mantı olsa bile izleniyor çünkü bilindik yemek olsa bile yapılışları yine de merak ediliyor. Akşam ne yapsam diye izleyenler de var. Kağıdı kalemi elinde bekleyenler de var. Geçen gün Ordu’ya gittim. Valinin hanımı geldi “Ezgi’cim elimde kağıt kalem izliyorum seni” dedi. Hanımların çok ilgi duyduğu bir şey. ‘Bu Tarz Benim’ nasıl tuttu. İnsanlar giyinmeyi severler, takip etmek isterler modayı. Bu da onun gibi.

Size ‘Bu Tarz Benim’in yemek olanını yapmak lazım.

Farklı formatlar düşünüyorum. Çok yemekten uzaklaşmak da istemiyorum. Çünkü yemeği çok seviyorum ve artık benim işim olarak görüyorum. Biliyorum ne, nasıl olur. Bir şeyi tattığım zaman iç harcına kadar anlayabiliyorum.

Siz yemek yapar mısınız?

Yaparım. Çok da güzel yaptığımı söylerler. Bir de arkadaşlarım çok farklı yemek beklerler benden. Sıradan bir sofra hazırlamıyorum onlara ben. Yöresel bir sofra hazırlıyorum. Yemek yapmayı çok seviyorum. Evdeyken yemeğimi hep kendim hazırlarım ben.

Sizin için en büyük kâbus yemek yemeyi sevmeyen bir eş olur herhalde.

Aynen öyle. İştahsız, yemek zevki olmayan sıkıcı... Çünkü ben eğer bu işi yapmasaydım da Gaziantep’e kebap yemek için giderdim, Adana’ya ciğer yemeye giderdim. Yemek için bir yerden bir yere gidebilirim.

İstanbul’dan Antep’e?..

Giderim. Onun yerinde yenilmesi gerekiyor çünkü. Yerinde başka.

Üşenirim.

Uçakla ama. Değişiklik olur sabah gider, akşam dönersiniz. Yemek böyle bir şey. Benim restoran listem var. İlerde yapmasam bile bu işi giderim oralara. Ziyaret eder, gezer, dolaşır ve gelirim.

Sizi onlar mı çağırıyorlar yoksa siz mi seçiyorsunuz?

Onlar da davet ediyor, biz de ayarlıyoruz gidilecek yerleri. Ayarlıyoruz önceden hangi yemekleri yapalım, hangi yemekleri göstermeliyiz... Herkesin bildiği yemeklerin dışında yöresel yemekleri de gösteriyoruz. Yöresel yemek yapan programlar sadece restoranlara gidiyor ama biz köylere de gittiğimiz için köylerde yapılıp restoranlarda yapılmayan çok yemek var. Biz bunları da kaçırmak istemediğimiz için hem restoran hem köy çekimi yapıyoruz. Hiçbir yemeği kaçırmayalım yöresel anlamda istiyoruz. Bezen “Kızınız, gelininiz bu yemeği biliyor mu?” diye soruyorum, “Hayır artık yapılmıyor” diyorlar. Ama biz orada yapıp gösteriyoruz insanlara. Unutulmasın diye.

İlginçmiş. Yemek öyle bir kültür ama değişiyor.

Öyle bir kültür. Zamanında yokluktan çıkan birçok yemek var mesela. Unla, şekeri karıştırıp helva yapmışlar. Ya da bayat ekmekleri şerbete batırıp üzerine pekmez döküp, ceviz döküp tatlı yapmışlar.

Vedat Milor’u nasıl buluyorsunuz?

Çok başarılı buluyorum Vedat beyi, Mehmet Yaşin’i.. İkisi de hakikaten çok değerliler. Mehmet beyle zaten çok karşılaşıyoruz. En son Malatya’da karşılaştık, havaalanında karşılaşıyoruz. Onlar yıllardır hakikaten çok saygı duyduğum insanlar.

Vedat Milor sizden daha elit bir şey yapıyor.

Evet, o daha çok ‘a plus’a hitap ediyor. Bilmem ne sosu filan. Onun formatı farklı. Mehmet beyi Anadolu işinde daha uygun görüyorum. Vedat Milor dediğiniz gibi daha elit. Çok elit.

Eskiden Vedat Milor’a çok güvenirdim. Sonra bir kitabı çıktı ‘İstanbul’da Yemek Yenecek 100 Yer’ diye. Yarısı kapanmış onların. Ona güvenip gittim oralara.

O tür şeyler bana hep ikili ilişki gibi gelir. Acaba samimi midir, gerçekten tanıdığı mıdır filan bunu herkes düşünür. Ben öyle bir kitap yapmayı düşünmem.

Aslında yöresel yemeklerle ilgi yöresel lokantaları tanıtan bir kitap güzel olur.

Yemekleri paylaşırım da restoran paylaşmam. O insanların çoğuna samimi gelmeyebilir. Onu göze almam. Gazetelerde çıkan listeler de var. Bana onlar da çok doğru gelmiyor.

Niye?

Çoğu lokanta para verip benim haberimi yap diyor. Gerçekçi olmak lazım.

Ve yemek zevki çok kişisel bir şey...

Aynen öyle. Sen çok beğenirsin diğeri normal bulur. Bizim şu yemeğimiz çok özel diyorlar. Erzurum cağ kebabı gibi ama ben Artvin cağ kebabı üzerine yemedim. Bunu başkasına söylesem öyle mi der?

Bir de Sahrap Soysal var, Emine Beder... Aslında aynı kulvarda sayılırsınız.

Ama ben Anadolu formatında tekim. Başka yok. Sahrap Hanım bunun eğitimini almış, bir sürü sertifikası olan biri. Ama ben Türkiye’deki her yeri yöre yöre gezip oradaki yemekleri bilen biriyim. Farklı aslında. Bana geçen Mesut Yar da sordu “Rakibin var mı?” diye... Ben Vedat Bey’e, Mehmet Bey’e büyük saygı duyuyorum ama rakibem yok dedim. Sonra ukalaca anlaşılmasın dedim. Herkesin farklı çünkü baktığımda. Maceracı benim gibi yapıyor ama onda da halk oyunları yok, müzik yok. Hepsinin aslında formatı farklı. Ben Anadolu’da evleri tek tek gezdiğim için Sahrap Hanım, Emine Hanım hep stüdyoda yapmışlar. Anadolu çok farklı.

Alkali beslenme ile ilgilenir misiniz?

Evet. Sabahları alkali su yapıyorum. Normal içme suyunu eczaneden alıyorsunuz sodyum bikarbonat bir çay kaşığı koyuyorum. Tadı çok kötü oluyor ama zamanla alışıyorsunuz. Bir sabah bir akşam içiyorum.

Canan Karatay sizi bulsa döver.

Sen ne diyorsun? “Et ye diyorum da bu kadar da değil” diye... O ekmek yeme diyor ben ekmek de yiyorum. Bana baya ters. Tavsiye etmez beni muhtemelen.

Çok ters o baya.

Hayatta bu kadar katı kurallarla yaşamak anlamsız geliyor bana mesela. Hayat felsefeme ters.

Ama şu anda tam da öyle bir dönemde yaşıyoruz.

Ama ben ısrarla böyle şeyler beni daha kötü şeye itebiliri savunuyorum. Öyledir. İnsanları ne kadar kısıtlarsanız, insanlar merak ederler. Ekmek yeme, onun yerine bulgur ye. Böyle hayat mı geçer? Benim hayat felsefemde yok onu yapma, bunu yap.

Tam da böyle bir dönemde yaşıyoruz. Onu yapma bunu yap listesiyle...

Bu da kişiye göre değişir bence. Yaptıklarıyla insanları çok değerlendirmemek lazım diye düşünüyorum ben. Hareketleriyle, yaptıklarıyla, inançlarıyla... Benim her inançtan arkadaşım var, çok da severim. Ben o insanların topluma faydasına, insani değerlerine, insan mı gerçekten ona bakarım. Benim için önemli olan o. Yoksa onun görüşü, bizden mi sizden mi... Ben bizdencilik, sizdenciliği zaten sevmiyorum. Maalesef artık böyle bir mantık var. Bu yüzden siyaset konuşmayı hiç sevmiyorum. Çünkü konuşulmaması gerektiğini düşünüyorum. Neden bu kadar çok siyaset ve din konuşuluyor. Herkes istediğine inanabilir, herkes istediği görüşte olabilir. Özgürlükçü olalım, insan haklarını savunalım. Demokrasinin ve özgürlüğün hâkim olduğu bir ülke olsun. Herkes istediğini düşünse ve açıkça ifade edebilse keşke...

Samanyolu’nda oynadığınız dönemde öyle yasaklar var mıydı?

Yok. Namaz kılmak zorunda olduklarını iddia edenler var. Yok öyle bir şey. Herkesin kendi görüşü. Ama yapanlar vardı. Namaz için, mesela o gün cuma, o zaman cuma namazı için aralar veriyorduk. İsteyen gidiyordu, istemeyen oyuncu gitmiyordu. Baskı yoktu zaten. O yüzden Samanyolu’nda çalışanlara hiçbir zaman tepkim olmadı. Zaten sevdiğim insanlar da var. Onlar da diyordu zaten inanırsın, inanmazsın... Öyle bir algı var ama doğru değil. Ben Samanyolu’nda oynarken de öyleydi. Bir yapımcı vardı, görüşmeye gitmiştim adını vermeyeceğim. Ve sen kimlerdensin, onlardan mısın gibi bir tutumla o işim olmamıştı. Ben de ona dedim ki “Siz bu mantıktaysanız zaten birlikte çalışmayalım”. Eskiden Samanyolu’nda çalışan başka bir kanalda çalışamıyordu. İyi ki de böyle oldu.

Onu soracaktım. Orası da bizim gibi mi diyecektim. Bölünmüşlük var mı?

Yok, hiç yok. Mardin’e gidin. Süryanisi yan kapıda, Yahudi’si, Hristiyan’ı, Müslüman’ı... Camii ile kilise yan yana. Ve birlik içindesin. Bence bu durumlar o insanlardan kaynaklanan bir şey değil. Çok mutlular, seviyorlar.

Siyasi anlamda da bölünmüş değiller yani?

Yok, değiller. Öyle bir yaşayışları yok. Hayatları öyle değil. Birbirine öyle gözle bakmıyorlar. İçli dışlılar. Hep öyleydi zaten.

Biz burada birbirimizi yiyoruz.

Yok, yiyen yiyor. Ben yemiyorum. Yiyen yesin...