Fatih Altaylı: Erdoğan o gün çok sinirliydi

Deneyimli gazeteci Fatih Altaylı, Gezi zamanı Tayyip Erdoğan'la yaptığı 'tarihi' söyleyişle ilgili ilk kez bu kadar ayrıntılı konuştu, bazı şeyleri ilk kez anlattı: "Sonuçta ben bir grup soru sordum. Aldığım yanıtlardan da ortaya çok enteresan bir Tayyip Erdoğan portresi çıktı. O programdan sonra hem Erdoğan çok kızgındı hem de dışarıdakiler..."
Fatih Altaylı: Erdoğan o gün çok sinirliydi

İnternet yazılı medyayı bitirecek beklentisi var. Sizce yazılı medya giderek internet medyasına mı kayacak yoksa bizim gibi insanlar için basılı bir şeyler olacak mı?

Yazılı medya deniyor ama internet yazılı değil mi? Kağıda basılı medya demek lazım. Kağıda basılı medyada elbet bir tarihte biter ya da marjinalleşir ama o tarihi ben görmem. Sen belki görürsün. Bunu niye söylüyorum? Amerika’ya baktığınızda internet kullanımında Türkiye’ye kıyasla 5-6 sene öndedir. Orada kağıt gazeteler bitti mi? Tam aksine Amerikan medyasına bakarsak hala yazılı medyanın çok aktif olduğunu görürüz. 1990’larda büyük kayıplar yaşamasına rağmen, son 10 yılda yeniden tiraj almaya başladı, ki internetten sonra biter deniyordu. Şimdi pek çok Amerikan gazetesi satış rekorları kırıyor. Esas mesele ise reklam gelirlerinin paylaşımı olmaya başladı. Biz bundan 20 sene önce toplam reklam gelirinin atıyorum yüzde 70’i gazetelere, yüzde 20’si televizyona, geri kalan yüzde 10 ise diğer mecralara gidiyordu. Bu 2000’lerin başında yarı yarıya olmaya başladı. Yüzde elli gazete, yüzde elli televizyon gibi olmaya başladı. Şimdi ise bizim payımız azalırken televizyonun ve diğer mecraları artıyor. Medyayı etkileyen bu oldu. Bugün gazetelerin ortadan kalkmasının sebebi insanların kağıt gazete almak istememesinden daha çok kağıda gazete basmanın maliyetinin artık makul olmaktan çıkması. Ben yazılı medyanın gelirlerinin çok azalacağını, gazetenin giderek lüks bir ürün haline geleceğini ve bu lüks ürünün fiyatını ödeyebilecek insanların gazete okuyacağını düşünüyorum. Yani bugün Türkiye’de bir gazetenin minimum iki buçuk liraya satılması lazım.


Ben iyi bir internet takipçisiyim. Her şeyi Twitter, Facebook üzerinden okuyorum ertesi gün gazeteyi elime aldığımda “Ben bu haberi okumuştum” diyorum.

Bazı konularda haklısın ama habere boyut kazandırma, habere derinlik kazandırma konusunda gazetenin üstünde hiçbir şey yok. İnternette okuduğun bir haberle ilgili kafanda bir şüphe varsa eğer ertesi gün bunun gazetede doğrulanması gerekiyor. Gazetede bir kurumsallık var. Twitter’da yazılan bir habere güvenemiyorsun. Ama gazetedeki haberin arkasında editöryal bir kadro var, sorumluluk sahibi birileri var. Evet bir takım haberi anında internet üzerinden alabiliyorsun ama gene de haberin doğrulanması, kesinlik kazanması gazete ile oluyor. İnternette böyle bir şey bazen oluyor bazen olmuyor. Ama başarılı örnekler var mı? Dünyada var. Türkiye’de var mı? Bir iki tane olmaya başladı. Ama sonuç olarak yazılı medya olmasa internet medyası da olmaz. İnternet medyası bir iki örnek hariç hala kurumsal saygınlığı elde etmiş değil.


Sizin Twitter hesabınız var mı?

Bana ait bir hesap var. O hesaba sadece günlük köşe yazılarımı koyuyoruz. Orada bir editör kadrosu var, onlar koyuyor. Nadiren de benim orada birine cevap verdiğim olur ama toplasanız 5 kere falan yazmışımdır.


Hoşlanmıyor musunuz?

Hoşlanmıyorum değil. Benim fikirlerimi yazmak için bir mecram var ve ben orada yazmak durumundayım. Bunun karşılığında bir ücret alıyorum işverenimden. Ben fikirlerimi Twitter’da yazacaksam işverenime karşı haksızlık etmiş olurum. Gazetede yazacağım yazının özünü bir gün veya bir saat önce Twitter’da yazmak yaptığım işe ihanet gibi geliyor bana. Üstelik Twitter ortamında ben ve benim gibi insanlar hakiki. Ama karşıdaki insanların ne kadar hakiki olduğu konusunda hiçbir fikre sahip değilsiniz. Kimdir bilmiyorsunuz? Birtakım takma isimlerle veya gerçek dışı isimlerle polemiğe girmek bana çok mantıklı gelmiyor.

Ama bütün köşe yazarları çok aktif kullanıyor.

Bütün köşe yazarları değil.

Ahmet Hakan çok aktif, Melis Alphan çok aktif.

Bence kurumsal olarak bunlara izin verilmemesi gerekiyor. Mesela ben Habertürk’teyken arkadaşlarımın Twitter kullanmasını kısıtlamalar getirmiştim. Sonuç olarak bir iş yapıyoruz ve bu işin mutfağındasınız. Siz restoranın mutfağını cadde içine kurup herkesin içinden geçmesini sağlamazsınız. Burası da gazetenin mutfağıdır ve bu mutfağı tartışma ortamının içine sokmak hiç doğru değil. Yazarlara gelelim mesela. Evet doğru bazıları çok aktif. Söylediğiniz isimlere zaman zaman bakıyorum ne yapıyorlar diye. 20 bin kişiyi takip ediyor bir tanesi. Birisinin 20 bin kişiyi takip etmesi mümkün değil. Bazılarının orayı sosyal çevre yapmak için kullandıklarını düşünüyorum. Bazılarının köşe yazılarını internet ortamından yazdığını gördüm. Bu birkaç senedir süren bir şey. Sosyal medyadaki tepkilere bakarak köşe yazılarını ona göre yazıyorlar. Bu bana sorarsanız sahtekarlık. Bu bir politikacının izlediği bir tavır olabilir. Ama bir gazeteci, bir aydın kendi fikrini yazmakla sorumludur. Sosyal medyada oluşmuş bir fikri kendisi yeniden tekrarlayarak sosyal medyanın beğenisini kazanmak üzere bir yazarlık olamaz. Biz profesyonel yazarların yeri orası değil. Siz roman yazarlarının romanlarını daha çıkmadan Twitter’a yazdığını gördünüz mü?


Genel yönetmenliği bıraktıktan sonra daha mı mutlusunuz?

Daha mutluyum. Herkes genel yönetmen olmaktan çok hoşnut olur ama ben değildim. Ben Doğan Grubu’ndan Ciner Grubu’na geçerken, Turgay Bey bana “Bizimle çalış” teklifini getirdiği zaman tek bir şartım vardı. “Yöneticilik yapmak istemiyorum. Beni sakın ola ki yarın öbür gün gazetenin başına geçirme” dedim. Biz böyle anlaştık Turgay beyle. Sabah gazetesine ben ağustos ayında geçtim. 31 Aralık günü beni bütün itirazlarıma rağmen genel yayın yönetmeni yaptılar. Uzun uzun direndim. Ama geçmek zorunda kaldım. Sabah gazetesinde yaklaşık bir yıl yayın yönetmenliği yaptım. O dönemde Sabah gazetesi etkinlikte, erişimde Hürriyet gazetesinin önüne geçti. BİAK raporlarında. Tarihinde ilk defa. Sabah’ın reklam gelirleri de en yüksek noktasına erişti. Sonra hükümet haksız yere el koydu. Bende el koymasından sonra istifa ettim. Birkaç ay sonra Turgay bey dedi ki “Bu işlere yeniden başlamak gibi bir fikrim var. Toplantıya gelip katılır mısın?” Ben gittim ve bir toplantı yaptık. Genel kanaat yazılı basın değil televizyon kısmında olalım şeklindeydi. Turgay bey ise yazılı basında olunmadığı takdirde bunun bir medya grubu olarak algılanmayacağını söyledi. “Yazılı basında da olacağız” dedi. O dönemde Habertürk televizyonun satın alınması operasyonu vardı. Turgay beyle beraber yürüttük onu. Gazetenin kurulması vardı. Kuruluşunu tamamen ikimiz geliştirdik. Ben o dönemde gene genel yayın yönetmeni olmak istemediğimi defalarca söyledim. Biz uzun süre Habertürk gazetesine genel yayın yönetmeni aradık. Hatta o sırada bir büyük gazetenin genel yayın yönetmeniyle de görüştük. Olmayınca iş başa kaldı. Biz Turgay bey ile 5 yıllık sözlü bir anlaşma yapmıştık. Ben en fazla 5 yıl genel yayın yönetmenliği yapacağımı söyledim ve görevimi tamamlayıp 5 yılın sonunda işi bıraktım. Kesinlikle daha mutluyum. Benim gibi bir gazeteci için yönetici olmak çok doğru bir iş değil. İki tane yayın yönetmeni vardı yazı yazan, biri Ertuğrul Özkök, biri benim. İkimizde çok yıprandık. Çünkü yayın yönetmeni olarak yazı yazdığınız zaman gazete adına yazıyorsunuz. Patron adına yazıyorsunuz, bütün kurumun sorumluluğunu üstünüzde taşıyarak yaşıyorsunuz. O da sizin elinizi kolunuzu zaman zaman bağlayan, zaman zaman istediğinizi yazmayı engelleyen bir yük haline geliyor. Fatih Altaylı olarak benim Türkiye’yi yöneten kişilerle herhangi bir bağlantımın olması gerekmez. Ama bir gazete yöneticisi olduğunuz zaman bu ilişkiler ne yazık ki meslek adına gerekli ilişkiler. Şimdi Başbakan’ın davetine çağrılmazsam mutlu olurum. Ama gazete adına oldu mu mecbursunuz bunu yapmaya.

Bir kurumu temsil ediyorsunuz.

Aynen, oraya gitmeyince siz gitmemiş olmuyorsunuz. Kurum gitmemiş oluyor. Ama şimdi Başbakan beni çağırmadığı için çok mutluyum. O yüzden de yayın yönetmeni yazı yazmamalı. Enis Berberoğlu yayın yönetmeniyken yazmayarak çok doğru bir şey yapmış. Keza şimdi de Sedat Ergin yazmıyor. Ama ben yazarım. Yazmazsam çatlarım. O yüzden tercihim yazarlıktı. Yayın yönetmenliğini üzerime yıktılar...

Yani siz 5 yıllık bir anlaşmanın sonunda süre dolunca, genel yönetmenliği bıraktınız. Bizdeki algı ise şöyle: “Gezi olaylarından sonra hükümet sizi istemedi. Siz de görevinizden oldunuz.”

O algı doğru değil. Çünkü hükümet beni bu gazete kurulduğundan beri istemedi. Geçenlerde yansıdı zaten basına da. Başbakan’ın beni kovulmam konusunda Fatih Saraç’la bir konuşma yapıyor. O sadece bir tanesi. Böyle defalarca konuşma yapıldı. Ama Turgay Ciner boyun eğmedi bu baskılara. Allah var hiç umursamadı. Bana da hiç aktarmadı. Ben başka yerlerden duydum.

Bir de siz ayrıldınız ve 2 gün sonra Halk TV’ye çıktınız. Bir sinirle mi yaptınız onu?

Ben ayrılmadan bir gün önce Halk TV’ye çıktım. Hayır bir sinirle de yapmadım. Teke Tek’in eski editörü Kutlu Esendemir rica etmişti ben de söz vermiştim. Çok önceden. Denk geldi.

Hiç düşünmediniz mi? Bu dışarıdan nasıl algılanır?

Hiç düşünmedim. Yani ben öyle hesaplar yapan bir insan değilim.

Halk TV’ye çıktığınız gece herkes Twitter’dan “Fatih Altaylı işi bıraktı” yazdı.

Zaten Halk TV’de bırakacağımı ima ettim. Ben yönetmenlikten istifa etmeden önce bir arkadaşım tekne almak istiyordu. Beraber denemeye gittik onu. O sırada bana gazeteden telefon geldi. Teknede gazlayıp azıyoruz, 90 mille uçuyoruz, durmadan telefon geliyor. Oradan çıktık Beyti’ye gittik. Beyti beyi gördüm. Geldi sarıldı. Sonra arkadaşıma dönüp, “Bunun dedesi benim hem müşterim hem dostumdu, babası hep misafirim oldu. Oğlu da misafirim, üç kuşaktır buradadırlar” dedi. Orada kafama dank etti. Benim dedem keyif adamıydı. Babam keyif adamıydı ama ben keyif yapamıyorum. Sürekli telefonum çalıyor. Bir dakikam bile yok kendime ait. Ondan sonra gazeteye gittim Turgay Bey’e “Ben bırakmak istiyorum, beş yıl oldu” dedim. “İyi Fatih bırak” dedi. Çok rahat ettim bırakınca. Hükümet zaten beni istemiyordu. Belki de kimse istemiyordu!

Kal diye ısrar etmedi mi Turgay Bey?

Etmedi. Tanır beni. Israr etse de kalmazdım zaten ama o da ısrar etmedi. Kim bilir belki de memnun olmuştur. Onca baskıya rağmen direndiği için minnettarım. Ama baskılar sonucu işime son verseydi şahane bir şekilde ucuz kahraman da olurdum yani!

“Gezi olayları” sırasında en şanssız insanlardan birisi sizdiniz aslında.

Açıkçası ben şanslı bir insanım. Şansımdan hiç şikayetçi olmadım. Öyle inaçlı biri sayılmam ama şansıma laf söylersem Yaradan’a haksızlık etmiş olurum. En şanssız insan lafı belki dışarıdaki algı için doğrudur ama ben öyle görmedim. Niye? İşte Başbakan’la röportaj işi. Benim Başbakan’la röportaj yapma gibi bir talebim yoktu. Belki bunu ilk defa anlatıyorumdur. Telefon çaldı, Başbakanlık basın müşaviri Lütfullah Göktaş. Sonra dedi ki “Yarın sana geliyoruz”. Benim de kayınpederim yeni ölmüştü sandım ki ziyarete gelecekler. “Eve mi?” dedim, o da dedi ki “Hayır, Tayyip Bey seninle televizyonda bu olayı değerlendirmek istiyor” dedi. “Ben davet etmedim ki” dedim. “Seninle konuşmak istiyor bu meseleleri” dedi. Telefonu kapattım, Turgay beyi aradım. Anlattım ne olduğunu. Ne konuşabiliriz ki diye düşündüm. İçimden de bir ses diyordu ki bana “Tayyip bey yumuşatıcı bir mesaj vermek istiyor ve o mesajı da benim aracılığımda söylemek istiyor.” Televizyona çıkmasının başka bir mantığı olamaz o günlerde. Ak Parti’nin İstanbul İl Başkanlığı’na gittik. Röportaj salonu hazırlanmıştı. Tayyip Bey geldi oturdu. Çok sinirli bir şekilde oturmuştu. Ben normal bulmuştum onun sinirini. Benim de aklımda bir yumuşama vardı. İlk sorum da şuydu “Tayyip Bey siz her zaman anketlere, kamuoyuna önem veren bir lider oldunuz. Ortada da böyle bir durum var. Acaba bu kararınızı bir anketle en azından İstanbul halkına sorarak gözden geçirmeyi düşünmez misiniz? Başbakan gözlerinden ateşler fışkırarak dedi ki, “Ecdadımızın eserini ihya etmek için halka mı soracağız?” Bunu deyince benim için program bitti. Ben yandım. Çünkü belli ki o şekilde devam edecekti. Benim yumuşama maksatlı sandığım bu program birden bire başka bir boyuta girdi. Şimdi o programla ilgili birçok eleştiri var.

Hep sizin çanak tuttuğunuz söylendi mesela.

Neyi çanak tuttum? Dedim ki “İki ayyaştan kastınız İsmet Paşa’yla Atatürk mü?”. Hadi o gün bu soruyu biri başbakana sorsun. Bunu sormasam “Sormadı şerefsiz” olur. Sorduğun zaman çanak olur. Sordum ve adam “Değil” dedi ben ne yapayım? O program Tayyip Erdoğan’ın kişiliği hakkında yapılmış en önemli programdır. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın nasıl bir bakış açısına sahip olduğunu o programdan daha iyi hiçbir program göstermedi. Atatürk meselesi orada konuşuldu. Şunu sordum “Atatürk adından rahatsız olduğunuz için mi Atatürk Havalimanı’nı ve Atatürk Kültür Merkezi’ni yıkıyorsunuz?” O gün bir kişi daha sorabilir miydi bunu? O gözlerinden ateş çıkan Başbakan’a sorabilir miydi bunu? “Hayır olur mu adlarını yine Atatürk koyacağız” demişti. “Ofisimden oturup vapurdan sarmaş dolaş inenlere bakıyorum” itirafı oradan çıkmadı mı? Bundan daha önemli bir argüman var mı Tayyip Erdoğan’a karşı. Elbette ki kibarca sordum. Düzgünce sordum. Elbette ki kavga etmedim. Niye kavga edeyim? O günün ortamını düşünün. Taksim’de 100 bin kişi var. Ortalık kan revan. Diyelim ki ben Başbakan’la kavga ettim. Onu delirtecek şeyler yaptım. Zaten çok sinirliydi. Alkolik diyemezsiniz dedim. Her içen alkolik değildir dedim. “Ak Parti’li olanlar alkolik sayılmaz” dedi. Bunların hepsi çok önemli laflar. Bu tartışmadan sonra Başbakan reklam arası istedi. Reklam arasında kalkmaya çalıştı. İkna ettik oturttuk. O gün ben diyelim ki kavga ettim Başbakan’la. İyice sinirlendi. Polislere emir verdi gidin, dağıtın orayı dedi. 15 kişi öldü. Bu seferde diyeceklerdi ki Başbakan’ı tahrik etti 15 kişinin ölümüne sebep oldu. “Bekara karı boşamak kolay” derler ya aynen öyle. 100 bin kişi izliyorsa herkesin kafasında 100 bin soru var. Ben hangi birini sorayım. Kendimce önemli bulduklarımı sordum. Sonuçta ben bir grup soru sordum. Aldığım yanıtlardan da ortaya çok enteresan bir Tayyip Erdoğan portresi çıktı. O programdan sonra hem Tayyip Erdoğan çok kızgındı sorduğum sorudan ötürü hem de dışarıdakiler çok kızgındı. Hakem gibi. İki tarafın da öfkeli olduğu bir hakemdim ben. Demek ki doğru kararlar verdiğimi düşünüyorum. Elbette ki toplumun bir kısmının, benim de içinde bulunduğum bir kısmının ruhunu daha okşayacak bir takım şeyler yapabilirdim. Doğru mu olurdu bilemiyorum.

Program bittiğinde büyük bir gerginlik mi vardı?

Evet büyük bir gerginlik vardı. Program sırasında da büyük gerginlikler vardı. Tayyip bey terk etmeye kalkıştı programı. Ama sonuç olarak bir programdı o. Ve ben o günün şartları içinde yapılabilecek, benim sorduğum soruların sorulabileceği daha iyi bir program olabileceğini düşünmüyorum. Nitekim o programdan birkaç gün sonra Gezi Parkı’ndaki eylemlerin sorumlusu olduğunu söyleyenler Başbakan’la görüşmeye gittiler. Hepsinin oradaki tavırlarını görüyoruz. Sadece bir sendikacı laf etti. Onda da olanları biliyorsunuz. Yani ne yapmam bekleniyordu. Bir arkadaşım deki ki “Kardeşim seni omuzlarda Gezi’ye getireceklerdi”. Benim işim omuzlarda gelmek mi kardeşim? Benim işim soru sormak. Karşıdaki insanın gerçekliğini ortaya çıkarmak. Ben bunu yapabildiğimi düşünüyorum. Elbette bu tarz şeyler gazetecilerin başına hep geliyor. Özellikle benim tarzımdaki gazetelerin başına çok geliyor. Herkes çok kızdı. O gün benim en çok sinir olduğum şey şu oldu. Hatırlarsınız eşim Twitter’a “Alkoliksem sana ne” şeklinde fotoğraf koydu. Arkasından eşime yönelik şeyler. Avukatın birisi demiş ki “Seni o pis heriften boşayayım, para bile istemem.” Saygı duy bir kere. Bak ne kadar demokrat bir aile ortamı var. Türkiye’de bir tane daha gazetecinin eşi gidip böyle fotoğraf koysun. Bakın ne olur sonra? İnsanların önce buna saygı duyması gerek. Karımın da kendi fikirleri var benim de kendi fikirlerim var. Karım benden biraz daha liberaldir belki ama birbirine yakın fikirlerdir bunlar. O laf edenlerden birini bulsam döverdim o gün. O avukat kadını bulsam. Mesela eğer varsa kendi kocası benim pozisyonumda olsa acaba kendisinin yüreği yeter miydi koymaya? Bu tip insanların bana bir şey demesi beni hiç etkilemiyor. Gezi’de en aktif görünenler Başbakan’la görüştüler o günlerde. Ne dediler. Hiiiç. Kuzu kuzu oturdular. Bir tek sendikacı bir kadın bir şeyler söyledi. Ne varsa kişilikli kadınlarda var zaten!

Ama gergin günler geçirmişsinizdir.

Tabi ki geçirdim. O programdan sonra ben 6 kilo verdim. Sonra düşündüm acaba Başbakan’la birkaç program daha yapıp iyice zayıflayıp forma girsem mi diye! Geçirmez olur muyum tabi ki geçirdim. Ama pek çok değer verdiğim insan arayıp “Sen doğru yaptın” dedi.

Kimler mesela?

Pek çok iyi gazeteci. İşadamları. Arkadaşlarım.

Sizin hakkınızda hep şöyle bir şey söylenir: Akdamar Kilisesi’nin bulunduğu adanın size ait olduğu söylenir. Van’daki kilise Fatih Altaylı’ya ait, o izin verirse o kilise ziyarete açılacak, böyle şeyler var.

Evet, böyle abuk sabuk söylentiler ne yazık ki var. Van’da bizim dedemden kalma çok miktarda arazi var. Türkiye’nin her yerinde de var. Dedem varlıklı bir adammış. Her yerden mal mülk almış. Van’da da var, doğru. Van’da bir köy var. Van’da bize ait pek çok köy arazisi var. Bunlardan bir tanesi de bu bahsi geçen kilisenin olduğu köy ama o Akdamar adası değil. Başka bir kilise var aslında, kilise de değil enkazı var. Van’da bize ait arazilerden birinde, Yedi Kilise Köyü’nde eski bir Ermeni kilisesi var. Fakat burası zaten bizim sahip çıktığımız bir yer değil. Şöyle söyleyeyim, o arazi de kilise olduğu için biz o tapuyu üzerimize hiç almadık. O tapu hala dedemin adına duruyor ve dedemin varisleri var. Varisleri de torunları ve 50-60 kişinin hakkı var. Ben de hakkı olan o 50-60 kişiden birisiyim. Biz o arazide hiçbir zaman tasarrufta bulunmadık. Yani kiliseyi yıkalım da bina yapalım gibi… Şimdi bakın, Anadolu’da binlerce kilise yıkılmış ama bizim aile o kiliseyi orada koruyabildiği kadar korumuş. Oranın yıkılmasına izin vermemiş, orasını yıkmamış. Orası belki yüz yıldır bizde. Korumaya çalışmış orasını. Orada vakti zamanında bir külliye varmış ve onarımı milyonlarca dolarlık bir iş yaptırılmadı o yüzden. Ama sonuç olarak bize ait. Sanırsın ki, ben Ermenileri kestim ve kilisenin üzerine oturdum. Ama dedemden kalmış. Anadolu’da ki her arazide bir kilise varmış. Ve o arazilerin hepsi birine ait şu anda. Napayım ben yani? Sanki Fatih Altaylı kiliseyi yıkıp AVM yapmaya çalışıyor!

Bende şöyle bir düşünce oluştu. Siz izin verseniz orası ibadete açılacakmış gibime geliyor.

Ben bununla ilgili bana gelen Ermeni ve Türk vakıflarına dedim ki ben kendi payıma ait yeri hemen vermeye hazırım. Ama bu benim dememle olacak bir iş değil. Bir, bir sürü varis var. İki, Türkiye Cumhuriyeti devletinin politikası var. Ben verdim demekle olmaz ki bu iş. Ben diyorum ki, ben buradaki hakkımı ve ailem buradaki hakkını hiç kullanmadı. O dedemin adına olan tapu 100 senedir duruyor. Ama biz burada bir tasarrufta bulunmamışız, bir şey yıkmamışız, bir şey yapmamışız. Öyle bir hava var ki, Fatih Altaylı kiliseyi yıkarken yakalandı gibi... Yok böyle bir şey. Orada bir kilise var. O kilise 1000 senedir orada. O arazi de 100 senedir ailemize ait. Ne payım? Mezara gidip dedemden bunun hesabını mı soracağım? Yok, duruyor orada. Ben kendi adıma, kardeşim adına paylarımızı vereceğimizi söyledim. Ama diğer varisler adına bir şey söyleyemem ki. Benim gidip imza toplayacak halim yok ki. İlgilenen varsa varisler belli, gitsinler konuşsunlar. Ben söyledim, varislere, veraset ilanına bakın dedim. Kimse, bununla ilgili düzenleyelim toplantı verelim gitsin, dedim. Van Valisi ile bile konuştum konuyu. Ben gidip kuzenleri, yeğenleri arayamam. Evet, tapu var. Kilise var. Ama Anadolu’nun her yerinde kiliseler yıkılırken bizim ailemize teşekkür etsinler biz yıkmamışız ayrıca korumuşuz. Yıkıp yerine bina, ev, iş hanı da yaptırılabilirdi.

Siz anchorman’lik de yaptınız bir dönem.

Kısa bir süre.

Çok da kısa değildi. Öyle mi?

Bir yıl filan herhalde. O da Turgay Bey’in başıma açtığı işlerden birisidir. O zaman biz Kanal 1’i kurmuştuk. Reytingler de iyi bir noktaya gidiyordu. Faruk Bayhan genel müdürdü. O dönemde Turgay beyin ricası üzerine haberleri ben sundum bir süre.

Kanal D’de de yöneticilik yapmamış mıydınız?

Kanal D’nin yayın yönetmeniydim. 3 küsur yıl... Aydın Bey de “Kanal D’de bana haberleri sen sun” dedi. Ben de haber sunmaya uygun bir adam olmadığımı söyledim. Bir, iyi bir diksiyona sahip adam değilim. İki, haber sunmak başka iş, haberi yönetmek başka iş. O dönem hatırlarsanız, Kanal D haberleri 3 yıl yönettim. 18 ay sürekli birinci olduk. Sonra da ATV haberle bir biz bir onlar birinci olarak devam etti.

Aydın Bey sun deyince sunmamışsınız, Turgay Bey deyince sunmuşsunuz!

Biri Kanal D, diğeri ise yeni kendi kurduğumuz bir kanal. Kanal D haber o sırada 1. bültendi. Ben sunarsam geriye gidebilirdi. Kanal 1 ise zaten sıfırdan geliyordu.

Şu andaki anchormanleri nasıl buluyorsunuz?

Şu an anchorman yok ki.

Fatih Portakal var. Anchorman’liğe en yakın yorum yapan diyelim. Bir de sabah haberini sunanlar var.

Televizyon haberlerinin hiç birini izlemiyorum.. Bir tek Show TV’ye zaman zaman bakıyorum. Ona da bakmamın sebebi başında çok sevdiğim bir kardeşimin olması. Fikrimi sorarsa söyleyebileyim diye Show TV’ye bakıyorum. Ona da bir izleyici edasıyla değil, profesyonel bir kaygıyla seyrediyorum. Fatih Portakal’a birkaç kez denk geldim. Bence başarılı. Gördüğüm kadarıyla, farklı değişik bir anchorman tipi. Reytinglere baktığımda, reytingler de onu başarılı gösteriyor. Şimdi Cüneyt Özdemir var. Cüneyt iyi olabilir. Çünkü Kanal D’nin başındayken ben haberleri sunmayı kabul etmeyince Aydın Bey bana “Arzuhan’la düşünün birini bulun, bir anchorman sunsun” dedi. O zaman Arzuhan Yalçındağ ile yaptığımız bir liste vardı. O listede Mehmet Ali Birand vardı, Deniz Arman vardı, Cüneyt Özdemir, hatta o sırada Doğan Grubu’na yeni geçmiş olan Ahmet Hakan vardı. Ben o zaman da Cüneyt üzerinde çok ısrarla duruyordum. Ama o zaman Cüneyt bayağı gençti, 11 sene önce yani. Şimdi Cüneyt sunacak. Cüneyt başarılı olabilir. Bilemiyorum tabi, halkın kendine yakın hissetmesiyle alakalı. Cüneyt açısından bir risk. 5N1K çok başarılı bir programdı ama izleyicisi farklı bir iş. Biri haber kanalı, daha AB grubu bir izleyici, diğeri ise CD’nin egemen olduğu bir yer. İnşallah iyi olur.

Sabah haberlerine gelirsek, sabah haberleri sunanlar anchorman sayılır mı emin değilim. Sabahlar hep eğlenceliydi hala eğlenceli. Şimdilerde anladığım kadarıyla 2 çekişen isim var. İsmail Küçükkaya ve İrfan Değirmenci. Yine reytinglerden gördüğüm kadarıyla. İzlediğimden değil. Çünkü hayatım boyunca hep 07.00’de kalktım, 07.30’da işte oldum. Bir süredir erken kalkmayı bıraktım ve çok mutluyum. Onların iyi olduğunu duydum. İsmail Küçükkaya’yı bir kez seyrettim açıkçası. Başarılı. Ama benim çok tarzım değildi.

Nesi değil mesela?

Sunuş şeklini, vücut dilini sevmedim. Ama benim sevmemem bir şeyi fark ettirmiyor. Sonuç olarak reytinglerde iyi bir yerde. İrfan Değirmenci’yi de bir iki kez seyrettim. O da çok heyecanlı sunuyor. Güzeller, fena değiller. Adrenalinli bir sunumları var.

Yaptığınız iş gereği her gün tüm köşe yazarlarını okuyorsunuz.

Hayır, okumuyorum. Niye hepsini okuyayım deli miyim!

Gerekmiyor mu işiniz için?

Sen bütün televizyonları seyrediyor musun? Ya da bütün programları.

Size bir şey yazıldığında filan haber mi veriyorlar?

Yok, Allah tarafından oluyor. İnternette görüyorum. ‘Fatih Altaylı’ya geçirdiler’, ‘Fatih Altaylı’ya tokat gibi’ diye yazıyorlar, görüyorum. Şöyle bir karar aldım. Sayılı günlerimiz var Armağan. Bir insan ömrü ortalama 30 bin gün civarında. Bunun 20 binini yaşadım sanırım. Şu an 53 yaşındayım ve geriye 10 bin gün kalmış. Bu 10 binin yarısı da sağlıklı geçer, sonrası sağlık sorunları filan. Ben bir karar aldım. Okumamaya çalışıyorum. Ben bir köşe yazarını küfür etmek için okumam. Türkiye’de böyle mazoşistler var. Herif benden nefret ediyor ama beni okuyor sonra bana mail atıp ana avrat düz gidiyor. Ben böyle yapmıyorum, yok sayıyorum. Artık ana haber de seyretmiyorum. Asabım bozuluyor. Haber kanallarında sinirli birisi çıkıyor ve bağırmaya başlıyor. Sabah onu seyredersem benim bütün günüm kötü geçiyor. Yani canımı sıkacak yazarlara da aynı muameleyi yapıyorum, okumuyorum. Ve bir de kötü yemek yemiyorum. Zaten iyi geçecek sayılı günler kaldı. Bu yüzden de bunlardan vazgeçtim. Nasıl kötü yemek yemiyorsam, kötü yazar da okumuyorum. Niye canımı sıkayım? Geçenlerde Erman Toroğlu, benim için yazı yazmış, okumadım. İçeriğini birisi telefon açtı, söyledi. Tamam dedim ve geçtim. Cevabım da mahkemede görüşeceğiz oldu. Canımı sıkmıyorum.

Okuduğunuz yazar hiç yok mu?

Olmaz mı, bir sürü var. Her gün mutlaka okuduğum yazarlar var. Ama tüm yazarları okumuyorum. Bazıları var ki berbat yazıyor. Niye okuyayım onu? Türkçesi Türkçe değil, fikri fikir değil, yaklaşımı yaklaşım değil. Yazdığı da büyük ihtimalle kendi fikri değil, birine yaranmak için yazıyor. Okumam onu. Sen okuyor musun?

Herkesi okumuyorum ama mutlaka okuduklarım var.

Benim de mutlaka okuduğum 10 tane yazar vardır.

Ahmet Hakan’ı sektirmeden okuyorum mesela.

Ahmet Hakan’ı ben de okuyorum. Bazen beğeniyorum, bazen beğenmiyorum ama okuyorum. Ertuğrul Özkök’ü okurum, birkaç yazarı daha okurum. Ama her yazarı okumak için bir taraflarımı yırtmıyorum. Bu mesleki olarak mı gelişti bilmiyorum ama ilginç bir şey yazanı o gün hissediyorum sanki ve okuyorum. Ya da gündeme bakıyorum ve bugün onun yazdığı enteresandır deyip okuyorum. Her yazarı bir gün okumuşumdur mesela. Ama her gün okuduğum sayı 10’a varmaz bile.

Bir sürü gazetecinin işsiz kalmasına ne diyorsunuz?

Şimdi şunu söyleyeyim, her meslekte işsizler var. Nasıl bazı öğretmenler işsizse, bazı mühendisler işsizse elbette ki bir takım gazeteciler işsiz olabilir. Ama bugün vahim olan şudur. Kötü gazeteciler iş bulurken, iyi gazetecilerin işsiz olması kötüdür. Yoksa her gazeteci istihdam edilecek diye bir şey yok. O zaman devlet memur gibi olur. Tabii ki birileri işsiz olacak. Bugün asıl vahim olan, iyi gazetecilerin iş bulmakta daha zorlanıyor olması. İyi gazetecilerin işlerini kaybetme korkusunun daha fazla olması. İyi gazetecilerin ve eleştirel gazetecilerin.

Türkiye’nin nabzını iyi tutan insanlardansınız. Birtakım insanlar çok endişeli, birtakım insanlar çok umutlu. Sizin açınızdan nasıl gözüküyor gelecek?

Aynı şey mesela Galatasaray için geçerli. Bazıları çok umutlu, bazıları çok endişeli. Ben hep şunu düşündüm. Türkiye şimdi hakikaten cumhuriyet tarihînin en zorlu dönemini geçiriyor. Niye en zorlu dönemini geçiriyor? Bu hükümet veya bu iktidar çok kötü olduğu için değil. Onun da bir payı vardır ama 100 yıl sonra Ortadoğu’da yeniden bir dizayn var. 1900’lerin başında 1920’lerin ortasına kadar Ortadoğu İngiltere ve Fransa tarafından dizayn edilmiş. Ve bu Soğuk Savaş dönemine kadar sabit bir şekilde devam etmiş. Ama Soğuk Savaş bittikten sonra Ortadoğu’da yeni bir faaliyet başladı. Ve Soğuk Savaş sonrasında konuşulan bir şey vardı. Dendi ki yeni cephe din savaşları cephesi. Ve bugün bunun izlerini görmeye başladık. Yeni cephe açıldı ve ne yazık ki o cephe yanı başımızda. Bir yandan da işte enerji meseleleri filan toplayıp baktığında bizim içinde bulunduğumuz bölge yeniden dizayn ediliyor. Ve bu dizayn ne yazık ki Türkiye’de akılcılıktan en uzak yönetim dönemine denk geldi. Çünkü Ak Parti iç meselelerin pek çoğunda akılcı davranırken dış meselelerin pek çoğunda geçmiş ve din bağlantılarına bağlı olarak duygusal veyahut irrasyonel yaklaşım içerisinde. Bu kadar etrafımızdaki karmaşık meseleyi irrasyonel mantıkla algılamanız ve çözmeniz mümkün değil. Başbakan Davutoğlu’nun konuşmalarına baktığımda bana fenalıklar geliyor. Tedirginliğim artıyor. Neden? Referanslarına bakıyorsunuz, 1500 sene, 1300 sene, 1200 senelik referanslarla gidiyor. Ortadoğu’yu asr-ı saadet mantığıyla okumaya çalışıyor. Ya değil artık. Bilmem nerdeki bilmem ne türbesi, bilmem nerdeki bilmem ne katliamı. Başka bir Ortadoğu var. Sen bunu söylüyorsun ama IŞİD bunun farkında mı? Sünniler, Kürtler, Şiiler, Türkler bunun farkında mı? O başka bir şey, yaşanmış bitmiş. O açıdan bakınca tedirginim. Türkiye’de olan bitenler her zaman tedirginlik vericiydi. Kürt meselesinin ele alınış biçimi aynı hükümet döneminde çok sağlıklıdan çok sağlıksıza gitti. Türkiye’ye ne kaybettirir bilmiyorum ama artık Öcalan iyi ki var dediğimiz bir hale geldik. Türkiye’de ki en büyük kalkışmanın mimarı bugün Türkiye’de kalkışmayı engelleyen unsur hale geldi.

Çözüm Süreci başarıyla sonuçlanacak mı Fatih Bey?

Bize bağlı değil. Bu süreçler başladığı zaman kolay kolay durdurulamaz. Bir kere barış bu kadar net konuşulmaya başlamışsa insanlar tarafından barış fikri satın alınmışsa kolay kolay durdurulamaz. Ama durdurmaya çalışan olacaktır. Bunu her taraftan provoke eden olacaktır. İnsanlar barış fikrini satın aldılar. Benim fikirlerim var. Bu fikirleri yazmak için belki erken. Ben demokratik özerkliğin Türkiye açısından son derece doğru bir şey olduğunu düşünüyorum. Bunu yazdın mı dersen, yazmadım. Neden? Çünkü bunun fikri alt yapısı daha hazır değil. İnsan arasında bunun doğru olduğunu belki biliyorlar ama söyleyecek cesarete sahip değiller. Ama düşünsene bugün Türkiye’de demokratik özerklik denen şey olsa... Ki bunu Kürtlere özgürlük olarak algılıyorlar. Düşünsene demokratik özellik deyince Ege’de de Trakya’da da her yerde olması demek. Mesela İzmir’deki laik kesimin Milli Eğitim’le ilgili haklı olarak kaygıları var. Ama demokratik özerklik olsa bunu kendisi seçecek. İç kesim daha muhafazakar olmak istiyor, kendisi seçecek. Bölünme konuşulurken demokratik özerklik konuşulmuyor. Ki demokratik özerklik niye bölünmeden daha kötü olsun? Bölünme daha kötü. Düşün, Türkiye’de 8-10-12 ayrı bölüm olsa ve bunlar her biri kendi bölgesi için ayrı karar alsa ve Türkiye için ortak karar alınsa daha iyi değil mi? Ama bunu söylediğin anda vay... Kürtler gitsin diyenlere, demokratik özerklik deyince hayır. Sen de özerk olacaksın daha iyi değil mi? Türkiye bunları makul ölçülerle konuşup yön bulmayı öğrense olacak. Ama toplumda bu iktidarın, son 5 yılında atılan karşıtlık algısı yüzünden yapamıyoruz. Toplumlar bu dönemlerden geçiyor, biliyorum. Bakarsanız Almanya dünyanın en sıkıntılı dönemini geçirmiş. Avrupa 30-35 milyon insanını kaybetmiş. Bunun önündeki engel bence, Türkiye’deki toplumun bilgisizlikten kaynaklanan sert tavrı. Bu bilgisizlikten kaynaklanan sert tavrı Atatürk bildiği için bu bilgisizlikle mücadele etmeye çalışmış. Ama 1950’de bu mücadele kesintiye uğrayınca toplum bilgisiz kalmış. Eğer Türk halkı bilse neyin ne olduğunu yönünü çok daha iyi bulur. Ben çok karamsar değilim. Desen ki iyimser misin? İyimser de değilim. Çevremizde olanların Türkiye’de ki yönetilenler tarafından okunuş biçimi bakımından karamsarım. Ama Türkiye’nin kendi potansiyeli açısından bakacak olursak Türkiye’nin bütün bunları aşacak potansiyeli var. Bugünde onu yazdım. Kürtler mesela bölünmek istemiyor. Türkler de istemiyorsa ortada sorun yok. Türkiye’nin önünde pek çok çözüm var, aynı Galatasaray’ın önünde pek çok çözüm olduğu gibi. Sadece bu çözümleri üretebilecek kadroların iş başına gelmesi ile ilgili mesele var. Galatasaray’da da bunu yönetecek kadrolar gözükmüyor. Ak Parti’ye bakın mesela. Ak Parti’ye şikâyet oranı Ak Parti’ye yapılan oy verilen orandan çok daha yüksek. Ama iş sandığa geldiği zaman daha iyisi olmadığını düşünmediklerinden yine mecburen Ak Parti’ye oy veriliyor. Daha iyisini Türkiye herhalde çıkartabilir.

Herhalde ana muhalefet de tarihinin en kötü dönemini yaşıyor.

Tarihin en kötü dönemini mi yaşıyor bilmiyorum ama çok zamansız bir şekilde kötü dönem yaşadığını biliyorum. Bugün ana muhalefetin kötü olma hakkının en az olduğu dönem. Başka zamanda ana muhalefetin daha kötü olma hakkı olabilir ama bugün bu hakka daha az sahipler. Ama ne yazık ki umut veren bir halleri yok hiçbirinin.