Gani Müjde: Hükümete gönüllü danışman olabilirim!

Mizah yazarı, senarist ve yapımcı Gani Müjde 'Kahpe Bizans'tan 15 sene sonra bu kez 'Bizans Oyunları' ile seyirci karşısında. Gani Müjde ile Armağan Çağlayan buluştu; 'Bizans Oyunları' Türkiye'de mizaha bakış, TV dizileri ve 'total mutluluktan' uzaklaşan gidişat üzerine sohbet etti...
Gani Müjde: Hükümete gönüllü danışman olabilirim!

Fotoğraf: Yasin Akgül

‘Bizans Oyunları’ hakkında bir şeyler okudum. Herkes “Bugün Türkiye’deki üç3 absürd başyapıttan bir tanesi.” Hakikaten siz absürd bir deneme mi yaptınız, yoksa “Absürdlüğüm ne kadar?” denemesi mi yaptınız?
Buna bir özlem diyelim Armağan. Kediyi köşeye kıstırırsanız size saldırır ya, biz mizahçılar köşeye kıstırıldık biraz. Televizyonda artık absürd mizah yapamıyoruz, mizahımız evcil olmak zorunda. O evcilleşme baskına karşı absürdlüğü bir isyan çığlığı olarak düşünüyorum. Madem buraya sıkıştık, madem tek kurtuluş sinema, absürt olalım dedim. Aslında bir kurtuluş ayağımız daha var…

İnternet.
Evet ama onun yaygınlaşmasına biraz daha zaman var.. Eee, madem ki tek özgürlük alanımız sinema, delirelim arkadaşlar moduna girdim. Zaten iyi bildiğim bir alandı grotesk mizah; gönüllü olarak vazgeçtiğim bir alandı -ekmek parası için-. Televizyonlarda çalışırken reyting alabilmek için gönüllü olarak vazgeçtik bu mizah türünden. İçimizde fırtınalar koparken vazgeçtik. Modadan örnek verirsek fırtınalar kopuyor içinde; kafanda binbir tür model var ama bir overlokçuda bir havlunun kenarına overlok atıyorsun. Öyle düşün.

MİZAHÇILAR OLARAK KİMSENİN DAMAT ADAYI DEĞİLİZ
Bir yandan da “Çok küfür var” diyorlar.
Mizahçı dediğin bu kadar efendi olmak zorunda değil ki. Mizahçılar olarak kimsenin damat adayı değiliz. Niye bu kadar terbiyeli olalım? Neden mizah bu kadar evcil olsun? Sokakta bu kadar argo varsa sinemada niye olmasın? Sanki hiç küfür etmiyoruz! Hiç unutmuyorum yıllar önce Bursa’da bir yerde oturmuştum. Yan masada birileri küfür ediyordu, kalabalık bir adam grubu... Sonra garson geldi, “Kim bunlar” dedim. Garson “Bursa milletvekilleri ağabey” dedi. Çok eski yıllardı ama eminim şimdi de benzer durumlar vardır. Amerika’da filmler ‘fuck’ ile başlıyor ‘fuck’ ile bitiyor. Amerikalılar bilmiyor mu efendi olmayı? Tekrar söyleyeceğim; TV bizi fazlasıyla efendi, iyi bir insan, ideal damat adayı olmaya itti. Sinemadaki küfür ve argo buna da bir tepki bence.

Bir yandan da cesaret neden? Şöyle düşünüyorum, giderek tutuculaşan bir topluma böyle bir şey üretmek de bir cesaret. “Ben bunu göze alıyorum” demek.
Muhafazakârlaşanların içinde büyük bir özgürlük isteğinin de parelel olarak geliştiğini düşünüyorum. Muhafazakârlar da daha özgür yaşamak istiyorlar. Hiç unutmuyorum yine adaya gidiyorduk, başı bağlı güzelce bir kız yanında sevgilisiyle el ele oturuyorlardı. Bir yarım saat sonra kafamı çevirmek zorunda kaldım. (Rahatsız olmasınlar diye.) Motor da biraz boştu. Yani neredeyse koltukların arasında kayboldular. Öyle yaşamak istiyorlar hayatı, bize ne? Türkiye muhafazakâr bir görüntü veriyor olabilir ama aslında özgürleşmek istiyor. Benim hedef kitlem bu insanlar aynı zamanda.
Mizahı, gülmeyi seven kitle çok geniş bir spektruma sahip. Üstelik herkese 1 milyon seyirci bile yetiyor. 1 milyon kişi var Türkiye’de. “Oh be doya doya güldüm, küfüre de güldüm, cinselliğe de güldüm, eğlendim ulan” diyecek 1 milyon kişi var. İran’da da en büyük özgürlük alanlarından biri İran sinemasıdır. Arkadan dolanırlar, sembollerle yürütürler, hikâyelerini bin bir şekilde anlatırlar ama en özgür olduğu alan sinemasıdır aslında. Uluslararası alanda da büyük başarıları var. Ben Tozkoparan’da büyüdüm.
Laf ağıza doldu mu, öksüreceksin. Bizim mahallede küfür nokta olarak kullanılırdı ya.


Mehmet Ali Erbil niye yok yeni filmde?  
Çünkü bu bir devam filmi değil.

Biz öyle algıladık...
‘Vurkaçoğlu’ diye, Bizanslılarla dalaşan bir karakter yapmak üzere yola çıkmışım. ‘Vurkaçoğlu’nun maceralarını seri yapacaktım. Sonra o sırada sağdan soldan dediler ki “Kahpe Bizans diye bir geçmişin var. Sen buna bu ismi versene.”
Hatta daha sonra bana dava açan verdi bu aklı. Gittim yapımcılarla konuştum. Olurlarını aldım. Tam yola çıkarken davalar geldi. Davalar gelince dedim ki “Ben bunlarla uğraşamam, eski formatıma dönüyorum.” Ve ‘Bizans Oyunları’na geri döndüm. ‘Kahpe Bizans’ ismine konan tedbir biterse belki bir gün ve davaları kazanırsam, ‘Kahpe Bizans 2’yi gerçekten Mehmet Ali Erbil’le çekebilirim.
Çünkü Mehmet Ali hakikaten içine canavar kaçmış oyunculardan. Ummadık yerde çok güzel şeyler çıkartabilecek şaşırtabilecek bir oyuncu. Belki başka filme...

SABAH 7’DE DÜKKANI AÇIP SİFTAHSIZ OTURAN BAKKAL GİBİYİZ
Televizyona küstünüz mü?
Küsmedim ama şunu görüyorum Armağan, televizyon paneli komediyi besleyecek bir panel olmaktan çıkarıldı.

Anladım ama romantik komediler var.
Onlar da bence romantik ayaktan yürüyorlar. Komedi tarafı daha az onların. Çok küçük bir sos diyelim. Ama yemeğin ana unsuru değil. Ben yemeğin ana unsurunun komedi olduğu, mesela ‘Avrupa Yakası’ gibi komediler isterim. ‘Kaygısızlar’ gibi, ‘Yahşi Cazibe’ gibi, ‘Tatlı Hayat’ gibi, ‘Dadı’ gibi… Bunları artık yapamaz hale geldik. Panel bunlara meyletmiyor. Panel katıla katıla ağlamak istiyor, arada bir de romantizmle yaşayamadığı aşklara aslında selam çakmak istiyor. Çünkü aşk yaşamadan evlendirilmiş milyonların yaşadığı bir ülkeyiz. Yaşayamadığı aşkları TV’de görmek istiyor insanlar. Ama komedi için daha çok AB seyirci gerekiyor.
Reklamcı için de daha çok AB seyirci gerekiyor. Ve bu ikisi neden bu panelde buluşmuyor anlamış değilim. Şu anda herkes zarar ediyor, televizyon kanalı, yapımcı, reklamcı zarar ediyor, bir tek oyuncular kazanıyor ve hayat böyle devam ediyor. Burada bir yanlışlık var. Sabah 7’de dükkanı açıp akşama kadar siftahsız oturan bakkallar gibiyiz yani.

Ama bu panele de yapılabilecek komedi yok mudur yahu?  
Valla arıyorum, bulursam yapacağım elbet. Eskiden komedi dizileri sürüklerdi kanalları. Levent Kırca zamanında ‘Olacak O Kadar’ çıktığında hayat dururdu. ‘Yasemince’ zamanında diğer kanallar kepenk indirirdi. Ama birdenbire ne oldu bilmiyorum, dram hastası olduk. ‘Geriatrik kadın’ dizileriyle baş başa kaldık. Yani bu diziler ve bu panel reklamcının da istediği panel değil ki.

Ama reklamcı da itiraz etmiyor. 
Etmiyor, niye etmiyorlar bilmiyorum. Benim kayınvalidem çok seyrediyor dram dizilerini mesela. Ama, kayınvalidem 500 lira ile dört ay yaşar, üstelik para biriktirir. Bu seyirciye dizilerini seyrettirmeyi başarıyorsun eyvallah, reyting de alıyorsun. Ama günün sonunda kim kazanıyor ki? Hiç kimse kazanmıyor. Araba reklamları olurdu eskiden şimdi görüyor musunuz hiç? Şemsiyeler var. Isıtıcılar var. Oraya geldi iş. Dolayısıyla bunu yeniden bir masaya yatırıp, tüketici gruplarının daha hareketli olduğu yerleri ölçmek lazım. Reyting bir kamuoyu anketi değil ki, bu bir kazanç sistemi.

DRAM SEYREDENLER, DAHA AZ YAŞAYACAKSINIZ!  
Hep şöyle bir yargı vardır ya; kriz dönemlerinde komedi çok iş yapar. İşte halk kendini mutsuz hissettiğinde komedi çok iş yapar. Ama galiba Türkiye’de tersi oluyor. Biz mutsuz olduğumuzda gülmek istemiyoruz galiba.
Evet, insanlar “İnşallah benden daha mutsuz birileri vardır” diye ekran karşısına geçiyor. Yani durumuyla durumundan daha kötü birini bularak teselli buluyor. Ama ağlarken sızlarken ömründen yiyor farkında değil.

Nasıl?
İnsanın tam bağrında (iki göğsünün arasında)  mutluluk hormonu salan timus diye bir bez var. Bu bez iki şekilde harekete geçiyor. Bir güldüğümüz zaman, iki vurduğumuz zaman. Yani büyük acılar yaşadığımız zaman şuraya vuruyoruz ki, acımız hafiflesin.Güldüğümüz zaman sürekli mutluluk hormonu salgılıyoruz. Bu da herşeye iyi geliyor. Genler bunu okuyor sürekli. “Ben buna ömür vereyim de hayatta kalsın, sağlıklı nesiller yetiştirsin” diyor. Çok ağlayana da bakıp diyor ki, “Bu çok mutsuz. Bunun yetiştireceği çocuktan hayır gelmez” deyip alıyor seni oyundan. Attaaaa diyor. Dram seyredenlere son uyarımdır: Daha az yaşayacaksınız!

Türkiye’nin siyasi konjonktürünün de bu meseleyi çok etkilediğini düşünüyorum.
Evet. Çoğu her şeyi hakaret ve “Bunun esprisi yapılır mı?” şeklinde algılayan nurtopu gibi bir toplumumuz oldu. Yazarken çizerken yüz kere düşünüyoruz artık.

Bu kadar da düşünerek mizah olur mu Gani Bey? Mizah dediğimiz özgür bir şeydir.
Kendi adıma söyleyeyim ; inançlar ile ilgili espri yapmamaya çalışıyorum. İnançlardan birini öne çıkartacak, inançlardan birini yerecek espri yapmamaya çalışıyorum. İki, insanların sakatlıkları ile ilgili espriler yapmamaya çalışıyorum. Bir de mümkün oldukça homofobik olmamaya çalışıyorum. Bu üç şeyde hassasım. Bunun dışında örneğin siyaset konusunda bence zembereğim olmamalıydı.

Var mı?
Var, çünkü Türkiye’de “Aaaaaa bunun esprisi yapılır mı?”, “Bu adama bu nasıl denir?” şeklinde bir algı oluştu. Eskiden biz plastip şovlar yapardık yahu. Ana haber bültenlerinde başbakanlarla, cumhurbaşkanları ile dalga geçilirdi. Bütün dünyada eğer siyasetçi iseniz mizahınızı yaparlar. Obama’yı yatakta başka bir adamla çizdiler. Yazdılar.
Görüntülü film haline getirdiler. Bizde bu anlamda müthiş bir tutuculuk var. Dediğim gibi üç tane kritik eşik var; din, cinsiyetçilik ve sakatlık üzerinden yapmamak lazım esprileri.

Karikatür dergilerine de dava açılıyor.
Demokrasilerde olmamalı böyle şeyler.

Bunlar yaratıcılığımızı engelliyor mu?
Mizahın iki büyük düşmanı vardır. Bir otokontrol, iki hassasiyetler… Bunların ikisi de bizde bolca var. O yüzden artık bu topraklardan bir Nasrettin Hoca çıkmaz kolay kolay. Nasrettin Hoca’nın en büyük eğlencesi iktidardaki Timur’dur. Güçle dalgasını geçer, güçle eğlenir. Belki ileride Recep İvedik için, Cem Yılmaz için “Eskiden ne komedyenler vardı be” diye söylenebilir. Benim korkum 15 sene sonra bu günleri bile arayacak olmamız. İnşallah komedi ve mizah galip gelir, 90 dakikanın sonunda. Yeni umutlar var. Netflix geldi mesela.Digital platformlarda çok özgür bir mizah var.

Twitter kapanıyor, Netflix’i de kapatırlar!
Büyük şirketleri en fazla üç gün kapatıyorsun sonra açıyorsun. Düşünsene Twitter’ın yerli bir patronu olsaydı, açılır mıydı? Adamın madenleri var, ruhsat alacak. Girer miydi riske? Ne Twitter kalırdı ortada, ne Netflix. Sonuçta Türkiye’nin biraz daha hoşgörülü olmaya ihtiyacı var.

TOTAL MUTLULUĞU YÜKSELTMELİYİZ
Ama giderek daha hoşgörüsüz oluyoruz.
Bu doğru bir tespit. Ama olmamalıyız, ben bunu söyledim. Mutsuzluk kimsenin işine yaramaz. Total mutluluğu yükseltmeliyiz. Hatta dedim ben, hükümete gönüllü danışman da olabilirim. Komedi programları mı yaparız, eğlence programları mı yaparız sürekli, siyasi mitinglerden önce şovmenler çıkar, eğlence mi yapar bilemem… Ben mizahı toplumu sağaltıcı bir dal olarak düşünüyorum doğrusu. İnsanlar hangi partiye oy verirlerse versinler mutsuzlar çünkü. Daha fazla eğlenceye hepimizin ihtiyacı var.

Cem Yılmaz’ın filmi de kötü gitti kendi ölçüsünde. ‘Düğün Dernek’in ikincisi de kötü gitti kendi ölçüsünde. Ben de bundan şöyle bir sonuç çıkardım: Yok ya, seyirci artık komedi de istemiyor, evde oturup ağlaşmak istiyorlar….
Başka bir gözlemim var bu konuda. Televizyondaki seyirci sinemaya taşınmaya başlıyor biraz. Sinemaya doğru gidiyor.

Çünkü diziden sıkıldılar.
Dizilerden sıkıldı. Geçen gün eşim bir tespitte bulundu. Batının sabah evinde Brezilya dizisi niyetine seyrettiği şeyleri bizim insanımız prime time’da seyrediyor. Prime time’da seyretmesi gereken televizyon dizilerini de gidip sinemada seyrediyor. Böyle bir kayma oldu, eksen kaydı. Gişe sonuçlarına gelince çok parçalanmışlık var ondan azalmalar olabiliyor. Aynı hafta altı tane çalışan film Amerika’da bile girmez aynı haftada ama Türkiye’de oluyor bunlar. Film arzı çok ama salon yetersiz hâlâ.

Türkiye’de mizah çok mu kendini tekrar eden bir şey? Yani mizahta yeni bir açılım yok.
Ee herkes bir şey deniyor, olmazsa güvenilir kalesine sığınıyor. Bu benim için de geçerlidir, Cem (Yılmaz) için de geçerlidir , Ata (Demirer) için de… Herkesin iyi olduğunu düşündüğü bir alan var. Biz sağlamcıyız. Ben de 15 sene sonra sonuçta Bizans hikâyesi ile çıktım seyircinin karşısına. Elbette devam filmi değil ama bu da bir Bizans hikâyesi. Barbaros çekecektim bu kez başka bir şeye yöneldim. Onu da ilerde çekerim artık.


YERLİ MALI 'KARAYİP KORSANLARI' ÇEKME DERDİNDEYİM
 
Barbaros için Gökhan’la anlaştığınız doğru mu?
Yok, anlaşmadık. Sadece ben Best FM de “Kızıl sakallı biri lazım” dedim. Yasemin Şefik yakıştırdı onu. İnsanlar da pek sevdiler. Ama “Gökhan oynar mı?” dersen çok iyi oynar. Çok da sevimli ve karizmatik bir Barbaros Hayrettin’imiz olur.

'Barbaros' da mı komedi?
Komedi. Ben denizci olduğum için macera ile komediyi harmanlayacağım.Yerli malı bir ‘Karayip Korsanları’ filmi çekme derdindeyim.

Eskiden Twitter’da daha sık vardınız. Sonra  geri durdunuz. Bu artık “Ben geri durayım” tavrı mı, yoksa “Orası çok çekilmez bir yer oldu” tavrı mı?
Biraz çekilmez bir yer oldu, Civcivland... Yani “Günaydın” diyorsun. “Sen kimsin bana günaydın diyeceksin” yazıyor adam. “Cem Yılmaz’ın filmi güzel olmuş” diyorum. “Cem Yılmaz da komik mi?” “Bizans Oyunları vizyonda” yazıyorum. “Reklamını yapma bana” diyor adam. Bir yerden sonra da ciddiye almıyorsun, almıyorsun ama yılıyorsun da. Karşı karşıya geldiğin zaman resim çektirmek isteyen insanlar ağzına geleni söylüyor sosyal medyada. Bir de dile çok dikkat etmek gerekiyor . Çünkü sizi herkes okuyor ve seviyor.  Hükümet ile ilgili eleştiri yapıyorum. Diyorlar ki ‘Pis komünist’. Sonra diyorum ki “Aa hükümet bunu ne güzel yapmış” o zaman da ‘AKP yalakası’ oluyorum. Artık fikrimi de açıklayamaz oldum. Bir süre sonra diyorsun; değer mi? 140 karakter zaten görüşümü anlatmama da engel.

Şimdi çoğalıyormuş.
Çoğalsın tabii, 140 karakter yanlış anlaşılmaya çok müsait. Sosyal medya özgürlük getirdi mi, tartışmak lazım. Linci büyüttü, içimize kapandık.

AYAĞINI DENK AL AVRUPA!
Bir cümle kurdunuz, beni de umutsuzluğa ittiniz. “15 yıl sonra bu mecralar bile olmayabilir” diye bir laf ettiniz.
Ben dünyanın gidişatını iyi görmüyorum. Bundan birkaç yıl önce Avrupa’ya gittiğimizde içimizi büyük bir özgürlük duygusu kaplardı. Orada gezerdik, kafelerde otururduk, ülkemize de mutlu dönerdik. Çünkü şöyle bir hedefimiz vardı: Türkiye Avrupa Birliği yolunda uygar dünyanın bir parçası ve bir gün biz de bu Avrupa’nın bir parçası olacağız. Bir, Avrupa artık eskisi gibi güvenli bir yer değil. İki, Türkiye eskisi gibi Avrupa Birliği yolunda koşar adımlarla ilerleyen bir ülke değil. Neye umutlanalım? Zaten Avrupa kendi içinde büyük sorunlarla boğuşuyor. Göçmen sorunu bir yandan, Macaristan ve Polonya’da seçilmişlerin diktatörlere özgü çaba içinde olduklarını görüyoruz. Güçler ayrılığını ortadan kaldıracak hamleler peşindeler. Polonya gibi olacaksan ne yapayım ben Avrupa’yı. Avrupa eskiden bir örnek kültürdü. Herkesin özgürce kendini ifade edebildiği bir Hyde Park’tı. Artık Paris’te bir kafede otururken kör bir kurşuna hedef olmayacağımızı kim bilebilir? Böyle bir yer değildi dünya. Savaşlar da mert değil. Eskiden kadınlar öldürülmezdi mesela. Şimdi takır takır kadınları tarıyorlar. Bütün bunları üst üste koyduğum zaman “İnşallah 15 yıl sonra bu eğlence ortamımızı aramayız” diye düşünmeye başladım. Total mutluluk dünyada da artık zor bir şey.
Dünya artık daha tedirgin… Böyle olmamalıydı. Sebep olan Allah’ından bulsun diyebiliyorum ancak. Dinler bizim zenginliklerimiz. Irkların farklılığı bizim zenginliğimiz. Cinslerin farklılığı bizim zenginliğimiz, oysa ki ne hale geldik biz. Niye bu hale geldik biz, niye bunları konuşuyoruz? Mizah konuşmak için oturup da niye bunları konuşuyoruz bilemiyorum.
Avrupa da görsün bunu. Suriye’den 2 milyon adam gitti diye Avrupa birbirine girdi. 70 milyonun 35’i gider Berlin’e. Avrupa’ya “Ayağını denk al” demek istiyorum yani… Bizans oyunları yapma bize…