Hakan Ural: Bu ne avamlık, bu ne varoşluk!

Kendisi de spor yorumcusu olan Hakan Ural, geçtiğimiz haftalarda Twitter üzerinden polemiğe girdiği Derin Futbol ekibine sert sözlerle yüklendi. Armağan Çağlayan'ın sorularını yanıtlayan Hakan Ural, "İnsanlar Allahtan futbolla oyalamıyor, o yüzden sorgulamıyor, senin bindiğin arabaya isyan etmiyor" diyor...
Hakan Ural: Bu ne avamlık, bu ne varoşluk!

FOTOĞRAF: YASİN AKGÜL

Siz çok mu fanatik Fenerbahçelisiniz de bir televizyon programında Fenerbahçe’ye bir şey söylüyorlar, sonra siz evden twit atıyorsunuz, oraya gidiyorsunuz… Siz Twitter’dan, onlar oradan kavga ediyorsunuz…
Öyle değil o. Ben iyi bir Fenerbahçeliyim. Hayatı nasıl yaşıyorsam taraftarlığımı da öyle yaşıyorum. Makul, dengeli… Ama sokakta nasıl bir haksızlıkla karşılaşıp reaksiyon veriyorsam; takımımla da alakalı, camiayla da alakalı, bir yanlışlık olduğu zaman öyle bir tavır sergiliyorum. Onun öncesi olduğu için o gün o patlama noktası oldu. Hassas bir adamım, 31 yıldır bu piyasadayım. Beni herkes çok iyi bilir; eksiğimiz vardır, yanlışımız vardır ama... Çok zor bir ülkede yaşıyoruz; insanlar çok agresif, gergin, birbirine saygısı yok. Sevgi de kalmadı. Hepimizin çoluğu çocuğu, bir hobimiz var; maçlar, balık tutma… İnsanları o kadar kutuplaştırdılar ki insanlar sadece farklı renk forma giyiyor diye birbirini öldürüyor hale geldi bu ülkede son yedi yıldır falan. Çok marjinal düzeyde bir kutuplaşma var. Diyorum ki; spor programı yapan arkadaşlarımız fikirlerini söyleyebilirler. Herkesi, her şeyi eleştirebilirler. Buna saygı duyuyoruz, şahsım dahil. Ama insanlara hakaret etmek, aşağılamak, itham etmek, fütursuzca söylemlerde bulunmak yanlış. Herkes farklı yaşar, sen o camiayı aşağılarsan, hakaret edersen, taraf olarak ben reaktivite olurum. Bir reaksiyon gösteririm buna, sen buna katlanmak zorundasın. O riski alacaksın zaten. Ha alamam mı diyorsun, o zaman o üslupla yorum yapmayacaksın, fütursuzlaşmayacaksın! Mesela NTV Spor hiç alıyor mu böyle bir tepki? Almaz. Görüşlerini beyan ediyorlar, beğenen beğeniyor. Bir seviye var. Ama o konu şöyle; bir yıl öncesinden Rasim’in (Ozan Kütahyalı) benimle ilgili fütursuz, belden aşağı söylemleri var.

O gece başlamadı mı hepsi yani?
Hayır. Bu bana dolaylı geliyor, çünkü ben o programı izlemiyorum ama hepimizin çevresi var. Mesaj, telefon falan… Sinan (Engin) çok yakın arkadaşım. Sinan’ı “Senden rica ediyorum, maalesef belden aşağı fütursuz bir takım söylemler olmuş, o arkadaşı ikaz et, lütfen buna müdahil ol. Görüşlerimi eleştirebilir ama belden aşağı fütursuzluk yapmasın. Benim 23 yaşında, 21 yaşında çocuklarım var. Ben o avamlıkta yaşamıyorum” diye ikaz ettim. Hatta Ertem (Şener) aradı aynı gün içerisinde, “Ağabey haklısın, pardon, biz senden bahsettiğini bile bilmiyorduk” gibi... “Rica ederim” dedim. Olgunlukla karşılamak durumundayız. Ertesi gün yine duyuyorum; bizim milli tenisçi Tuna Altuna var, bizim oğlanın arkadaşı. “Ağabey bunlar sana sallıyor” deyince açtım kanalı. Şöyle bir şey var, çok fütursuzca saldırıldı canlı yayında bana. İnsanları eleştirebiliriz fakat benim kontrolümü kaybettirecek kadar bir meydan okumaya dönüştü iş. Ben de yıllardır televizyon işi yapıyorum, bir spor programında birine “Delikanlıysan, erkeksen gel” olur mu? Böyle bir şey olabilir mi? Yani spor programı bu! Bu üslup ne? Bu avamlık ne? Bu varoşluk ne? Bu hırs, bu öfke ne? Orada maalesef aşırı tahrik olunca, “Geliyorum, gidiyorum” ve polemiğe girdim. Çünkü o anda elimdeki tek enstrüman, Twitter. Ve Armağan, o gün nasıl gittiğimi hiç hatırlamıyorum, Ezgi’nin arabayı alıyorum…

Ezgi’nin aklı çıkmıştır.
Ya düşün… Ve kız Allah’tan Beykoz’da; kızı uyutuyor, ben burada  Maslak’tayım, onun arabayı aldım. Onun araba da Kia jip, gecenin o saatinde yollar ıslatılıyormuş. Maslak’tan çıkarken o hızla kontrolümü kaybetmişim, vallahi billahi takla atıyordum. Rezilliğe bak, bir anda böyle bembeyaz olursun ya… O an ne yaptığımı bilmiyorum ki! Bir de öyle bir rezillik yaşadım. Atladım gittim kanala, 100 tane polis, sivil polis, özel güvenlik, resmi polis…

Gidiyorsun da…
Artık zaten gittim, durur muyum! Beni bu piyasada 31 yıldır tanırlar, bunlar ne ya Armağan? Bunlar, ne bunlar? Komikler.

Sırf futbol taraftarlığı için de olacak şey mi bu?
Onu anlaman için de onların çok içinde olman lazım.

Benim için; parti söz konusu olsa da olmaz, maç için de olmaz.
Şöyle izah ediyorlar: İzleniyor. Sanıyorlar ki izlenirlik kriteri böyle bir yayın yapmak! Şimdi reyting kriteri; bir insanı çırılçıplak soy, televizyona çıkar ya da çok avam ve fütursuzca söylemlerde bulundurt, tepki anlamında izleniyorsun. Bunun adı da reyting diye o programa devam mı edeceğiz? Reytingi nasıl aldığının önemi yok mu? Tek kriter; “Bu izleniyor.” Bizim ülkemizde diziyi de bitirdi, sanatı da bitirdi, sporu da… Her şeyi bu anlayış bitirdi.

Çok kötü bir dil kullanılıyor.
Facia. Ve mesela şöyle bir şey söylediler, ben inanamadım… Şunu yapıyorlarmış Armağan, ben bunu söylüyorum ve bu konuyu noktalıyorum:  Diyorlarmış ki, “Ben iyi mala vururum, ben mala ustasıyım, mala vurma ustasıyım.” Resim olarak da malacı ustası resmi kullanıyorlarmış! Seviye ve standart anlamında Allah yardımcıları olsun. Televizyonlarda da genel prensip, etik, ilkeler olmalı. Galatasaray Başkanı’na da hakaret ediyorlar, Beşiktaş Başkanı’na da hakaret ediyorlar, Trabzon Başkanı’na da hakaret ediyorlar, oyuncuları da aşağılıyor. Bu kadar emekler verilerek oluşturulan bir değer var, sonuç itibariyle maddi ve manevi bir anlam içeren ve yanlarına kar kalıyor. Anormallik normal oluyor!

İNSANLAR FUTBOLLA OYALANIYOR, İSYAN ETMİYOR
Futbol yorumu bu kadar gerekli bir şey mi hayatta?
Doğru yapılırsa evet…. Çok zor süreçten geçiyoruz; şehitler oluyor… Ülkemizin siyasi gerilimi yüksek; hayat çok zor… Çocuklar 1500 liraya yaşıyor. Bunun da 700’ünü muhakkak eve yardım ediyordur. Birisiyle flört edemiyor, evlenecek olsa ev lazım, onun kirasını vermesi lazım falan… Çok sıkıntılı. Haftasonu herkesin tuttuğu takımın maçı var, erkek geyik muhabbeti vardır… Allahtan onunla oyalanıyorlar. Onu mu transfer etmiş, o gol müydü, değil miydi falan diye… Böyle bir tık mutlu oluyor; orada sorgulamıyor, isyan etmiyor. Senin bindiğin arabaya isyan etmiyor falan… Doğru yönlendirilse bu, doğru yansıtılsa aslında çok halka faydalı bir şey. Lazım bir şey. Ama bizde tam tersi.

Siz Fenerbahçe Kongre üyesisiniz değil mi?
Evet. 

Hakikatten tribünler siyasallaştı mı?
Her şey etki tepki; mümkün değil olmaması. Siyasallaşmayan bir şey söyle; sanat dahil. Yok. Etki tepki, bir şey ne kadar gündemde olursa, onun bir etkileşimi oluyor.

Eskiden böyle şeyler yoktu hayatımızda. Hayatımda üç kere maça gittim, tribünlerde hiç siyasi bir slogan atıldığını falan duymadım.
Daha sevgiyle yaşıyorduk, siyaset hayatımıza çok girdi. Siyaset hayatımızda çok büyük yer kaplıyor şu an. Biliyorsun ikinci seçime gidiyoruz ve yaklaşık altı yedi aydan beri, bu seçimlerden dolayı herkes belli bir iddia ve suçlama içerisinde. Her kanalda insanlar bir şey söylüyor. Herkes gergin, herkes sinirli. Şöyle bir toplum olur mu? Hep çoluğumuza, çocuğumuza söylüyoruz; “Aman oğlum, aman kızım…” “Niye baktın?” diye adam öldürüyorlar. Belki gözüm daldı ya da saçını beğendim, belki gözünü beğendim, “Ne güzel” dedim, belki birine benzettim. Belki senin hayranınım… El frenini çekiyor, kafana sıkıyor! Şimdi toplum buysa, sinirliyiz agresifiz yani. Bir çok neden ve etkenden dolayı toplum gerildi, paramparça edildi. Birtakım şeyleri birleştiriyorsun, birileri bir düğmeye basmış aslında, oyun oynanıyor. 7 Haziran’a kadar kimsenin burnu kanamıyor, 8 Haziran’da…

Kan gölü.
17 şehit var, 11 Haziran’da 31 şehit var. Bugün itibariyle, iki buçuk ayda 127 şehit verilmiş, bilinen. GATA’da kaç kişi yatıyor bilmiyorum. Bir plan var. Farkındalığım var, izliyorum, dinliyorum, bilgilenmeye çalışıyorum bu toplumda bir birey olarak. Bir topluma bu kadar öfke, kin, nefret şırınga edersen, bu kadar seviyesiz spor programı, siyasi programlar, gerici diziler onlar bunlar yaparsan kutuplaştırırsan; din, dil, ırk, spor adı altında...

Bir yerden patlar.
Bir şeyi planlıyorsun ki bunlar yarın öbür gün bir araya gelmek isterse bile gelemesin. Ama siyasi anlamda uzlaşırlarsa takımdan ayrışsınlar. Takımdan uzlaşırlarsa siyasal olarak ayrışsınlar. Sünni ise Alevilikten ayrışsın… Böyle bir plan var demek ki. Yani bir arada olmamaları için ekilmiş bir takım nifak tohumları var diyorum. Çünkü anlamlandıramıyorsun... Eş, dost, büyük, zeki insanlarımızla da konuşuyorum. Önemli insanlar bunlar, hakikatten dekanından profesörüne, “Evet, doğru” diyorlar…

Yurtdışı kaynaklı mı olduğunu düşünüyorsunuz, olanların sebebinin?
Bir gayrimenkul programı yapıyorum, bir buçuk seneden beri Habertürk’te. Çok beğeniliyor, çok izleniliyor. Orada çok önemli müteahitleri alıyorum. Türkiye’nin gayrimenkulden elde ettiği; 26 ile 35 milyar dolar arasında bir para. Bu ülkenin ekonomisini ayakta tutan en büyük nedenlerden bir tanesi… Bir ülkeye neden yatırım olur? İstikrar olması lazım. Niye Amerika’dan ev alıyoruz biz? Niye insanlar Avrupa’dan ev alma meraklısı?
Amerika’da hergün beş kişinin, on kişinin öldürüldüğünü düşün, sınırlarının yangın yeri olduğunu, sürekli hükümetinin değiştiğini düşün… Ve her gelen hükümetin kendine göre bir yasa çıkarttığını düşün, ev alır mısın kardeşim? Bütün birikimini götürüp orada kullanır mısın? Bu kadar basit. Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması, güven duygusunun olmaması, sürekli olarak siyasetin birbirini yiyiyor olması, sınırlarının yanıyor olması, o ülkedeki güvenlik güçlerinin katlediliyor olması ülkeye yatırımı engeller.

BU ÜLKEDE KAOS OLMASI DIŞ GÜÇLERİN İŞİNE GELDİ
Siz emlak programı piyasasına çok hâkimsinizdir; emlak krizi mi geliyor?
Yok. Hiç zannetmiyorum mümkün değil.

Eskiden gayrimenkul için ‘En iyi yatırım’ derlerdi. Son zamanlardaysa “Sakın paranızı gayrimenkule yatırmayın” diyorlar…
Bir senedir gayrimenkul programı yapıyorum. Türkiye’nin çok önemli müteahhitlerini ağırlıyorum. Gayrimenkul ölmez, mümkün değil. Türkiye Ortadoğu’nun New York’u, öyle düşün. Arapların kendisini maddi manevi en rahat hissettiği ülke. Amerika’ya gidiyorlar, paranın sınırı yok fakat ikinci sınıf vatandaş bakışı alıyorlar. Kılığından, kıyafetinden, yaşam şeklinden dolayı… Burada, beş vakit namazını kılıyor, camisinden ezanını duyuyor, Müslüman ülke… İmparator gibiler… Gel şimdi senle Nusr-et’e gidelim, oraya gidelim, buraya gidelim. Tıklım tıklım… AVM’lere gidelim. Çölden sıcaktan bıkmış kardeşim ya, Türkiye’nin taşı toprağı altın!

Allah korusun bir iç savaş çıkarsa…
Çıkmaz, sistemin işine gelmez. Bizim sağduyumuzdan dolayı çıkmaz demiyorum, bu ülkeden nemalananlara bakacaksın, o zaman anlıyorsun. Her türlü kışkırtmaya, her türlü kavram karmaşasına, gerilime, sevgisizliğe rağmen ben bu millete çok güveniyorum. Bunun yanında bir takım veriler de var. Altı dolu, bilgilendim. Mümkün değil böyle bir şey olmasına. Sistem izin vermez. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden nemalanan çok ciddi güçler var.

Dış güç?
Tabii ki. Çok ciddi nemalanıyorlar. İnsan gücümüzden nemalanıyorlar, coğrafyamızdan nemalanıyorlar, üslerimizden, her şeyimizden nemalanıyorlar. Nemalanıyor adamlar. Senin ülkende bir kaos olması o sistemin işine gelmez. Sen o bedeli bir ödüyorsan, onlar bin ödemek durumunda kalıyor.

Umudunuz var mı, düzelecek mi?
Düzelmek zorunda! Biz 70 cent’e muhtaç kalmıştık ve daha geri bir Türkiye'ydi; düşün telekominikasyonda, ekonomide… Bir de Anadolu’nun o halini düşün. Bugün baktığında çok ciddi beyinler var. Ana muhalefet partisinde çok önemli beyinler var, zeki vatanseverler var. İktidar partisinde var, çok önemli aydınlarımız var, yazarlarımız var. TÜSİAD’a bakıyorum, orada öyle. Sanatçılar arasında genç jenerasyondan çok zeki, farkındalığı olan, doğru mesajlar veren gençler var. Benim gram kaygım yok. Kürt arkadaşlarımız var,  hele onlar herkesten fazla baskı altında olmalarına rağmen daha fazla vatansever gibi davranan Kürt çocuklar var. Düşünsene orada yaşıyorsun, o bölgedesin, oraya mal olmuşsun. Her şeye burada öyle bir kalkışma var, buradan baskı altındasın, bir de orada örgüt tarafından baskı altındasın ama hâlâ “Ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşıyım, Türk milliyetçisiyim” diyebilecek cesarette insanlar var. Enteresan şeyler oluyor ülkede, bu birlikteliği daha da hayırlı yerlere getirecek, gram şüphem yok. Ben şöyle diyorum; ocak, şubatta her şey oturur. Yüzde 30 fakirleştik biliyorsun, herkes biliyor.

RUH SAĞLIĞI İÇİN OĞLUMU YURTDIŞINA YOLLADIM
Siz Engican’ı yurtdışına mı yolladınız?
Engincan’ı medyadan dolayı yolladım. Ve buna kendisi karar verdi. Uçak fobim var, Engincan’ın yurtdışına gitmesini en istemeyecek olan kişi benim. Sibel Nişantaşı’na gider gibi Amerika’ya gidiyor. Onun öyle bir problemi yok. Ama ben gidemeyeceğim için çok özlem olacaktı. Fakat bana öyle bir içi yanarak, neden olarak sundu ki bu isteğini; saygı duydum, “Peki” dedim. Hasretliğini çekeyim ama bu çocuğun ruh sağlığı için “Gitsin, orada eğitimini alsın” dedim. Yoksa bu ülkedeki eğitim sistemini beğenmiyorumdan falan değil. Çocuk şundan çok rahatsız oldu; oraya gidiyor fotoğraf, buraya gidiyor fotoğraf. O pantalonu mu giydi, doğru mu giydi, onu mu çıkarttı... Dedi ki “Ben burada nasıl okuyacağım? Sosyal hayatımı yaşayamayacak mıyım?”

Şimdi burada mı, orada mı?
Burada, Londra’ya gidecek ocakta, iki sene master’ı var. Melisa da Londra’da.

Ama artık eskisi gibi insan içine karışmıyorlar galiba?
Tecrübelendi.

Ama çok üstüne gittiler?
Çok… Diyorum ya Armağan, nerede bizde edep, adap sınır var ki? Kızkardeşim Aslı ile yemek yedim Etiler’de bir yerde. ‘Hakan Ural’ın son sevgilisi’ dediler. Kızkardeşimle beni yazdılar. Sonra gidiyorsun “Ha, pardon” diyorlar. Hiçkimsenin kimseye saygısı ve sevgisi yok. Onu nereden anladın de bana. Bir kriter midir bilmiyorum ama bunun bir kriter olduğunu uzmanlar belirtiyor: Sosyal medya... Allah aşkına orada müthiş bir kin, öfke var. Hiçbir nedeni olmaksızın hakaret var. Cumhurbaşkanına hakaret ediyoruz, başbakana hakaret ediyoruz, ana muhalefet partisinin başındaki insanlara -Bahçeli olsun, Kılıçdaroğlu olsun, Demirtaş olsun- ağır hakaret ediyoruz. Sanatçılara ana avrat küfrediyoruz, emniyet müdürlerine küfrediyoruz, savcılara küfrediyoruz,  dekana küfrediyoruz, öğretim üyesine küfrediyoruz, hocalarımıza küfrediyoruz, kulüp başkanlarımıza küfür ediyoruz, milli sporculara hakaret ediyoruz, iş adamlarımıza ana avrat küfrediyoruz, sermayeye “Şunun sermayesi, bunun sermayesi” diyoruz, gazete patronlarına küfrediyoruz… Ya böyle bir millet dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir döneminde olmamıştır. Herkes herkese küfrediyor ve “O kim?” diyor. Müslümanız diyoruz, beş vakit namaz, oruç tutmak, hacca gitmek, zekat vermek falan; öte yandan çocuklarımız anası falan ama dünyada kadınların en çok mağdur edildiği ülke Türkiye!
Geri dönseydiniz yaşamak istemediğiniz şeyler vardır mutlaka.
Muhakkak, onlar tecrübe oluyor işte.

Siz bir dönem evden çıkmıyordunuz değil mi?
Tabii canım, yedi ay evden hiç çıkmamışlığım var.

Hiç?
Hiç. İki buçuk yıl terapi gördüm ama en büyük terapistim eşimdi.

Hakan Bey ne oldu size, agorafobi gibi bir şey miydi o?
Ya adını tam bilmiyorum ama hiçbir şeyden zevk alamama oldu.

Ezgi bilerek mi saklanıyor magazinden?
Sevmiyor. Onu çok iyi tanıyorsun, sevmiyor nefret ediyor. Ürküyor.

SİBEL TEK BAŞINA MÜCADELE VERİYOR
Siz de böyle modern zaman insanları gibi Sibel Hanım’ı, çocukları alıp yemeğe çıkar mısınız?
Yok ama Sibel’le görüşüyorum. Çok, çok iyi bir ilişkimiz var. Özellikle son altı yıldır falan çok iyi arkadaşız. Ona hep söylüyorum, her yerde de söylüyorum; ana baba rahmetli oldu ama Sibel benim çocuklarımın annesi, her türlü yanındayım. Bugün Sibel’in en ufak bir üzüntüsünde, en ufak bir rahatsızlığında her saniye yanındayım. Her yerde de söylüyorum, kendisi de bunu çok iyi biliyor. Müthiş bir annelik yaptı, her şeye rağmen yaşadığı her türlü olumsuzluklara rağmen… Çünkü anneyi de babayı da bir anda kaybetti. Bunlar ona çok büyük bir travma yaşattı. Tek başına, ayakta bir mücadele veriyor. Biz hep eleştirel bakıyoruz. Tamam kardeşim, hepimizin hataları var tamam. Ama Sibel’i şöyle değerlendirmeleri lazım. Bu gariban bir yerden çıkmış, dans etmiş, şarkı söylemiş, bu ülkedeki insanları memnun etmiş, eğlendirmiş. Onları bir sanatçı olarak sesiyle fiziğiyle mutlu etmiş… Para kazanmış, kazandığı paraların vergilerini devletine vermiş. Okul yaptırmış, hastane yaptırmış, askerlerin özel devletin günlerine gitmiş, yardım kuruluşlarının günlerine gitmiş. Hiçkimseye zarar vermemiş, hiç kimseyi öldürmemiş, kimseyi dolandırmamış, kimseye bir kötülük yapmamış. Bugün de beğenirsin beğenmezsin, bir sanat icraa etmiş, etmeye çalışıyor. Bu arada üç tane çocuk, onlara iyi eğitim vermiş. Tek başına bir anne olarak kalmış. Sanatçıyı yıprat, sporcuyu yıprat, oyuncuyu yıprat, siyasetçiyi yıprat,  iş adamını korkut, yıprat… Kardeşim biz nasıl var olacağız ya ülke olarak o zaman? Kendi değerlerimizi değersizleştirerek nasıl var olabiliriz?