Melis Alphan: Nur Yerlitaş rüküş bir kadın

Hürriyet gazetesinde hem moda hem güncel yazılar yazan Melis Alphan: Nur Yerlitaş fenomen olacak bir kadındı zaten, bence geç fark edildi. Televizyon dünyası onu geç keşfetti. Bence rüküş bir kadın ama o rüküşlük bazı insanlara yakışıyor. Bence ona da yakışıyor.
Melis Alphan: Nur Yerlitaş rüküş bir kadın

Siz ne mezunusunuz?
Moda Endüstrisi İçin Tasarım Teknolojileri adlı bir bölümden mezunum.

Türkiye’de mi?
Yok, Londra’da. Tasarım okudum ama buradaki gibi sadece moda da değildi.
Bünyesinde 4 ayrı akademi olan bir sanat okulu düşünün. Onlar arasında daha moda odaklı olanına gittim. Orada ilk yıl farklı disiplinlerin işlendiği ‘foundation’ okunuyor. Resim yapıyorsunuz, her türlü şeyi yapıyorsunuz. Çeşitli alanlarda bir portfolyo hazırlıyorsunuz. Onunla da istediğiniz bir okula başvuruyorsunuz. Ben buna başvurmuştum. O zaman tasarımcı olmak gibi bir hayalim vardı.

Sonra gazeteye nasıl yolunuz düştü?
Sonra o işi yapmak istemedim. Bana göre olmadığını düşündüm. Son yılımda tezimi yazarken işin yazma kısmıyla daha ilgili olduğumu fark ettim. Çünkü yazarken insanlarla muhatap değilsiniz. İnsanlarla çok fazla muhatap olmak zorunda kaldığım işler bana zor geliyor. Dolayısıyla sonradan moda sektöründe olmak istemedim. Türkiye’ye döndüm. O sırada Vizyon Dergisi’nde moda editörü arıyorlardı. Öyle girdim. Oradan devam ettim.

Aslında bu şimdi televizyonlarda yapılan ‘Olmamış sen tarz değilsin’ işini gazetelerde yapan ilk sizsiniz. Yani Uçankuş yaptı zamanında.

Yo. Kim şık kim rüküş tarzı şeyler yapılırdı ama, benden bana has, daha oyuncaklı bir dil kullandığım bir şey yapmamı istediler. Benim fikrim de değildi aslında, böyle bir şey istendi. Bu benim görev tanımımdaki bir iş, dolayısıyla benden istenmeye devam edildiği sürece yapacağım.

Hâlâ yapıyorsunuz görüyorum bazen. Kızıyorlar mı insanlar size? Mesela telefon açıp “Ya kardeşim, kör müsün” diyen oluyor mu?

Çok arada oluyor. Tabii bazen kızıyorlar.

Peki bu sizin “Ya uf ben şimdi bunu yapmayayım, bu bana bulaşır” demenize neden oluyor mu?

Umurumda değil. Başka alanlarda gazetecilik yapınca, yazı yazınca vurmak isteyenler “Sen moda yazarısın, ne anlarsın, bildiğin işe bak” gibi şeyler söylüyorlar. Bu çok klasik bir saldırı şekli.

Bence de. Şimdi insan moda yazarı olabilir ama hayata ilişkin politika konusunda da yazabilir. O zaman bizde onlara sende şarkıcısın sadece şarkı söyle, hiçbir konuda fikir yürütme mi diyeceğiz?

Saçma zaten. Ben kimin neyi neden dediğinin, neden yaptığının bilincindeyim. O yüzden olumsuz yargıları, saldırıları beni etkilemiyor. İzin versem moralimi bozar. Onlar çok mühim değil. Açıkçası kendime dert edindiğim başka konular var.

Seyrediyor musunuz şuan televizyonda yapılan “Bu Tarz Benim” programlarını? İki tane oldular.

Açıkçası pek izlemiyorum. Arada bir baktığım oldu tabii ki merak edip. Ama böyle baştan sona oturup izlemedim hiç.

Hiç merak etmediniz mi?

Biraz baktım ama sıkılıyorum.

Televizyondan mı sıkılıyorsunuz?

Televizyonla benim şöyle bir ilişkim var... Ne olup bitiyor diye takip etmek için mecburen haber kanallarını izliyorum. Onun dışında birkaç dizim var, onları izliyorum.

Hangileri?

Ulan İstanbul ve Medcezir izliyorum. Başka izlediğim bir dizi kalmadı. Geçtiğimiz yıllarda izlediğim daha çok dizi vardı. Leyla ile Mecnun keşke sonsuza dek sürseydi, o kadar güzeldi.

Çok absürttü.

İşte tam benlik. Türkiye’de hiç beklemeyeceğim derecede iyi bir absürt komediydi. Öyle demeyeyim şimdi, yanlış anlaşılabilir. Doğrusu, Türkiye televizyonlarında bu tarz bir iş görmemiştim daha önce.

Türk insanın absürt komedi bilinci yok.

Evet yok. Tam benlik bir diziydi.

O kadar absürt espriler yapılıyordu ki dehşete düştüm. “Bu nasıl çok konuşuluyor, nasıl bu kadar fanı var” diye... Ama sonra baktım ki sadece sosyal medyada bu kadar fanı var.

Öyle mi? Reyting?

Reyting hiç almadı.

Benim hiç bu kadar beğendiğim bir komedi dizisi olmamıştı daha önce. Absürt komedinin bu kadar iyi başka bir örneği daha yoktur Türkiye’de bence.



Twitter’da bazen kendinizi tutamıyorsunuz, öyle şeyler yazıyorsunuz ki… Ondan sonra telefonunuzu kapatıyor musunuz?

Mesela ne gibi?

Bir şey yazdınız diyelim, sonra telefonu kapatıp atıyor musunuz bir kenara?

Çok ekstrem bir iki örnek olduğunda öyle bir şey yapamadım. Çünkü böyle bir tepki beklemiyordum. Artık idmanlıyım artık, alıştım. Kendimi de durduruyorum biraz. Halbuki niye durduruyorum, çok saçma. İstediğimi söyleyebilmeliyim.

Ama söyleyemiyorsunuz.
E tabii, Türkiye’de yaşıyoruz. O bir iki olayda bir noktadan sonra bana yazdıkları şeyleri okumamaya başladım. Çünkü bariz linçti. İlk olay yaşandığında neredeyse bir günümü almış olmasına rağmen binlerce insanı blokladım. Ondan önce “Neden birisini bloklayayım ki?” diyordum. Ama gördüm ki ortada örgütlü bir saldırı var. “Ben katılmıyorum, fikrimi söylüyorum” gibi yorumlar değil, silme hakaret. Ve birbirinin aynı bir sürü tweet. Birtakım insanlar hedef göstermiş, sonra toptan çullanmışlar. Çok manasız. Örgütlü bir hareket olduğu için daha fazla sinirimi bozmamak için bu tarz tweet atanları blokluyorum.

Zor. Öte yandan Twitter’a küsüyorsunuz.

Twitter’a küsmüyorum. Twitter bir mecra. Yani Twitter’ı birileri birilerine saldırsın diye yapmadılar ki. Ki bu zaten her yerde olan bir şey; linçti, çatışmaydı... Her yerde var. Hayatı başka bir şey zannetmiyorum. Artık farkındayım.

Twitter’a bakarsak yerel seçimleri CHP kazanmıştı. İnsanı yanıltan bir mecra orası.

Evet ama artık farkındasın herhalde. İnsan “Bir yerlerde biri bir şey söylese de inansam” istiyor aslında. Çünkü her konuda bir belirsizlik var. Dünyada da böyle bence. Sadece Türkiye’yi konuşmak da saçma. Dünya çok fena bir halde. Birisi doğru cevabı bilsin istiyor insan. Bir yerde o cevabı bulmak istiyor. Belki bu yüzden hayal kırıklığına uğruyor. Ben kimsenin cevaplara sahip olduğuna inanmıyorum.

Kimsenin bir cevabı yok. Peki ne olacak böyle?

Olayların sadece bir kısmını bildiğimizi düşünüyorum. Olayların sadece bir kısmını bilerek, bize verildiği kadarı üzerinden nasıl bir yorum yapılabilir ki? Yani eksik bilgiyle nasıl resmin tamamı net şekilde görülebilir?

Ama o zaman bütün olanlar üstüne köşe yazısı yazmak, çeşitli argümanlar ileri sürmek gibi işler de saçmalaşıyor.

Biraz öyle. Yani bu yanlış anlaşılmasın. Birileri de bana “saçmalıyorsun” diyebilir!

Aslında gizli servislerin çatıştığı bir dünyada biz sadece verilen kadarını biliyoruz.

Kısmen öyle diye düşünüyorum. Bu komplo teorisi gibi öyle bir yerden bakmıyorum. Ama evet gerçek biraz böyle bence. Bunu gördük işte Wikileaks’te.

“Yandaş basın” tarafından hedef gösterildiğinizde gerildiniz mi?

Geriliyorum tabii ki.

“Bir dakika ya ben bir sokağa çıkmayayım” dediğiniz oluyor mu?
Hiç sokağa çıkmayacak kadar abartmıyorum. Sokağa çıkmayayım biri beni vurur gibi bir kaygım yok. O kadar önemsemiyorum gerçekten.

Allah Korusun, vurur değil de...

Benim durumumda o linç zaten sosyal medyada. Yandaş basın hedef gösterdiğinde insanların sokakta örgütlenip de harekete geçeceğini düşünmedim. Öyle bir kaygım yok. Ama tabii ki çok sinir bozucu oluyor birilerinin sizi haksız yere hedef göstermesi. İnsan “Bir halt ettim, hak ettim” der mesela ama haksız yere olunca… Ben hak ettiğimi düşünmüyorum.

Sanki bütün hayatınızı “muhalefet olmak” üzerine kurmuşsunuz gibi hal var.
Hiç öyle bir şey yok.

Ama bana geçen öyle bir duygu.

Biraz benim karakterim öyle olabilir. Liseden arkadaşlarıma sorsanız “Her şeye karşıdır hep” derler. Olaylara tersten bakma gibi bir huyum var. Bu yapı meselesi. Ama bilinçli olarak ben muhalefetim diye bir şey yok. Bu sadece hükümete muhalefet gibi bir şey değil. Genel olarak hayata biraz tersten bakıyor olabilirim.

Ama biraz artık dolu tarafından da bakmak istiyorum. Çünkü insanın kendisi için de çok moral bozucu bir şey bu. İçimde hep bir umut vardır ama belki de o umudun boşa çıktığını görmek beni sinirlendiriyor. O umudu tutuyorum ama umudun karşılığında iyi şeyleri çok fazla göremiyorum. Arada böyle kontrol edilemeyen tepkiler de veriyor olabilirim. Ben bazı şeylerin benim ömrümde değişeceğini sanmıyorum. “İlle benim ömrümde değişsin” demek de bencilce bir istek. Ama hala sorularım var o soruların cevaplarını bulmaya çalışıyorum. Zamana ihtiyacım var herhalde. Biraz da şunu görüyor insan: Aslında hiçbir şey değişmemiş. Bin yıldır değişen bir şey yok bu dünyada. Ne oluyor? “Daha medeniyiz” diyorlar ama bir yandan da bakıyorsunuz yine çatışma var. Yine savaş var. İşkence var, ölüm var. Eskiden neydi, gladyatörleri izliyordu insanlar, oradaki çatışmayı. İşte şimdi televizyondaki sözüm ona moda, şarkı ya da dans yarışmasındaki kavgaları… Yani orada da bir çatışma var. Programların hepsi aynı aslında.

Hepsi bir reality show.
Evet. Dolayısıyla insanlara sürekli bir çatışma izlettiriliyor.

Orada kalmayı hak eden bir sürü insan yeteri kadar malzeme vermediği için eleniyor.

Siz daha iyi bilirsiniz, ben o kadar analiz edemem.

Kalmayı hak ediyor ama malzemesi yok. Bu ne demek? O elenir. Atıyorum, yeteri kadar tarz sahibi değildir. Ama çok malzeme veriyordur. Çünkü orada seyrettiğimiz kişi o.

İşte ben birazda onun için izlemiyorum. Eskiden belki daha fazla oltaya geliyordum ama artık biraz daha netim. Ben buna katılmıyorum. Bir izleyici olarak da buna dahil olmayacağım.

Çevrenizdeki insanlar size “Tamam artık yazma” diyor mu Melis hanım?

Yo, ne konuda?

Atıyorum hükümetin aleyhine bir şey yazıyorsunuz sonra linç ediliyorsunuz. Sonra yandaş basın sizi hedef gösteriyor. Sonra anneniz arayıp “Kızım dur” demiyor mu?

Derler. Ama bu saldırıları yapanlar dikkat ediyorsanız genelde özellikle kadınları hedef gösteriyorlar. Onların haber olarak yaptıkları şey doğru değil ki. Yani nasıl ünlüler “Lafım cımbızlandı” diye şikayet eder... Burada da aynı hikaye. Yani onlar bir hikayeden bir şeyler alıp ve onu yalanlaştırıp o şekilde servis ediliyorlar. Dolayısıyla evet, kullanabilecekleri bir malzeme vermeyebilir insan. Benim hatam o malzemeyi vermek olabilir, ona da dikkat ediyorum artık. Yani rahatlıkla alıp çarpıtabilecekleri bir şeyi vermemeye dikkat ediyorum. O yüzden “Haksız yere” diyorum. Bu bir susturma politikası. Etrafımdaki insanlar da tabii ki “Yapma” diyorlar.

Ben birtakım insanların üzerine vazife çıkarttığını düşünüyorum. Kimse onlara “Sen şimdi git bunları yap” demiyor.

Yani bende o kadar dendiğini düşünmüyorum. Ben zaten hiçbir partinin taraftarı değilim. Ve siyasetten de de haz etmiyorum. Siyasetin dünyayı kurtaracağına da inanmıyorum. Bu bazılarına çok saçma gelebilir. Şuan ki sistemin zaten çürük olduğunu düşünüyorum. Mevcut sistemin de kendi içindeki aksaklıları düzeltebileceğine inanmıyorum.

Oy veriyorsunuz ama değil mi?
Yani, veriyorum ama burası başka bir ülke olsa ben oy vermezdim. Sistemi protesto ederdim.

Nasıl bir sistem ki hayalinizdeki?
Yani şunu söyleyebilirim: Gelir adaletsizliğinin olmadığı, çatışmanın olmadığı bir dünya. Çok fazla düşüncede yaşadığımızı düşünüyorum. Düşünce iyi de olabilir kötü de. Dünya’daki en büyük sanat eserlerini, mimari eserleri yaratan şey düşünce ama aynı zamanda dünyadaki birçok çatışmayı körükleyen de düşünce. Ve düşüncelerinin esnek olmadığını, o katı düşüncelerimize yapıştığımızı düşünüyorum. O esnek olmayınca zaten bir şeye takılıp o çatışmayı da gideremiyoruz.

Esnek olamamanın verdiği bir sebep de... Atıyorum 5 yıl önce bir şey düşünüyorsunuz, 5 yıl sonra gelişiyorsunuz, zaman içinde başka bir şey düşünmeye başlıyorsunuz. Bu bence bir insan için çok normal bir şey.

Herkes gelişmiyor ama. Gelişse zaten esnek oluyor bence o düşünce. O tekamül etmek dedikleri insanın evrimleşmesi, gelişmesi. O olduğu zaman zaten bir düşünceye saplanıp kalmıyor insan. Kalpte yaşamak kast ettiğim. Biz çok fazla kafada yaşıyoruz.

Siz de gazeteciliğin dijitale geçeceğini düşünüyor musunuz? Basılı gazetecilik bitecek mi?

Bir noktada evet. Ama ne zaman olur onu bilemiyorum. Basılı medya tamamen biter mi emin değilim açıkçası. Bu da cevabını bilmediğim sorulardan bir tanesi. Hala yeni dergiler çıkıyor, insanlar dergi alıyorlar. Yeni neslin geneli kâğıttan okumuyor ama hiç okumuyor diye bir şey doğru mudur bilmiyorum, araştırmalara bakmak lazım. Ama gençlerin de aldıkları dergiler var sonuçta. Ben çok dijitale adapte olmuş, kindle da kullanan biri olarak hala kitap alıyorum. “Kâğıttan okuyayım” diyecek kadar kemikleşmiş alışkanlıkları olan birisi değilim. Hemen hayatıma da geçirdim dijitali ama hala sürekli kitap alıyorum. Dolayısıyla, ikisini de yapan kişiler olacaktır. Tabii kağıt can çekişecek, çekişiyor da, dünyada da öyle.

Türkiye’de hiç şık ve tarz giyinen politikacı var mı?

Şu an öyle birisi öne çıkmıyor.

Mesela bu kareli ceketlerin bir anlamı var mı?

Ekose.

Niye onlar giyiliyor?

Bilmem. Bence Erdoğan o ceketleri belli ki kıyafetlerini hep aldığı bir yerden, markadan almış. Onlar o sezon öyle çalışmışlardır. Geçen sene ekose moda mıydı? Bilmiyorum, tahminimce öyle. O tarz desenler çalışmışlardır, o da alıp giymiştir. Yani öyle tahmin ediyorum. Bilinçli bir “Ekose giyeceğim hep” diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Tesadüften ibaret bence.

Annelik kariyeri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ne düşüneceğim? Saçmasapan bir açıklama olduğunu düşünüyorum. Tipik muhafazakâr bakış: Kadınlar çocuk baksın, nüfusumuz artsın. Nüfusumuzun artması için kadınların daha fazla çocuk doğurması gerek. Ee bu nasıl yapabilir? Kariyeri olursa çok fazla çocuk doğurmaz, çok imkânı da yok. Halk fakir. Amerika’da da muhafazakâr kesimler kürtaja karşı. Muhafazakâr bakış. Sonuçta muhafazakâr bakışın bir uzantısı kadın politikaları da. Kadın bakanlığımız yok mesela.

Var canım.Hayır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı var. Kadın diye bir şeyimiz yok, aile var.

Ailenin temel taşı da kadın. Aile deyince anne, baba ve çocuk. Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı vardı eskiden. Onun adında en azından “Kadın” vardı.
Kadının adı vardı. Gerçekten şu an kadının adı bile yok!

Ama zaten söylemlerde de “Ben bunu söylemeyeyim, kadınlar bana düşman olur” gibi bir tavır yok ki.

Sessiz ve derinden ilerlendi. Şimdi artık bir noktaya gelindi ve o noktadan sonra biraz daha sertleşildi. İnsanlar kanıksar oldu. Başta “Nasıl böyle bir şey der?” diye şaşırıyorduk. İnsanlar bir noktadan sonra şaşırmamaya başladılar.

Bir sabah bambaşka bir ülkeye mi uyanacağız?

Bu benzetmelerin de yanlış olduğunu düşünüyorum. Biz hep bir şeyleri bir şeylere benzetiriz ya? En kolay öyle anlatabileceğimizi düşünürüz. O bambaşka bir şey. Burada Türkiye’nin başka bir versiyonu olur. Türkiye’nin daha fazla muhafazakârlığını görüyoruz. Başka bir yer olduğunu görmüyoruz. Bazı benzerlikler bulup kendimizi hep bir şeylere benzetiyoruz. Bence yanlış o benzetmeler. Çünkü her yerin dinamiği farklı. Biz her zaman Türkiye’nin başka bir halini görüyoruz. Başka bir açıdan da hep aynı halini görüyoruz aslında. Birilerinin birilerini baskıladığını. Değişen bir şey yok aslında, sadece aktörler değişiyor. İnsan kendi açısından değişen bir şey görebilir ama yukarıdan bakıldığında sadece saflar değişiyor.

Aslında hiçbir şey değişmiyor diyorsunuz yani?

Dünya’da da bence öyle diyorum. Evet, bir şeyler değişiyor ama temelde bazı şeyler değişmiyor. Kimisi bunu insanın doğasında olduğunu savunuyor. İnsanın doğasında çatışma var, kötülük var. Ama bir yandan da insanın doğasında iyilik de var. Böyle konuşunca çok naif duyuluyorum. “Gerizekâlı” diyenler olabilir. Ama insanın doğasında iyilik de, umut da, huzur da var. Benim umudum insanlıkta, bir gün o tarafın daha ağır basabilmesi ihtimalinde. Hayalci deyin, ütopik deyin ne derseniz deyin. Ama ben bunun da mümkün olduğunu düşünüyorum. Neden hep olumsuz taraf ağır bassın ki?

Paris saldırısı sizi giderek daha depresif yaptı, çok mutsuz etti mi?

Tabii, herkes gibi ben de çok üzüldüm. Ama üzülmenin sonu yok işte. Hep üzücü şeyler oluyor. Bakınca insan kahroluyor. Ama üzülmek de sürdürülebilir bir duygu hali değil. İnsan bir şeyler iyi olsun istiyorsa daha güçlü ve dik durmalıdır. Üzüntüyle bir şey yapılamıyor.

Popüler kültürle ilgileniyor musunuz? Gazetecisiniz, köşe yazarısınız ilgilenmek zorundasınız.

Son dönemde fazla ilgilenemiyorum. Bir dönem çok ilgilenirdim. Milliyet’te Popüler Kültür ekini bile çıkarmıştık. Ama yakinen ilgilenemiyorum şu ara.

Popüler kültürde eskiyle şimdi arasında da bir fark var mı?

Onların analizini çok yapamayabilirim sanırım.

Hiç mi ilgilenmiyorsunuz artık?Hayır, ilgileniyorum da çok fazla özel olarak ilgilenemiyorum. Dediğim gibi çok fazla televizyon izlemiyorum. Vakit olmuyor onlara şu son dönemde. İnsan her şeyi aynı anda yapamıyor.

Magazin?

Magazinde de öyle. Bir sürü insan ünlü olmuş tanımıyorum.

Kim mesela?

Kim olsa. Televizyonda birini görüyoruz “Kim bu?” diyorum, arkadaşlarım “Nasıl yani?” diyorlar bana.

Garip olmuyor mu bu?

Ne bileyim.

Siz benim yanımda böyle yapsanız ben numara yaptığınızı düşünürüm.

Yok, numara yapmıyorum.

Ben öyle düşünürüm diyorum.
Ünlü olmuş derken Kerem Bursin gibi mesela, bu kimmiş filan diye Ayşe Arman’ın röportajında okudum. Herkes hastasıymış, ben o sırada öğrendim. Yoksa tabii ki Kıvanç Tatlıtuğ’dan filan bahsetmiyorum.

Nur Yerlitaş’ın şu an çok ünlü oluğunu biliyorsunuz değil mi?

Biliyorum.

Tarz programındaki jüri üyeliğiyle..

Fenomen olacak bir kadındı zaten, bence geç fark edildi. Televizyon dünyası onu geç keşfetti. Seyirci geç keşfetti.

Belki de. Çünkü 4. Kez jüri üyeliği yapıyor.

Allah Allah.

Ancak 4’üncüsünde seyirci ile iletişim kurabildi.Belki de. Ya da belki sosyal medya. Şimdi orada birileri “Bakın bakın” deyince oradan bir yayılmada olabilir.

Nur tarz sahibi bir kadın mı?

Bence rüküş bir kadın ama o rüküşlük bazı insanlara yakışıyor. Bence ona da yakışıyor.

Kim Türkiye’nin en şık kadını? Var mı?

Bu soruya hiç cevap veremiyorum. Vardır da böyle ‘en’ olayı olmuyor.

Aslında yanlış bir soru. Gidilen yere göre, zaman göre değişir.

Ben çok da önemli olduğunu düşünmüyorum.

Siz kıyafete çok para harcıyor musunuz?
Yok. Az alırım, kaliteli şeyler almaya çalışırım ki uzun süre giyeyim. Sürekli alışveriş yapan biri değilim. Bir ara öyleydim. Sonra kendimi durdurmak için 1 yıl boyunca alışveriş rejimi yaptım. Hiçbir şey almadım ki nefsimi terbiye edeyim gibisinden. Sonra zaten bu az ve öz alma anlayışına geçtim. Ben artık acıyorum. Her anlamda fazla tüketime karşıyım. Bu sistemi besleyen şeyin de tüketim olduğunu düşünüyorum. Bu demek değil ki hiç tüketmiyorum. Keşke hiç tüketmesem. Ama böyle bir sürece girdim. Ve o süreç içerisinde de genel olarak az tüketmeye çalışıyorum her şeyi.