Nasreddin Hoca gelse o bile işsiz kalır bu ülkede!

Şu sıralar memleketteki en iyi şeylerden biri Metin Üstündağ, nam-ı diğer met-üst liderliğindeki OT dergisi... Met-üst'le OT'dan girdik, memleket meselelerine daldık. Ortaya onlarca başlık çıktı: "Türkiye'de diyalektik ossurdu", "15 yıldır iktidardalar 15 günlük Gezi'yi çekemiyorlar", "Dünyaya Lady Gaga, bize de Hande Yener düştü! Ağlayalım mı?", "Bizi artık kimse iplemiyor, bir dava açanımız bile yok!", "Çok ilginç zamanlardayız hacı! Topyekün zıçtık galiba!" Devamı aşağıda...
Nasreddin Hoca gelse o bile işsiz kalır bu ülkede!

Türkiye’de bu kadar satan bir edebiyat dergisi herhalde daha önce olmadı. İlk kez değil mi? Şu an tirajı kaç OT’un?
Bilmiyorum ama OT şu an net 40-45 bin civarında okura ulaştı.

Büyük rakam değil mi?

Büyük. Mizah dergilerinden daha büyük ama şöyle söyleyeyim bu benim sevineceğim bir durum değil. Yani, OT adına sevindiğim bir şey var ama gelenek adına, mizah geleneği adına sevinebileciğim bir durum değil bu.

Niye?

Çünkü biz daha önce ÖKÜZ dergisiyle 25-30 bin civarına yaklaştık ama o dönem LeMAN’ın tirajı 120 bin filandı. Ama şimdi bir gelenek tamamen bitiyor veya bitmek üzere. Bu kış mizah dergilerinin en çetin kışı olacak sanıyorum. Bir sürü mizah dergisi kapanabilir. Bunun da bütün suçlusu hepimiziz. Çünkü hep baba mirası yedik. Kendi adıma ve bir de Engin Ergönültaş adına söyleyeyeyim: Sadece biz ikimiz yeni bir dergi nasıl olur diye kafa yorduk sadece. Engin abinin yetiştirdiği çocuklar Mikrop ve Pişmiş Kelle’den türediler Le-Manyak ve Lombak’ı çıkardılar. Ben de DELİ dergisinden sonra LeMAN’ın 120 bin tiraja sahip olmasındaki alt yapısında katkıda bulundum. Sonra da işte ÖKÜZ, Hayvan, OT gibi dergi türlerini denedim. Yoksa hepimiz uzanalım Oğuz (Aral) Abi mirasına... 1. Sayfa kapak, 2 ve 3 gündem, sonra köşeler.. O format bu döneme kadar yendi, bitti, kül oldu... Üstelik bu çocukların çoğu Oğuz Abi’den el almamış çocuklar.. Ezbere mizah yapıyorlar...

Eskiden bir mizah dergisinden gündemi takip etmek mümkündü. Ve mizah dergilerinin muhalif duruşu vardı. Acaba mizah dergileri o muhalif duruşunu mu kaybetti?

Mizah dergileri değil de sanki hayat o duruşunu kaybetti. Mizah algısı çok değişti. Eskiden birine bir şey dediğiniz zaman ciddiye ve dikkate alıyordu. Yüzüne tükürdüğünüz zaman ‘Yarabbi şükür’ demiyordu kimse mesela. Bu bir. İkincisi hala çok sert karikatürler yapılıyor. Ama karşılığını bulmuyor, çünkü bir etkisi yok. Çünkü karşınızda organik bir organizma yok.

Ben hatırlıyorum. Üniversite dönemimde Nokta’nın Doğramacı’yı üniversitenin üstüne klozet haline getirmiş kapağı olay olmuş, günlerce konuşulmuştu.

O zaman mizah da çok sertti çünkü.. Karşıda hala etkiye tepki verecek kişilikli kişiler vardı. Muktedir olmanın demokratik ölçüleri vardı. Oradaki muktedirlikte, ya da hükümet olmakta, iktidar olmakta ‘Bir gün gideceğiz dikkat edelim’ filan durumu vardı. Biraz da iktidar algısıyla alakalı bir şeydi yani. Şu an da hiçbir şey ilgilendirmiyor insanları. Kişisel abuk sabukluklar yaparsan, Twitter’da, sosyal medyada felan ancak öyle dikkate alınıyorsun. Söz ağırlığını yitirdi. Herkes ekmeğine bakıyor.

Yani şunu mu diyorsun Metin? İktidar “Gitmeyeceğim ben buradan” diye mi bakıyor hadiseye?

Tabi, kesinlikle öyle bakıyor. Ve biz mizah dergileri de CHP’ye benzedik. Sürekli konuşuyoruz, sürekli espri yapıyoruz, eleştiriyoruz ve fekat hiçbir karşılığı yok. Hiçbir şey değişmiyor. Bizi dikkate almıyorlar. Düşünsene, bir mizah dergisine en son kaç yıl önce dava açıldı. Dava bile açmıyorlar bize yani artık. Mizah iplenmiyor. Çünkü anlaşılmıyor.

Doğru, eskiden karikatür dergilerine hep dava açılırdı.

Ve enteresan olan da oydu. Biz de mesela şununla övünüyorduk: ‘Anlamadılar’. O kadar güzel yaptık ki anlamadılar, dava açamadılar. Ama şimdi yokmuşuz gibi davranıyorlar. Bizi iplemiyor gibi görünüyorlar. Çok ilginç zamanlardayız hacı. Topyekün zıçtık galiba!

Bu bilinçli bir şey olabilir mi?

Kesinlikle bilinçli. Zeki Müren kendisi hakkında bir haber yapıldığı zaman şöyle dermiş: ‘Tekzip vermeyelim: 50 kişi duyduysa, tekzip verirsek 1500 kişi duyar’ diye. Aynı öyle bir hava var ‘Sus geçer’ gibi. Yani her şeye felaket duyarlılar. Etki alanını azalttılar mizahın. Mizah nedir, ben sana bir ince şaka yaparım, sen de derdinden verem olursun. Etkilenmiyorsan sen, hiç ilgilenmiyorsan, ben ne olurum ki, en fazla soytarı olurum. Bize bunu yapıyor adiler! Bizimle ilgili bir şey değil bu. Bu hayatla, bu halkla, bu ülkeyle ilgili bir şey bu. Biz yine çok güzel, çok kaliteli bir mizah yapıyoruz, üstelik daha da sert bir mizah yapıyoruz. Fakat eski etkisi yok mizahın. Mizah karşılığıyla varolan bir şey. Aşk gibi. Şimdi çekler gibi çok şey karşılıksız. Nasrettin Hoca bile gelse işsiz kalır bu zamanda bu ülkede.

Ben ‘Demek ki eskisi gibi güçlü karikatür dergileri mizah yapamıyor ki ben onun peşinden gitmiyorum’ diye düşünüyordum.

Hayır, değil. Çok kaliteli mizah yapılıyor. Çok daha komik ve sert mizah yapılıyor. Fakat karşıdaki etkilenecek insanlar aynı insanlar değil. Boş kaleye gidiyoruz hep. Cim-bomlu Sabri gibi topu hep dışarıya atıyoruz sanki. Çünkü karşıda ne takım, ne kale, ne kaleci kaldı.

Benim gençliğimde Gırgır vardı, Leman vardı, Fırt vardı. Hepsini de takip ederdik. Gırgır’ı almayan üniversite öğrencisi sayılmazdı yani.

Evet ama o dergiler dayak yeme pahasına ceplerde taşınırdı. Ama şu var, bu anlattığın her şey şimdi, OT dergisi için geçerli. OT öyle. Hakikaten dayak yeme pahasına taşıyorlar ceplerinde. Belki de şöyle bir özeleştri: Mizah dergilerinde tiksindirdik belki de kendimizi kendimizden ve okurlarımızdan. Her şey olabilir. Benim için deniz bitmez. Yarın okyanus...

Bunda şunun etkisi olabilir mi? Bizim gibi eski mizah dergisi okuyanların espri anlayışı değişti. Yeni espri anlayışı da belki de karikatüre yakışmayan bir şey. Çünkü biz derdimizi 140 karakter ile anlatıyoruz.

Doğru. Daha da derdiniz varsa akşam meyhaneye gidersiniz! Şimdi, mesela internet için her şeyi çok etkileyecek filan dendi. Medya olarak fazla etkilemedi, algı olarak etkiledi. Şimdi caps yapıyorlar anında. Mizah, bir matematik ve düşünme biçimi olduğu için çözülebiliyor. Bir sürü insan senin bulacağın espriyi senden önce bulabiliyor. Ve sen zor durumda kalıyorsun. Bu sadece bizim için değil: ‘Bak bilmem kim gibi dizi nasıl yazılır?’ diye, alanlarında uzman kişilerin de matematiğini hemen çözüyorlar, devam edemiyorlar ama orası ayrı. Biz sihirbaz gibiydik o dönemler: Acaba Gırgır nasıl kapak yapacak? Gırgır buna ne diyecek felan?

Bir insanın popüler ve ünlü olup olmadığına mizah dergileri karar verirdi. Orada karikatürün çiziliyorsa sen ünlü bir insansın, çizilmiyorsa kimse seninle ilgilenmiyor demekti.

O vakitler dar bir hayat vardı. Sadece TRT var. Odaklanacağın malzeme tek. Bir tane Travolta saçı çıkıyor mesela, herkes biliyor. Sen şimdi ‘Travolta saçı’ desen bir sürü insan bilmeyebilir. Mizah bir göndermeler sanatı. Ve o göndereceğin şeylerin de bilinmesi gerekiyor. Bir şeyi bir şeye benzetiyorsun. Mesela, burun demek yasakmış, odun demek yasakmış çünkü hep ucu ta Abdülhamit’e kadar gidiyormuş. Şimdi ne gönderdiğin belli, ne gönderme yapacağın belli. Bu yüzden Recep İvedik yani. Yani çok kanallı olmak falan mizahı bitiren bir şeymiş aslında. Mizaha dar bir çerçeve lazım ki her gönderme gitsin ve hemen yerini bulsun. Bu zamanda ancak kişilerle, olaylarla ilgilenenler biliyor. Ve siyasi mizah, şu an sadece dergilerde kaldı. O dönemde gazino komikleri bile Demirel ve Ecevit taklidi üzerinden prim yaparlardı.

Şimdi onu yapsalar hapse girerler.

İyi de kimi yapacaklar ki? Zıttı yok ki. Kılıçdaroğlu’yla kimi yapacaklar ki? Biri çok yukarıda biri aşağıda. Birebir karşıt yok. Bitti. Hayat dümdüz oldu şimdi. Hacivat’la Hacivat var, Hacivat’la Karagöz yok. Hacivat’la Hacivat’tan da halk mizahı çıkmaz. Ülkemizde diyalektik ossurdu. Bu duruma yaşasaydı en fazla Cemil Meriç şaşırırdı sanırım. Bir de Oğuz Atay sanırım yazamadığı son romanının adını: TÜRKİYENİN TUZ RUHU diye değiştirirdi herhalde!

Üzülmeli miyiz buna?

Bilmiyorum ama ben gizli gizli üzülüyorum. Niye? Aynı yaşlardayız seninle hacı... Kabataş’tan başlayıp tüm sahillerde denize girebiliyorduk. Ortaköy tam bir İstanbul köyüydü mesela. Şimdi bir gidiyorsun, her taraf AVM gibi. AVM olmasa bile, İstanbul’da her yer beton. Bunu anlamıyorum, beton döktüğün zaman o deniz deniz olmuyor ki, havuz oluyor. TÜRKİYE DÖRT TARAFI HAVUZLA ÇEVRİLİ YARIMADA ARTIK... Denizin yaşaması için toprakla bir alışverişi olması lazım.. Ki kum olacak orada, taşları ufalayacak, değişik balıklar olacak. E sen oraya beton döktün, havuz yaptın, ikidebir suyunu değiştirmen lazım artık. Giremiyorsun. Dört tarafın deniz ama giremiyorsun. Ertem Eğilmez filmlerine bak. Ama yeni nesil hayatı hep böyle sandığı için doğal olarak üzülmüyor. Ben üzülüyorum. Sadece pilajlar için değil az önce de dedim ya Oğuz abiden gelen böyle bir miras var. Tek uzun süren gelenekti bu bizim mizah dergisi geleneği. Aslandı lan Gırgır! Ama arkadaşlar sağ olsun bu geleneği de bitirdiler. O yüzden OT çok okunuyor filan diye pek sevinemiyorum hafız!

Ama OT başka bir yerden geldi zaten. Şimdi o bir mizah dergisi değil aslında, bir edebiyat dergisi. Ki Türkiye’de bir edebiyat dergisinin bu kadar konuşulması bir mucize aslında.

Sırlarını söyleyeyim o zaman: Her sayfanın aslında bir kod ismi var. Hatta bir efekti bile var. Birinci sayfa ‘vay’, üçüncü sayfa ‘ah’, arka kapak ‘oh’ felan... Üçüncü sayfa mutlaka ölen bir kişinin anma sayfasıdır. Diğer sayfalarda ‘HAKLI ÖFKE’ adında bir durum ürettim kendi kedime. Herkes öfkeli ama televizyondaki tartışmalarda borazan öfke herkes. Birileri adına yapıyorlar.. OT’ta ise yırtıyor kendini kendi ve kendi adılları adına. Üstelik herkes yanında. Öyle saf ve ve doğru bir öfke ki bu. ‘HAKLI ÖFKE’ çok mühim. Ülkemizde nesli tükeniyor.

Borazandan kastın hükümetin ya da muhalefetin borazanı olmak mı?

Aynen öyle. Bir şeye üzüleceksek, gerçekten öfkelenemiyoruz. Haklı ve doğru öfke bitti. Herkes bir süre sonra ekmeğini düşünüyor. Hani eskiden meyhanede masayı dağıtıp çıkan abiler vardı ya da ‘Senin ağzını yırtarım’ diyen teyzeler vardı ya, artık yok öyle. Herkes bir acayip, ihtiyatlı oldu. Aman başımıza bir hal gelmesin felan. Ama bu çok kötü. Bu böyle oldu yani, tüm coğrafya olarak. Deli hikâyeleri çıkmıyor bu yüzden. Aziz Nesin hikâyeleri çıkmıyor. Bir gün bir adam delirdi diye hikâye başlamıyor atık. Deli bile ihtiyatlı davranıyor artık. Böyle yapmayayım ‘Zikerler anamızı Kamil’ diye düşünüyor herkes.

Korku toplumu olduk o zaman.

Benim en çok korkuttuğum şey ne biliyor musun? Senin mesela bir sözlük yazarı olman. Ben sana çok samimi anlatıyorum her şeyi.. Diyorum Armağancım şöyle böyle. Sen sonra bir sözlük yazarısın geçiriyorsun bana çaktırmadan. Ama nickname’in var. Benim en kabul edemediğim şey bu. Yani kişiye anlatıyorum anlatıyorum, ‘Hacı böyleyken şöyle’ diyorum, dertleşiyoruz. Sonra bir öğreniyorum bir madde var, herhangi bir sözlükte... Bir açıyorum sözlüğü, met-üst de şöyle böyleymiş, felan. Ulan diyorum ben bunu çok yakın bir arkadaşımla konuştum, buraya nasıl düşmüş. Eski hayatın o güzel eski raconu bitti. Eskiden arkadan konuşulurdu, şimdi her şey ortada. Ama nickname diye bir şey var. Siyasetteki ar ve hayâ utanma şeyi bu sözlük yazarları için de geçerli. Bülent Arınç’a çakan bir entry girmiş mesela ama üslubu Arınç’tan daha feci. Bunlar mizahın etki gücünü çok azaltan şeyler mesela. Bilmiyorlar. Bir de benim hakkımda mesela biri: ’Çizdikleri gibi iğrenç bir insan’ diye bir şey yazmış. Bir: Ben iki yıldır çizmiyorum. İki: ekşi sözlük, zaytung felan, bizim mizah dergilerinde eskiden ürettiğimiz formatlar... Ve sen nasıl bir masturbasyon artığısın ki çocuğum, bize bok atarak o site sahiplerine reklam kanalıyla acayip paralar kazandırıyorsun... Bi git utan, çay demle, gel, ama 31 çekeceksen kendi yüzüne fişkır!

OT öyle agresif bir muhalefet yapan dergi de değil.

Hiç değiliz. Biz herkesi her şeyi yargılmaya değil, anlamaya çalışıyoruz. Yeni ve özel cümlesi olan herkes yazar çizerimiz olabilir bizim. Tek bir şartımız oluyor: Sevdiğiniz şeyler üzeririne yazın. Çünkü memlekette yeterirince akrep üretiliyor zaten!

Bu yeni dönemde kaba komedi çok patladı. Sen haz ediyor musun? Mesela ‘Recep İvedik’, ‘Düğün Dernek’... 6-7 milyon insan izliyor. Az da değil. 

Gönderme sanatı. Göndermeler azalınca en az gönderme olan ne: Seks, küfür, argo. Ben bir burun dedim mesela. Bu her türlü göndermeye gider. Bu senin genel kültürünle ilgili. Burun üstüne adam şiir yazmış. Sen onu s.k gibi algılıyorsan… Göndermesi azalınca s.k, g.t, .m de tamam. İncelikler sanatıyken böyle kalınlıklar sanatı olur mizah. Huysuz Virjin, dünya çapındadır bence bu konuda. Hayatı iyi bir film yapılsa Oscar alır.

Bir mizahçı olarak ya da edebiyat dergisi sahibi olarak bulunduğun yerden baktığında artık bir tek muktedir var ve iktidar eden var diyorsun. Bir umudun var mı yoksa umut giderek tükeniyor mu? 

Bunu bana da soruyorlar ne olacak diye. Haklılar çünkü biz mizahçılar hep onları konuşurduk. Demirel pörtlemeseydi şimdi o iktidardaydı zaten. Bak tekrar söylüyorum: Dava açılmasın diye Allah geçinden versin Tayyip bey ölene kadar başımızda olacak. Bunu kabul etmeliyiz. Çünkü bunun alternatifi yok. Ya mesela karşı taraf diyor ki ‘Seçimlerde hile yapıldı, elektrikler kesildi’. Biz de biliyoruz elektriklerin kesildiğini. O arada ne yapılıyor onu bilmiyoruz. Bize bunu göstermeleri gerek. Mesela Uğur Dündar falan hep yazıyor. Çek, göster hacı. Ne yapıldığını açıkla. Sen ‘cesur insanın arenası’sın. O arada ne yapıyorlar, oy pusulalarını mı yalıyorlar, ne yapıyorlar? Uğur Dündar son beş yıldır ne yapıyor. Asıl işinizi yapsanıza ya kardeşim. Ahkam kesmesenize, belgelerle konuşsanıza... Bir adam hile ile 9 kez gelebilir mi iktidara? Ya da en iyisi biraz sussanıza abi... Bu kadar eylem yapılarak bu kadar kaybedilmiş bir cephe yok yeryüzünde.

Mizahçılar hep toplumu bir adım önden takip eden insanlardır. Hep bir adım ya da iki adım önden görürler bizden. Mesela sen bundan sonraki 2 adımı ne olarak görüyorsun? Şu an içinden bulunduğumuz durumdan sonraki iki adımı? 

Bir toplum mühendisliği başladı. Yani topraktan girdiler şimdi. Kasımpaşa’da bir pankart gördüm diyordu ki ‘TÜRKİYE’NİN HALK TARAFINDAN SEÇİLMİŞ İLK CUMHURBAŞKANI’. İnceden... Bunların hepsi bir proje yani. Ne yapayım benim ömrüm bu zamana rastladıysa. Benim öyle bir derdim yok ki. İlk Cumhurbaşkanı olsan ne olur, son olsan bana ne? Ya da işte Atatürk olsan ne olur? Benim tek suçum 1965’te doğup bu döneme rast gelmek. Bırakın da hayatımızı yaşayalım...

Hepimiz Gezi’den sonra çok şey değişecek diye bekledik ama hiçbir şey değişmedi. Ya da bu bizim gündelik hayatımıza yansımadı. Ve yansımayacak gibi bir his var içimde. 

15 yıldır iktidardalar ama 15 günlük Gezi’yi çekemiyorlar. Şahane değil mi?! Hep şu var: ’Türkiye artık eskisi gibi olmayacak’. Yok öyle bir şey. Neler oldu neler. Yani 12 Eylül’den beri ‘Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ deniyordu. N’oldu peki. Devamlı laf şu: ‘Sözün bittiği yer’. Her üç ayda bir sözün bittiği yere geliyoruz ama Türkiye eskisi gibi hala? Neden? Çünkü biz normal halkların kırk yılda yaşadığı olayları bir günde kırk defa yaşıyabiliyoruz.

Sen de popüler kültürü gereksiz bulanlardan mısın? Dışarıdan sana baktığımda popüler kültürle ilgili bir iş yapıyorsun ama sanki popüler kültüre çok tepeden bakıyormuşsun gibi... 

Uzaktan çok çok seviyorum. Kızmıyorum hiç, hep anlamaya çalışıyorum... Ajdar olmak bile çok emek istiyor çünkü bu memlekette..Yani mesela Demet Akalın’ı çok seviyorum! Seren Serengil’i de... Ayıp mı?

Hayır niye ayıp olsun.

‘Yerli Sendromlar’ diye bir kitap düşündüm. ‘Demet Akalın Sendromu’ diye de bir sendrom maddesi yazdım mesela. Ya da ben öyle sandım.

Neymiş o sendromun karşılığı? 

Demet Akalın: Aşkta kaybetti ama popta kazandı! Hande Yener’i de takip ediyorum. O’nu da Lady Gaga’ya benzetiyorlar. Dünyada Lady Gaga var, bizim nasibimize de Hande Yener düşmüş. Ne yapalım yani, ağlayalım mı bu duruma?

Mizahçılar hep muhaliftir ya. Ya da biz öyle gördük küçükken bana öyle geliyor. Ama yeni dönem mizahçılar tam aksine. Sence iktidarın yanında durarak bir mizah çıkartmak mümkün mü? 

Bizim nesil AZİZ NESİN, OĞUZ ARAL döneminde türedi. NASRETTİN HOCA da öyledir ya mesela: Hep iktidara karşı halkı savunur. Bu yerli bir mizah algısıdır. Mesela sen hiç WODDY ALLEN’ın aydınlar dilekçesini imzalatmaya götürürken duydun mu? Olmaz, çünkü bunu yalnız Aziz Nesin yapar. Bu da aslında mizahın doğasına aykırıdır. Mizahçı böyle bir şey yapmaz, mizahçı yapılanı ti’ye alır...
Gene mesela Aziz Nesin’in mizah hakkında şöyle bir tanımı vardır: ‘Ben Titanik gemisindeysem, gemide piyano çalıyorsam, ben piyano çalmayı bırakırım ve insanları kurtarmaya çalışırım’ diyor. Bu kadim ve soylu bir mizah anlayışıdır. Ama ben de diyorum ki: ‘’Ben Titanik’teysem, piyano çalıyorsam, asla kimseyi kurtarmam, daha hızlı, daha çılgın, daha gümbürtülü çalarım, ÇÜNKÜ ÇIKILACAK KARA DA BİTTİ’.
Bu da benim mizah anlayışımdır!
Belki de eskilere garip gelen budur!
Belki de OT bu nedenle çok okunuyordur!
Bilmiyorum!
Bir şey biliyorsam o da SOKRATES’e girsin!