Nevşin Mengü: Ben tipten kaybediyorum!

CNN Türk Ana Haber bülteni sunucusu Nevşin Mengü; tarzı, tavrı ve diliyle ekranın merakla takip edilen, aynı zamanda da sık tartışılan isimlerinden. Armağan Çağlayan, Nevşin Mengü'yle habercilik anlayışını, magazine bakışını, İran deneyimini ve Türkiye'nin gidişatını konuştu...
Nevşin Mengü: Ben tipten kaybediyorum!

Kendinizi seyrediyor musunuz sonradan?
Hayır, hiç sevmem öyle şeyi. Canlı yayının ruhu budur. Akar, geçer. Sonra izleyeyim, yok ben kaşımı şöyle kaldırmışım, bir dahakine kaldırmayayım. O zaman sahici olmaz bence.

CNN Türk’te son zamanlarda bir şey var. Herkes aslında kendini ortaya koyarak program yapıyor. İşte Cem Seymen öyle, Emin Çapa öyle, siz öylesiniz. Bu bir kanal politikası mı, yoksa öyle insanlar yan yana mı geldi?
Valla bilmiyorum; dört, beş sene oldu CNN Türk’te başlayalı, zaten öyleydim ben. İlk yayına başladığım gün de böyleydim. Kimse bana “Dur ne yapıyorsun sen, önüne yazılanı okumuyorsun, kendi kendine konuşuyorsun” demedi. O zamanlardan beri de öyle geldi. Sanırım izleyici de bunu seviyor. Reytingler onu gösteriyor. İzliyorlar. Ya ben şuna inanmıyorum: Mesela biraz daha yaşı ileri izleyiciler “Güzel Türkçe’mizi katlediyor” diyorlar benim için. Onları da anlıyorum ama dil yaşayan bir şey. Bazen dayanamıyorum mail yazıyorum. İran’da yaşarken Farsça da öğrendiğim için... Ablacım senin o güzel Türkçemiz dediğin Farsça yalnız. Yani senin kullandığın kelimelerin binlercesi Farsça ve yanlış telaffuz edilmiş Farsça. Yani sen bugün ‘rüya’ diyorsun, ‘rüya’ Türkçe değil. Nasıl rüya diyorsan ‘okey’ de diyebilirsin. Sakin ol. Nasıl yaşıyorsun sokakta? Bence ekrana da öyle yansımalı. TRT Türkçesi sahici değil artık! 21. yüzyılda yani, 2010’larda televizyonculuk böyle bir şey bence. Ben öyle düşünüyorum, öyle de program yapıyorum. Kimse de dur demedi bana şimdiye kadar.

Bazen öyle tepkiler veriyorsunuz ki, “Biraz çok mu gitti?” diyorum izlerken. O duygu size de geliyor mu?
Hesaplayıp yapmıyorum. Gerçekten hesaplayıp yapmıyorum.

Canlı yayın öyle bir şey ya, yaparsınız, sonra bazen “Keşke yapmasaydım” dersiniz...
Bilmem ki, düşünmem lazım. Mesela Bülent Arınç’a şaşırmam... O anda şöyleydi: Ben açıkçası rejinin beni keseceğini o anda düşünmedim. Hatta editörüme böyle “Ne diyor bu ya” yapıyorum, derken birden kesmek zorunda kaldılar. O öyle oldu. O aslında “Ne diyor” tepkisiydi yani, daha bir aradayken yaparsın ya... Canlı yayında daha dikkatli olmak lazım mı vallahi bilmiyorum. Hesap etmiyorum ben ya!


Tarafsız haber sunmak mümkün mü?
Tarafsızlık nedir ya? Biri bana anlatsın gerçekten. Tarafsızın tanımını iyi yapmak lazım. Hakikaten şundan yana olmak lazım bir kere: Demokrasiden, insan haklarından yana olmak lazım. Ama mesela devlet menfaatinden yana olmak lazım mı? Hayır. Gazetecilik kamuoyu menfaatinden yana olmakla yükümlü. Yani ben devleti korumak zorunda değilim. Devletin bir hatası varsa, milletin buna hakkı var deyip haber yapmalıyım ben. Türkiye’de işler orada karışıyor. Buna hiç alışılmamış. Sen devletin bir açığını ortaya çıkarırsan, vatan hainisin. Kardeşim, gazetecinin milliyeti olmaz bence. Oraya oturduğun zaman sen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değilsin, ondan öte bir şeysin. Kamuoyu neyi bilmesi gerekiyorsa onu anlatmakla yükümlüyüm, hatta bilakis devletlerin duyulmasını istemediği şeyi haber yapmakla yükümlüyüm. Türkçesi bu. Ama sadece bir tarafı karalamak için, olabilir içten içe solcusundur, içten içe sağcısındır. Sen solcusun, sağcı hükümeti karalayayım diye haberi manipüle etmek başka bir şey. Haberi eksik vermek başka bir şey. Haberin her zaman birkaç tarafı olur. Bir tarafı bilerek görmezsen, işte bu biraz aşağılık bir şey. Onu yapmamak lazım. Elindeki bilgi ne ise doğrulatacaksın, ona göre vereceksin.

Size solcu diyorlar?
Evet, öyle diyorlar.

Bu durumda babanızın da etkisi var galiba?
Babamın da etkisi var. Bir de benim görüntüm de çok ‘Beyaz Türk’. Anlıyor musun? Ne yapayım? Tip böyle. Yani tipten de kaybediyorum. Bir göçmen tipi. Klasik. Babası CHP’li falan. Babamla çok kavga ederiz biz. Çünkü o daha eski tip CHP’li. Ben CHP’li bile değilim mesela.

Bilmeyenler için babanızın kim olduğunu da anlatın bari.
Eski CHP milletvekili babam. Tam böyle eski tip, ulusalcı CHP’li. Hiçbir konuda anlaşamıyoruz. Ben babama göre çok daha solda kalıyorum. Ben liberalim, bana soracak olursan. Özgürlüklere bakış açısı, kimlikleri tanıma anlamında öyleyim. Zaten biz jenerasyon olarak da farklıyız. Onlar Soğuk Savaş çocukları. Normal, böyle olması tabii.

İRANLILAR, YUNANLILAR SOLCU; TÜRKLER SAĞCI
Geçmişe dönüp baktığımızda, eskiden üstten bakan bir CHP vardı. Yani Beyaz Türkler... Ama o zamanda biz üstten bakınca, hiç kimse bize “A bir dakika” demiyordu. Çünkü biz buna da izin vermiyorduk. Şimdi roller değişince bu bize ağır geldi galiba.
Çok doğru. Beyaz Türkler’in bunu yaşaması lazımdı. AK Parti iktidarı, Türkiye’ye şarttı. O konuda katılıyorum. Doğru. Benim ailem de eski CHP’lilerden. Mesela kapalılarla hiçbir şekilde empati kuramıyorlardı. Bu acayip. Mesela benim için bir insanın baş örtülü olup olmamasının hiçbir önemi yok. Hiçbir şey ifade etmez.

Belki de bu 13 yıllık deneyim iyi geldi?
Tabii, kesinlikle. Türkiye için çok çok iyi oldu ve eninde sonunda bu ‘rövanşist’ dönem de bitecek diye düşünüyorum. Bir toplumsal uzlaşı zemini bulunacak. Sürekli gerilimle ne kadar yürütebilirsin ki! Ben hep şöyle düşünüyorum: Mesela İranlılar solcu, Yunanlılar solcu, Türkler sağcı. Türkler düzeni seviyor. Türkler ‘Devrim olsun, sosyalizm gelsin, o gitsin şeriat gelsin’ insanları değiller. Türkler statükocu. Onun için bir toplumsal uzlaşı zemini bulunacağını düşünüyorum.

Ne mezunusun?
TED Ankara Koleji’ni bitirdim. Sonra da siyaset okudum Bilkent’te.

Ankaralısınız yani.
Ankaralı’yım. Bayağı Ankaralı’yım.

Sonra nasıl geldiniz İstanbul’a?
Üniversite bitti. Çalışmaya geldim. O dönemde Kanal Türk vardı Tuncay Özkan’ın.

Tam ulusalcılığın dibi...
Evet. Sağ olsun Tuncay Bey hiç sevmezdi beni. Çok kızardı. “Amerikalı” derdi bana. O dönem dış haberde başladım. Sonra öyle gitti işte. Haber Türk, TRT, Hürriyet falan.

Orada bir kadın programı yaptınız.
O dönem seçim programı yaptım kadınlara yönelik. Feminist bir şey yaptım. Eğlenceliydi ama her gün de aynı şeyi yapmak çok sıkıcı oluyor. Çeşitli feminist örgütler üzerine konuşuyorsun her gün. Aynı konu üzerinde dönüyor oluyorsun. O zaman Tuncay Bey neyi destekliyordu vallahi ben de bilmiyorum. Hiçbir fikrim yok ama Cumhuriyet mitingleri falan havasındaydılar o zaman.

Yani Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinden önceki tarihler.
Aynen öyle.

Türkiye’nin en gerilimli zamanları...
Ben çok gencim o zamanlar. Tam da anlayamıyorsun ne oluyor, ne bitiyor. Hakikaten Ankara’da Beyaz Türk çevreden gelmişsin. Cumhurbaşkanının eşinin başörtülü olması bir sakınca olabilir gibi geliyor sana. Çok ilginç ya. Ahmet Sayar’ın kitabını okudum ve hakikaten kitap derinliklidir, değildir, öyledir böyledir onu bilemem ama şu hakikaten garibime gitti. Bir anekdot var: Hayrünnisa Gül’e yabancı konukları karşılatmıyorlar köşkte.


LAİKLİK LAZIM AMA...
Evet, değil mi? Başka bir kapı buluyorlar, oradan onları getiriyorlar.
Sonra mesela “Sen kırmızı halıdan yürüme, çimden yürü.” Çimden yürü ne ya? Deliliklere bakar mısın? Ne büyük manyaklıklarmış. Onun için diyorum, AK Parti iktidarı çok iyi oldu diye. Yoksa o delilik sürüp gidecekti. Bir düşünsene mesela, Fransa’da var hâlâ o delilik. Fransız Başkonsolosu iftar vermiş. Laikliğin nimetlerini anlatmış. Aslında en çok İslamcılar için laiklik lazım. İran’da yaşarken onu gördüm. Laiklik olmazsa, İslam’ın sadece bir yorumu, bu devlet görüşü oluyor. Sen farklı bir risale yazmak istesen bile “Orada dur” diyorlar. Onun için laiklik lazım evet ama Fransa’da en son bir kız uzun etekle derse giriyor. “Sen örtünmek için mi bunu yapıyorsun?” diye derse almıyorlar. Yani o da apayrı bir delilik. Kardeşim boşver, ister don giysin, ister uzun etek giysin. Bunları bırakın ya!

İRAN’DA HAYAT ÇOK GERİLİMLİ VE SIKICI
İran’da hayat nasıldı? Siz başınızı örtüyordunuz tabii ki.
Tabii, örtüyordum. İran’da hayat çok gerilimli ve sıkıcı. Ev partisi falan... Ev partisi dediğin, gidiyorsun birinin evine, kapalı, orada evde yapılmış arak içiyorsun. O da yani alkol oranı ethil mi metil mi belli değil…

Kör mü olacağız sabah kalktığımızda...
Salak salak içiyorsun düşene kadar. Çünkü yapacak hiçbir şey yok. Yok yani, bu bir gerçek. Depresyon oranı çok yüksek. Öyle efendim “İranlılar çok derin” falan… Derinlik, merinlik olmuyor kardeşim. Bir kere en basitinden şöyle söyleyeyim. 70’ler Türkiyesi gibi. Dışarıda doğru düzgün yemek yiyecek bir kafe yok. Neden? Uluslararası zincir girmeyince, rekabet yok. Aynı şey. Dön kebap, dön kebap, kebap, pilav. Doğru düzgün kafe yok. Bir tür sosyalizm gibi düşün. Kafeye gidiyorsun, pislik içinde bir yer, özen yok. Sokakta hayat yok. Sıkıcı ve gerilimli bir hayat var. Sürekli bir gerginlik var havada.

Şu çok ilginç bir karar: CHP milletvekilinin, Ankaralı, iyi eğitim görmüş ‘Beyaz Türk’ kızı TRT’ye başvuruyor ve TRT diyor ki “İran’a gideceksin”.
Ben Habertürk’teyim o zaman ama bu mesleğe başladığımdan beri İran’da çalışacağımı biliyordum ben. Çünkü siyaset bilimine çalışırken de İran hep ilgimi çekiyordu. O sosyolojik ve siyasi yapısından dolayı hep istiyordum, İran’a gitmek. TRT Türk kuruluyor o zaman, Gökhan Eren başında. Sonradan öğreniyorum ki Gökhan Eren ben kapıdan girer girmez “Aha bizim Tahran muhabiri geldi” demiş! Bana birkaç başkent saydı: “Almaata, Bakü, Atina” dedi, “Tahran” dedi. Ben de “Tamam, Tahran’a giderim” dedim.

Ben olsam Atina’ya atlardım direkt.
Sıkılırdım, ne yapacaksın haber yok. Haber yapmaya gidiyorum oraya. Bilemiyordum tabii o zaman ama kriz patladı. Yoksa anladın mı, Türk-Yunan gerginliği yok, kriz yok, bir şey yok, ne haberi yapacağım ben orada.

İran’a turist olarak gitmek kararı bile radikal bir karar ya...
E ben Gazze savaşlarına falan çok gitmiştim, aşinaydım yani aşağı yukarı. Alışılıyor.

Babanız o zaman demedi mi “Gitme kızım, nereye gidiyorsun” diye?
Bizde öyle bir şey yok. Babama sormam bile böyle şeyleri. İşe başlayacağım, şuraya gideceğim falan diye niye söyleyeyim? Kendi paramı kazanan, kendi hayatı olan bir insanım, neyi soracağım.

Hepimizi “İran olacağız” diye korkuttular ya. İran’da yaşamış bir haberci olarak, siz de böyle hissettiniz mi? Benziyor mu gittiğimiz yollar?
Zaten Türkiye İran, İran da Türkiye. Yani aynıdır bizim ülkeler. Biri kafası kapalısı, biri kafası açığı. Bir fark yok ki mantalite olarak. Mesela şimdi orada da -bizde kırıldı şimdi o tabii AKP hükümetiyle beraber- her şeyin sahibi Devrim Muhafızları. Böyle bir asker hâkimiyeti var, siyasetin üstünde. Vesaire... Çok çok benzeriz zaten, bizde modernleşme aynı tarihlerde gelmiş, anayasa aynı tarihlerde yazılmış, Soyadı Kanunu bile birer yıl arayla çıkmış mesela. Bence kendimizi aynada görüp korkuyoruz aslında biz İran’dan. Çünkü buradaki devlet baskısı tipine alışmışız biz. Burada basını nasıl sansürlerler biliyorsun, o sansüre alışmışsın, onun farklısını görünce ‘Aa’ diyorsun. Aslında sadece bir benzeri. Her zaman da bir benzeriydi. Humeyni yıllarca Bursa’da sürgünde yaşadı. İran sistemi bir Fransızlara çok benzer, bir de bize benzer.
Şöyle söyleyeyim: Türkiye’ye asla şeriat gelmez. Neden biliyor musun? Burada Adnan Hoca ve ‘kedicikleri’ var değil mi? Kedicikler diye bir şey çıkıyor! Mesela en liberal İslam ülkesi Lübnan, değil mi? Bak Lübnan’da uçururlar o televizyonu havaya. Ya sen ne diyorsun, şaka mı? Yani Türklerin İslam inancı kendine göre. Artık buna bir Püriten İslam mı dersin, bilemem bu işin uzmanı değilim. Liberal İslam mı dersin, reform geçirmiş mi dersin, haşa tabii yorum yapmak bana düşmez ama ne dersen de, bu gerçekle yüzleşelim. Yani o kindar dindar bu kadar olur!

MÜHİM OLAN SOKAĞIN DİLİ...

Haberciler açısından şu çok zor değil mi: Bir parti var iktidarda ve o parti kendi ‘dilini’ oluşturmaya çalışıyor. Bir dil bütünlüğü yaratmaya çalışıyorlar ki daha çok ‘konsolide’ olunsun. Çok hayati meselelerde karşınızda iki farklı kelime oluyor. IŞİD-DEAŞ, Cumhurbaşkanlığı Sarayı-külliye gibi.
Ben yine aynı kriteri alıyorum, başında dedim ya, dil yaşayan bir şey, sokakta neyse o. Sokak ne diyorsa onu derim arkadaş. DEAŞ deyimini de ben duymadım. Ya aslında bu DEAŞ nerden geliyor, ‘DAİŞ’ diyor ona Araplar, o kadar dönüyor bizim dilimiz herhalde ki ‘DEAŞ’ diyebiliyorlar ancak! Yazımı aynı evet, biliyoruz, ben eski yazımı da iyi bilirim. ‘DAİŞ’ diyor Araplar, IŞİD de karşı çıkıyor böyle denmesine. İlk baştan beri Araplar bunu söylüyorlar, biz sonradan keşfettik bunu!

Ama mesela CNN Türk ‘külliye’yi kullanıyor.
Ben külliye demiyorum hiçbir şekilde. Çünkü sırıtıyor. Ben hiç öyle demedim ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi diyen de duymadım hiç sokakta. İnsanlar Beştepe diyor. Dil böyle dayatılarak gelmiyor! Mühim olan sokağın dilinin ne dediği. O önemli. Bir dönem Türk Dil Kurumu üretmişti böyle kelimeler. ‘Oturgaçlı götürgeç’ gibi. Sokak satın aldı mı? Almadı. Bu da onun gibi işte. Gel gidelim Fatih’e “DEAŞ kim abi?” diyelim. Bakalım ne diyecekler? Yani IŞİD bu ya.

Ama bence çok başarılı bir iletişim sistemi var.
Kesinlikle. Zaten başarısız hiçbir şey bu kadar yıl ayakta kalmaz. Seçilmez de. Çünkü burası demokratik bir ülke ve seçilerek geliyor AK Parti. Hakikaten buna saygı duymak lazım. Başarısız olsa niye seçilsin? Şu üstten bakış açısını da aptalca buluyorum ben, “Ya işte bunlar bidon kafa...” Hayır, değil kardeşim. Türk insanı gayet neye oy verdiğini çok iyi biliyor, çok da akıllı bir şekilde oy veriyor ve bunu da isteyerek seçiyor. Bu kadar basit!

SIRF EKRANDA OLMAK İÇİN YAPILACAK İŞ DEĞİL BU
Hazırlığınız ne kadar sürüyor ekrana çıkmadan önce?
Armağan bu bir hayat tarzı. Sabah kalkarım, ne kadar gazete varsa Türkiye’deki, açarım ve hepsini okurum, kutularına kadar. Eve giderim, ne bileyim, her boş anında habere bakarım. Akşam tartışma programlarını izlerim. Bu durağan bir şey değil ki.
Yani dolayısıyla, nasıl herkes işine gidiyor, sabah ben de işime gidiyorum. Yayından bir saat önce falan, böyle bir şey yok. O zaman yakalayamazsın ki, ucunu kaçırırsın. Her an bileceksin her an takip edeceksin. Böyle yani, “Bunu yapamam” diyorsan yapmayacaksın! Bu da şöyle bir şey; Yunanistan ile ilgili ani bir karar çıktı, onun üzerine 20 dakika konuşabilecek birikimde olman lazım. Hiç yoktan bir son dakika gelişmesinde. Onun için ben öyle öncesinde hazırlığa inanmıyorum. Bunu sevmeyeceksen, sırf ekranda olayım, sırf spiker olayım diye yapılacak iş değil bunlar. Hakikaten çok seviyor olmak lazım, ben sevdiğim için yapıyorum. Bu işi yapmıyor olsaydım da akşamları açar tartışma programlarını izlerdim. Sen de öylesin mesela, anlatabildim mi? Yoksa ekranda olmak için yapılacak iş değil bu. Stajyerler geliyor bize “Ekranda olmak istiyorum” diye, böyle bir şey yok. “Ekranda ne anlatmak istiyorsun peki?” diyorum, öyle bakıyorlar.


Bu kadar haberlerle yaşayınca hayatın yüzde 80’i de gidiyor.
E yani evet, sıkıcı bir insanım bütün olarak.

Mesela bir sevgiliniz olsa; siz sabah 7’de kalkıp bütün gün haber seyrediyorsunuz…
Baygınlık geçiriyor adamlar zaten Armağan. “Çekilecek insan değilim, hiç ilişmeyin” diyorum zaten. Öyle, ne yapacaksın? Benim en büyük keyfim akşam işten eve geleyim, biraz bir şeyler okuyayım, biraz televizyon izleyeyim, açayım kitabımı okuyayım.

Peki mesela Türkiye ‘Muhteşem Yüzyıl’ diye yıkılıyor, ne oluyor diye merak edip bakıyor musunuz?
Açıp bakmak lazım. Bakmaya çalışıyorum. Yanlış anlaşılmasın tabii ben anlamam bu işten o kadar ama, sahneler falan çok uzun bizde ya. Bir de neden öyle olduğunu bilmiyorum, kadınların çok tiz sesle bağırdığı sahneler var. Geriyor beni, iğreti oluyorum, izleyemiyorum.

Ama canım, CNN Türk’te de iki tane adam sürekli birbirine bağırıyor, ona bakarsanız.
Doğru söylüyorsun.

Orada da bağıran çeşitli kafalar var.
Herhalde bu tip bağırtıya alıştım ben. Kadınları niye bu kadar bağırtıyorlar ve devamlı niye öfkeli kadın karakterleri ya? Benim izlediğim, kızgın kadınlar devamlı.

MAGAZİNİ HİÇ KÜÇÜMSEMEM
Sokakta yürüyorsunuz, bir şarkı çalıyor “Aa bunu İrem Derici söylüyor”, “Aa bunu Demet Akalın söylüyor” der misiniz?
Hiç bilemiyorum onları. Hiç yani, yok.

Popüler kültür sıfır?
Sıfır değil tabii, takip etmeye çalışıyorum.

Biliyorum ben, sizin bildiğiniz bellidir: Hülya Avşar, Gülben Ergen, Türkan Şoray, Fatma Girik. Gerisi yok.
Yani yok, magazin sayfalarına bakarım ben. Ne oluyor ne gidiyor falan. Magazini hiç küçümsemem, orada bir ülkenin sosyolojik değişimini görürsün. Bayâ bir şey görürsün orada, ekonomi haberidir o haber yönüyle, onun için yakından takip ederim. Hele son zamanlar çok şenlikli ama müzikte dayanamıyorum. Neden yani o ‘ıptıs ıptıs ıptıs ıptıs’ üzerine Hint ezgisi beni yoruyor. Yaşlıyım ben yaşlandım ya, yoruyor o beni artık mazur görsünler.

Nasıl değişiyor sizce magazin? Artık daha tutucu muyuz mesela popüler kültür anlamında?
Yok canım, hiç değiliz. O satar mı diye baktılar ama satmıyor. Şu bir gerçek. Televizyon bir showbiz dünyası. Burada muhafazakârlığı satmak çok zor. Muhafazakârlığın başka bir grotesk halini satıyorlar, görüyoruz. Garip garip Ramazan yorumları. Yok efendim, Allah diyen pense. “Oral seksin aşırısı günah” diyor falan. Bunlarla muhafazakârlığın grotesk halini satıyorsun televizyonda. Ama televizyon bunun için var. Televizyon, bana soracak olursanız, bir eğitim aracı değil. Haber alma ve eğlence aracı. Bu gerçeği görelim. Bütün dünyada böyle. İran’da niye herkes manyak gibi evinin tepesine uydu takıyor, yasak olmasına rağmen? Hepsi Türk kanalını açıyor. Bu kadar basit. Suudi Arabistan kendisi çok tutucu ama neden Lübnan’ın NBC televizyonuna sponsor? Bütün Amerikan filmlerini alıp dakikasında altına Arapça altyazıyla basıyorlar. Çünkü kar ediyor. Çünkü televizyonda bu satar. Eğlence satar.

TÜRK İNSANI HABER İZLEMEYİ SEVİYOR
Biz yıllardır TRT spikerlerinin ifadesizce okuduğu habere alıştığımız için, şimdi 2015 yılında haber sunulurken habere yorum katıldığında önce bir mesafeli duruyoruz. Sonra “Bir dakika, bu ilginç oluyor” diyoruz. Şimdi de Fatih Portakal ve sizin dışınızdaki insanlar da o trene biniyor. Ama bu değişim galiba zorunlu.
Tabii, hatta bizde haber dili daha da değişecek. Bunu Türkiye’ye gelip okul açan ve ‘Haberler’ diye kitap yazan adam da söyledi. Sosyal medya diye bir gerçek var. Yeni toplumsal ilişkiler, sosyal medya üzerine şekillenecek. Sen bunu beğen beğenme, sahte bul, hiç uygun değil de, ne dersen de, bu böyle olacak. Haber dili de buna göre değişecek. Daha da rahatlaması lazım. Mesela, yine spiker yorumu tamam ama metinde o TRT dili değil de ilk özel televizyon zamanındaki dil devam ediyor. Bunun rahatlaması lazım. Bir kere ‘bildirildi’ ne demek. ‘Öğrenildi’, ‘kaynaklardan gelen’, bunların hepsi değişecek. Köhne habercilik diliyle kimse izlemez yoksa.

Öyle bir dil var, değil mi?
Var, var. Ben hakikaten eskimiş buluyorum. Olacak şey değil. Nasıl böyle konuşuyoruz ya, haberi böyle yazmak lazım, bana soracak olursan. Diplomasi haberi dahil. Diploması haberinde hep ‘dedi, dedi, dedi’. Ay beni boğma kardeşim. İşten gelmişim. Televizyonu açmışım dünyada ne oluyor diye bakmak istiyorum. Ben orada insan hakları deklarasyonunun kaçıncı maddesi falan, dinlemek istemiyorum, okuma bunları.

Türkiye haberi satın alıyor mu?
Almaz olur mu? Alıyor tabi. Çok seviyorlar. Kesinlikle. Bilmiyorum, bence Türk insanı haber alıyor, izliyor. Öyle görünüyor. Her akşam aynı tartışmayı izlemeyi çok seviyorlar. Farklı şey değil. O anda gündemde ne varsa, her akşam hevesle izleyebiliyor seyirci. Hatta sosyal medyayla beraber haberin etkisi daha da artıyor. Çünkü haber, üzerine konuşulacak ve Twitter’da üzerine mavra yapılacak bir şey haline dönüştü. Görmüyor musun? Facebook’ta da öyle. Dolayısıyla sosyal medya haberi besliyor. Çünkü görüyor, bu neymiş deyip seni izliyor, seni okuyor.

Haber sunmak için güzel olmak mı gerekiyor? Bir dönem bütün Türkiye güzellerini haber spikeri yaptılar ya, oradan mı geliyor?
O döneme yetişemedim ben televizyoncu olarak. Televizyon görsel bir şey. Bir görsellik lazım. Ama o güzellik değil bence. Ekran ışığı mı denir, yüzün kamera sevmesi mi denir? Dünyanın en çirkin insanı olabilirsin ama kamera seni sever abi... Bu iş böyle. Başka bir şey, tam tanımlayamıyorum ama güzellik değil. Ekranda o ışığı yakalayabilmek. Onu da görünce anlarsın. Televizyonculuk yapıyorsan görünce anlarsın. Daha ziyade biraz daha bıcır bıcırlık, ağzı laf yapmacılık ve samimiyet önemli.

TÜRKİYE 14 YAŞINDA BİR SİVİLCELİ ÇOCUK
Eskiden “Haberde samimiyetin ne işi var?” derdik. Şimdi mesela haberde samimiyeti konuşuyoruz, ne acayip.
Bir de düşünsenize, iyi oldu, yaşanması gerekiyordu ama, Türkiye çok kamplaştı. Onun da etkisi var. Enteresan bir şey, herkes de duymak istediğini duymak istiyor. Bana solcular da çok kızıyor bazen. Çipras’la ilgili ya da Venezuela’yla ilgili bir şey söyleyince “Aaa sattın, hainsin” deniyor. Şu IŞİD konusunda mesela. Bak kardeşim, “Türkiye IŞİD’e destek veriyor” minvalli haberlerin pek çoğu yanlı ve yanlıştı bana göre. New York Times’ın yazdığı haberlerin çoğu yanlıydı. Bunu bir görelim bir kere. “Destek veriyor, akıtıyor.” O işi bir konuşalım. Bir, Türkiye’den silah gitti mi? Türkiye’den Amerikan silahlarının gittiğini Amerikalılar dolaylı yollardan söyledi. Güzel. Biz bunu Fransa’yla Amerika’yla beraber yollamadık mı? Yolladık. Kime yolladık? El Nusra’ya, Özgür Suriye Ordusu’na. IŞİD kim, bana biri bir anlatsın. Bu işin bir sosyolojisini okusun. Olivier Roy bunu incelemiş. Senin IŞİD dediğinde, bir kere Avrupa’dan gelen Müslüman çocuklar var, Çeçenler var. Eski Irak’taki Baas sistemden dışlanmış, Irak’taki yeni rejimde anası ağlatılmış Sünniler var. Lokal aşiretler var. O aşiret Sünni ama bugün İŞİD. Bu adamlar ÖSO’ydu, üç gün sonra IŞİD geldi. İyi, IŞİD olayım diyor. Yani El Nusra’ymış, sonra “Vazgeçtim, ben aşiretçi IŞİD’e katıldım” diyor. Dolayısıyla New York Times’ta yapılan haberler yanlıydı, yanlıştı. Bunu duymak istemiyor kimse. “Bu da saçmalık” diyorsun. “Ooo kaça sattın kendini?” Ya kardeşim ne satacağım! Allahını seversen...
Bizde hakikaten bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunuyor. Madem mevzuya bu kadar kafa yordum kardeşim, sen IŞİD karşıtısın, IŞİD kim, öğrenelim. Hacı Bayram Veli Camii’nden buralara otobüslerle militanlar götürülüyor, haberleri falan var. Hacı Bayram Veli Camii, Ankara’nın turistik camii. Benim yengem falan, oğlan üniversiteye girsin diye dua etmeye gitti. Dalga mı geçiyorsunuz? Burada öyle bir haberler yazıldı ki; Teşvikiye’den “Evet, IŞİD bir, iki; biz buradan biniyoruz gidiyoruz” falan denildi. Anlatabiliyor muyum? Böyle de bir taraf kilit. Herkes duymak istediğini duyuyor. Ben şey söyleyeyim istiyorlar, “Evet, hükümetten IŞİD’e böyle bir destek olamaz.” Hatırlar mısın? İki sene önce Devlet Opera ve Balesi’nde yönetmelik yayınlanmış, yönetici kadrosundaysan takım elbiseyle gel diye bir yönetmelik. “Ooo, sanatçılara baskı!” Yönetici bunlar, idari kadro. Yani sen baletsen herhalde oturup da sahneye takım elbiseyle çık demiyor. Bunu anlatamadım. Ben bunu dedim diye hükümete destekçi oluyorum sanki.

“Yunanistan madem bu önergeyi verecekti ve kabul edecekti niye o zaman Çipras referandum yaptı” diyorsun. “Aaa, sen Çipras düşmanısın” diyorlar. Ne alakası var?
Aynen öyle. Çok taraf var. Zor bir zaman. Biraz kulağını kapayacaksın. Biz bence ergen bir milletiz. Valla, biz yetişkin olamıyoruz. Türkiye 14 yaşında bir sivilceli çocuk. Devamlı bir heyecan. O yüzden devamlı kavgalı, tartışma programları izlemek istiyorlar. Devamlı adrenalin. Bir durun, bir sakin olun. Bir okuyalım, ne oluyormuş görelim.

Niye ki?
Öyle işte. Ergeniz. Neden bilmiyorum.