Pop starlar güzelleştikçe müzik kötüleşmeye başladı!

Popüler müziğin özgün isimlerinden Bedük son albümünde 'Bi Dans Etsek' diye sesleniyor dinleyicilere. Armağan Çağlayan'ın sorularını yanıtlayan Bedük, "Yırtmak ve pop star olmak gibi bir derdim yok" diyor...
Pop starlar güzelleştikçe müzik kötüleşmeye başladı!

Fotoğraf: YASİN AKGÜL

Siz niye önce İngilizce ve cover şarkılar yaparken, birdenbire Ankara havalarına, 'oynayalım' moduna geldiniz? Niye o kadar sert bir geçiş? 
Bir kere cover'la başlamadım. Dört tane İngilizce albüm çıkarttım, beşinciyi Türkçe yaptım. Çünkü kariyerimdeki 10'ncu yıldı. 10'ncu yılımda tekrar bir Türkçe albüm yapayım istedim. Sonra baktım ki kendi dilimde seslenmeyi sevdim millete. Karşımdaki kitleyle ilişkim daha farklı hale geldi. Arkasından bir tane daha Türkçe patlatayım, dedim. Sonra devam etti. Albüm full Ankara havası, köçek oyunları albümü değil tabii ki. Şarkı, ağır funk bir şarkı aslında. Yani aslında olay, yıllardır dedikleri şey var ya; doğuyla batı sentezi falan, onun tam ortasında duruyor. Ağır funk var altında. Ama baktığın zamanda Türk'üm sonuçta ben. Türkçe şarkı da yapacağım. Tabii ki Türk ezgileri de kullanacağım.

Funk ne demek, önce onu sorayım.
Nasıl anlatayım... 70’lerin dans müziği diyelim. 70’lerde ne kadar disko müziği dediğin şey varsa, funk aslında yani. O müziğe funk deniyor.

Yani demode bir şeyden söz ediyoruz.
O kişiden kişiye değişir, moda yani. Seni dans ettirebiliyorsa, bu hiçbir zaman demode olmaz. Bir şey seni dans ettiriyorsa, seni harekete geçiriyorsa niye demode olsun ki.

İnsan sevdiği müziği mi yapar, yoksa "Bu şarkı kesin tutar" diye mi yapar?
Nasıl bir insan olduğuna bağlı. Yani bu bir seçim. "Bu şarkı tutar" diye de yapabilir. Öbür türlü de yapabilir. Benim seçeneğim dinlemeyi, sevdiğim müziği yapmak. O müzik çok tutan bir müzik de olabilir, genel olarak çok tutmayan bir şey de olabilir ama eğer adam samimiyse, karşıya geçer gibi geliyor bana.


Ankaralı mısınız?

Ankaralıyım. Doğma büyüme. Grafik tasarımı mezunuyum. Hem reklamcılığın anavatanı, hem müziğin anavatanı burada diye İstanbul’a geldim. Gelmek zorundaydım. Reklamcılık da yapsam müzik de yapsam burası. Geldim, kolumda bileziğim var. Para kazanmam gerekiyor. Üç sene kadar çalıştım reklam ajanslarında. Büyük bir reklam ajansındaydım, sonra battı. Batmadı da küçüldü. Sonra oradan devam ettim Müzik artık başka hiçbir şey yapamayacak hale gelince de öbür tarafı bıraktım. Sırf kendime yapmaya başladım. Tasarım işlerini.

Yapıyor musunuz hâlâ?
Tabii tabii. CD kapağımın grafik tasarımını ben yaptım.

Birisi gelse, bana yap dese.
Hayatta yapmam. Şeyle uğraşamam yani bu saatten sonra, "Abi logoyu biraz büyütelim" diye. Uğraşamam onunla.

Niye ki?
Çok gıcık bir şey. Reklam dünyasında çalışırken de sıkıntı basardı beni. Birincisi ben başkasının emri altında çalışamıyorum. Öyle bir sıkıntım var.

Çok mu asisiniz?
Yok. Asilikten değil.

İşbirliğine kapalısınız?
İşbirliğine de çok açığım da o öyle bir şey değil. Reklam dünyası çok sert bir dünya. Çok hızlı bir dünya. Ego savaşlarının çok yüksek olduğu bir dünya. Herkesin zevki birbirinden farklı olunca...

Şimdi egonun ağababasının olduğu bir piyasada iş yapıyorsunuz zaten!
Tabii. Ama burada kendi kendimin patronuyum. Kendi şirketim var. Kendi şirketimden çıkartıyorum. Her şeyimi kendim yapıyorum. Aranjörü de benim, söz müzik yazanı da benim. Her şeyi ben yapıyorum. O yüzden kimseye hesap verme durumum yok. Böyle olunca da orada çok daha rahat edebiliyorum. Reklamcılık tarafından yükseldiğinde muhtemelen kendi ajansım bir şeyi açıp oradan yürürdüm yani. Müşteri "Logoyu biraz daha büyüt" diyor ya; logonun küçük olması, kötü olduğu anlamına gelmiyor. Burada ilgi çeken bir yere koyuyorsun logoyu ama müşteri illa ki logoyu büyük istiyor. Ondan da atamıyorsun. Bana da sıkıntı geliyor.

Parayı veren düdüğü çalar. Para müşterinin. Yapacak bir şey yok.
Onu yapamıyorum işte. Müzikte de onu yapamıyorum. Başka birisi sevecek diye yapamıyorum. Ben kendi sevdiğimi yapayım istiyorum. Ben seviyorsam başkası da sever illa ki. Sanat için sanat yapan bir sanatçı değilim. Ben de popüler kültürün bir parçasıyım. Ama orada bir dengeyi bulmak lazım. Anladın mı? Aslında reklamcılık da bir nevi öyle. Hem kendinden yapmak istediğini vereceksin, hem de popüler kültürü bir tık düzey yukarı çıkartmaya çalışacaksın.

BİZİM PİYASADA İNTİHAR ORANLARI ÇOK YÜKSEK
Özel hayatınızda çok mu girişken, eşiniz Zehra Hanım?
Ataktır tabi. Benim menajerim aynı zamanda. Atak olmak durumunda yani.

Sizin bundan rahatsız oluyormuş gibi bir haliniz var?
Yo yo, estağfurullah. Onu susturmak ne haddime. Başımın tacıdır. Kelimeleri birbirimizden farklı seçeriz. Hayata farklı yönden bakarız. Bu yüzden güzel bir şey.

Siz nereden bakıyorsunuz, eşiniz nereden bakıyor hayata?
Daha farklı yerlerden bakıyoruz. 

Mesela?
Menajer işin business tarafındadır. Ben işin daha sanat tarafındayım. O yüzden business tarafına ben girmiyorum. Ben sanatçı tarafından bakıyorum. O benim yaptığım sanatı nasıl satarıma bakıyor.

Siz onun için bir metasınız yani?
Aynen öyle. Mal benim yani.O beni satıyor. Bir de şey yapmıyoruz; satılacak bir ürün çıkartmak yerine "Benden çıkan ürünü nasıl satarız"a oynuyoruz. Satılacak ürün yarattığın zaman altı boşalıyor.

Artık daha mı zor yaşamak müzik piyasasında?
Yani bütün dünyada zor. Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada zorlaştı.

Her şey daha çabuk tüketiliyor gibi geliyor bana.
Hep o dediğim işte bir parmak, altı ay uğraşıyorsunuz bir parça için. Bir albüm için bir sene uğraşıyorsunuz. O kullanıcı için bir parmak hareketi artık. Şu parmak hareketini yaptığı anda bittiniz yani.

Kırıcı değil mi bu?
Kırıcı olursa devam edemezsin. Sürekli kendini yüksek tutmak zorundasın. Yani hayatın sürekli bir iniş çıkış halinde. O yüzden intihar oranları çok yüksek bizim piyasada. Mesela bir 'hit' şarkın oluyor. Üç ay boyunca inanılmaz paralar kazanıyorsunuz. Konserler yapıyorsun ve ondan sonra bir anda üç ay, dört ay yatabiliyorsun. Hiçbir şey olmayabiliyor. Hem çok yüksek bir psikolojik denge gerektiriyor. Hem de maddi olarak da kendini sağlama alman gerekiyor. Nasıl hareket edeceğini çok iyi bilmen gerekiyor.

MÜZİK HİÇ BİR ZAMAN ÖLMEZ, MÜZİK YEMEK GİBİ BİZİM İÇİN...
Eskiden ben bir şarkıyı altı, yedi ay duyardım. Şimdi radyoda şarkı duyma sürem 10, 15 güne falan düştü. 15 gün sonra şarkıyı duymamaya başlıyorum.

Bir ay. Gidiyor ondan sonra. Sırf şarkı değil, her şey öyle. İki ay televizyona çıkma "A nerede bu ya" demeye başlıyorlar. Enteresan bir denge var. Çok çok çabuk tüketiliyor. O yüzden de ben hep albüm yapmaya gidiyorum. Single da yapılabilir. Ama ben hep albüm yapıyorum, çünkü albüm bir sanat eseri oluyor.

'Türkçe müzik öldü mü?' tartışması yapıldı geçenlerde. Öldü mü gerçekten?
Enteresan. Ölmez! Müzik hiçbir zaman ölmez. Hiçbir dilin müziği hiçbir zaman ölmez. Müziğin de dili yoktur bence. İşte Sude, hiçbir dili yok şarkının. Öldü mü, ölmez. Hiçbir zaman müzik ölmez ağabey, yemek gibi bir şey bizim için.

Niye canım, arabesk için şimdi herkes ne diyor: “Arabesk şarkı yapıyorsun, tutmuyor." Demek ki arabesk müzik Türkiye’de öldü şu anda.
Tutulmaması öldüğü anlamına gelmez. Valla fena dinleniyor yani. Şekil değiştirir. Arabeski şimdi bugünün dünya sound'unda yap, nasıl tutar.

Bir tane sigaralı bir şarkınız var.
'Son Sigaram', çok iyi şarkıdır. Sevgiliyi son sigarayla özdeşleştiren bir sanat eseri.

RTÜK yayınını yasaklamadı mı onun?
O zaman o kadar coşkun değillerdi.

BİRİNİN BENİMLE BERABER OLMA ŞANSINI SATMIYORUM
Genel olarak pop şarkıcıları evlenmez ya. Siz niye evlendiniz?
11 Aralık'ta 11 sene oluyor işte. Ben müziğimi satıyorum. Herhangi birisinin benimle beraber olabilme şansını satmıyorum. Yani beni seyretmeye gelen sadece gerçekten müzik dinleyip, dans etmeye geliyor. Başka bir şey için değil yani.

Evet ama sahnede de öyle bir şey vardır. Kimse yoktur diyemez.
Tabii ki öyle bir his, hava vardır. Bir seksüel tansiyon olur sahnede. Öyle bir şey çünkü. Ama ben sahnede, "Gelin, buyurun, işte ben buradayım" diye takılmak yerine, sahnede grup olarak takılmayı tercih ederim. Bir Bedük grubu var sahnede ve biz biriz orada. Yüzüğümü hiçbir zaman çıkarmam. En başta fotoğraf çekimlerinde bana "Sakın, yüzük takmıyorsun" falan dediler. Ama ben hiç öyle şeylere girmem. Çünkü yırtma gibi bir derdim yok. Amacım yırtmak değil yani.

Yırtmak derken?
Yırtmak, köşeyi dönmek. Yırtmak, pop star olmak gibi bir derdim yok. Doğal süreçte olursa böyle şeyler, ne güzel. Olmazsa da amenna.

Çok iddiasız bir laf olmadı mı bu? “Pop star olmak gibi bir derdim yok." Öyle olmaz ki, insan pop star olmak ister yahu.
İşte, öyle değil...

Ben şarkıcı olsam isterim mesela. 
Ama o bir seçenek. Ya senin gibi olacaksın ya benim gibi. O bir seçim. Onun bir matematiği var. Pop star olmanın bir matematiği var. Bende o matematik yok.

Pop star olmanın matematiği neymiş ki?
Belli programlara çıkman lazım. Belli hareketler yapman lazım. Belli açıklamalar yapman lazım. Verilen bazı klişeler var, onları vermen lazım. Ve oluyor, daha önce olanları göreceksin, aynı matematiği yapacaksın işte. Öyle değil mi?

Bence herkese olabilen bir şey değil zaten bu.
Tabii ki.

İstediğin kadar bir matematik uygula. O bir yere kadar...
Herkes Beyonce olmak zorunda değil. Bir de Farell var. Adam prodüktör, aranjör, şarkıcı ve söz-müzik yazarı. Başka bir yerde duruyor. Şöyle bir laf var bu aralar: “Çirkin insanlar müzik yaparken müzik daha güzel.” Pop starlar güzelleştikçe, yakışıklılaştıkça müzik kötü olmaya başladı" diye bir durum var.

Yeni bir alan mı tanımlıyorsun?
Yeni bir alan tanımlayabilirsin ama o farklı, değişik bir şey. Onu yapabilirsin ve popüler kültürün tam göbeğinde durabilirsin.

Bence popüler kültürün tam içinde durmanın çeşitli kuralları var ve bunları yerine getirmek lazım.
Hiç de yok bence. Hiçbir kuralı yok yani.

Bana göre var.
Bence yok, hiçbir kuralı yok. Yani benim 12 yıldır bu işi yapıyor olmam, bu işin hiçbir kuralı olmadığını gösteriyor bence.

Siz de istemeden onlara uygun hareket ediyorsunuzdur, öyle yâ da böyle. Sadece onlara uygun hareket ettiğinizi bilmek hoşunuza gitmiyor olabilir.
Yo, hayır. Mesela bir televizyon programına çıkmaya "Hayır" demem, belli bir yerde konser vermeye "Hayır" demem. Gidip orada kendi varlığınla duracaksan, en kötü programda bile dursan, kendi varlığında ışıldarsın. Yani popüler kültüre o anlamda hiçbir zaman burun kıvırmam. Sahneye köçeklerle çıkıyorum, mesela Zorlu’da önümde dansözlerle çıktım. Amaç kendini bozmadan, olduğu şeyden ödün vermeden ‘ben’ olmak. Ama bunu sert bir şekilde yapmak değil. Hep tek tip olmak zorunda değiliz. Amaç, "Bak bir de bu var"ı göstermek aslında.

ÇOCUĞUNU KULLANARAK POPÜLER OLMAYA ÇALIŞIYOR GİBİ GÖRÜNMEK İSTEMEM
Çocuğunuz var mıydı?

Evet, iki tane var.

Bunu da bilmiyoruz mesela.
Teklifler geldi. "Dergiye kapak olun" vesaire... Ben de hepsine “Hayır” dedim. Çünkü seçme hakkı yok şu anda. Çocuğunu kullanarak popüler olmaya çalışıyor gibi de gözükmek istemiyorum. Güzel bir anı olur aslında ama karşı tarafa öyle geçecek diye istemiyorum. Bir de şu anda seçme hakkı yok, yani gelecek 16 yaşına diyecek "Bana niye yaptın?" İşte ben istemiyorum. Kendi şeçim şansı olana kadar da hiçbir şey yapmak istemiyorum şu anda.

18’den sonra yani...
Ergenlikten sonra... O zaman ne isterler bakacağız artık. Biri altı buçuk yaşında Kerem, öbürü dört buçuk yaşında Ela.

Demek çocukları saklayarak da büyütmek mümkün, illa ki milletin gözüne sokmak gerekmiyor.
Saklamıyoruz da... Bir tercih meselesi.

"Bak ben iyi babayım!", "Bak ben iyi anneyim!"...
Demek istediğim o işte, onu göstermek. Ardından bir bebek bezi reklamı gelir diye…

Ama bu piyasanın içinde büyüyünce de çocukların bundan uzak kalma şansı da pek yok galiba.
Geliyorlar konsere. Sahneye çıkıyorlar "Babişko, babişko" diye önü görüyorlar, arkayı görüyorlar.

Bulaşacak bir yerinden.
Tabii, tabii. Olabilir. Mesela benim babam doktor, ben de ameliyathanelerde, hastanelerde falan büyüdüm.

Ne doktoru?
Beyin cerrahı

En kötü huyunuz nedir?
Kafamın dikine giderim. Benim kafamdaki neyse odur yani. Dinlerim milleti de pek sallamam.

Siz Hande Yener ve Berksan’ın klibini mi çektiniz?
Çektim. Onu yönettim.