Popüler hayatta tek merak ettiğim insan Meryem Uzerli!

Kısa süre önce 12 Eylül'le ilgili romanı 'Devir'i yayımlayan Ece Temelkuran, "Bülent Ersoy, 1980 döneminin cadısıydı. Bunu metafor olarak kullanmaya ben karar verdim. Magazini dip köşe okudum. Gördüğüm şöyle bir şey var. Acayip muhafazakarlaşmış Türkiye. Hülya Koçyiğit'in elinde rakıyla pozları var. Herkes içki içiyor. Daha doğrusu kimse içki içtiğini saklamak zorunda değil" diyor.
Popüler hayatta tek merak ettiğim insan Meryem Uzerli!

“Devir” romanı 12 Eylül’le ilgili. Siz o dönemi yaşadınız mı yoksa dinlediniz mi?

Ben 8 yaşındaydım romandaki çocuklar gibi. Ama bu ülkede benim gibi ailelere doğanlar yaşamadıklarını dinleyerek büyüyorlar. Tanımadıklarınızın da ismini ezberleyerek büyüyorsunuz. O bakımdan evet yaşadım diyebilirim. Bu benim için hatırlamın romanıydı. Dolayısıyla ne kadar çok şey yaşadığımı aslında yazarken fark ettim. Ama bir çocuğun yaşadığı gibi yaşadım.

O yüzden mi bir çocuğun gözünden roman?

Evet. Hem o yüzden hem de bu kadar çılgınlığı başka türlü anlatmak mümkün değildi. Şimdi de mesela bugünün Türkiye’sinin romanını yazmaya kalksam gene bir çocuğun gözünden anlatırım. Bu kadar saçma olan bu kadar “absürt” olan bir durum ancak bir çocuğun gözünün yalınlığıyla anlamlı hale getirilebilir bence.

Sizce bir çocuk anlıyor mu şu an olup bitenleri?

Kimlerin tarafında olduklarını anlıyorlardır. Kazanan bu, kaybeden bu diye. İnsanoğlunun garip bir matematiği var bence. Bunu Ermenilerle konuşurken, Kürtlerle konuşurken öğrendim ben zaman içinde. İnsanlar çocuklarını doğar doğmaz kendi içlerine doğru hikayeye dahil etmek istiyorlar. Bunun bazen bedeli çok kanlı hatıraları onlara aktarmak da olabiliyor. Yenilgi duygusunu aktarmak da olabiliyor. Dolayısıyla aslında anne babaların hiç farkında olmadan yaptığı şey hangi tarafta olduklarını onlara öğretmek. Bilerek de öğretmiyor olabilirler ama çocuklar bunu öğreniyor. Ben romandaki “bıyıkları benim babamınkine benzeyenleri öldürüyorlar”ı, kendi kendime çıkarmam aslında birçok çocuğun da yaptığı bir şey. AKP destekçisi bir ailenin çocuğu “biz kazanan taraftayız”ı hissediyordur. Yani o kürsüden ne duygular veriliyorsa, iktidar tarafından o duyguyu alıyordur.

Ama o çocuk da hastalıklı olur.

Hepimiz hastalıklıyız zaten, hastalıklı olmasak bu ülkede yaşayamayız. Yani herkesin üç aşağı beş yukarı hasta olduğu bir yerde sağlıklı olursanız devam edemezsiniz. Bu sabah düşünüyordum. Düşünen adam heykelini akıl hastanesine diken bir ülkeden bahsediyoruz. Düşünmeyi hastalıklı ilan etmiş bir ülkeden bahsediyoruz. Çok sağlıklı, çok analiz yapabilen, düşünebilen insanların kolay kolay hayatına devam edemeyeceği bir ülke burası. Bir araştırma yapılsa “En çok Anti depresan kullanan ülke” diye Türkiye bu araştırmada üst sıralarda yer alabilir. Bu araştırmanın 4-5 yıl önceki sonuçlarını biliyorum, Lübnan birinciydi. Bu siyasi çatışmaların en çok olduğu ülkeler Filistin, Lübnan gibi en çok anti depresan kullanılan ülkelerdir. Muhtemelen biz de öyle bir hale geldik.

Belki de obezite o yüzden Türkiye’de artmıştır!

Garip bir şey var zaten. İnsanlar bu kadar mutsuzluk içinde hazzı iki şeye odakladılar. Yemek yeme – spora gitme ve görüntü... Benim stilim, tarzım bu, bilmem ne falan. Hazzı yemek yemekle, özgürlüğü de nasıl göründüğünle ilgili bir şey haline getirdiler. Bu zaten istenen bir ahmaklıktır. Böyle bir ülkeyi yönetmek çok kolay. Neyden hoşlanıyorsun? Yemek yemekten. Neyi seçebiliyorsun hayatta? Gömleğimi. Böyle bir insan yaratmaya çalışıyorlar. Yarattılar da bence. Bütün bu hikayede son 10 yılda direniş diye gördükleri, insanların diskoteklerde 10. Yıl Marşı’nı remix halinde dinlemek mi? Bu kadar yavan bir ülkede düşünmekte hastalıklı bir pozisyon. Daha doğrusu anomali.

12 Eylül döneminde sizdeki en büyük travma neydi?

Kasvetli hava. Bu çok adlandırılamayan bir his. Ben bugünden adlandırıyorum ama bakınca görüyorsun ki mutsuz bir çocuk olarak büyümüşsün. Mutsuz bir çevrede büyümüşsün. Yenik bir çevrede büyümüşsün. Dolayısıyla bende kalan şey kasavet. Bir de adlandırılması pek kolay olmayan o duygu. Hani böyle Münir Özkul filmlerin sonunda bir güler ya. O gülme de insanı çok ağlatır ya. Bu memlekete ilişkin benim duygum o. İyi şeyler olunca ağlama duygusu. Bu da bence yenik tarafta büyümenin getirdiği bir şey. “Zaferlerle dolu günler yaşıyoruz” gibi hissetmiyorum. Bir sürü AKP taraftarı belki böyle hissediyor. “Köprüleri de yaptık, yolları da yaptık, 2023 hedef!” falan filan gibi. Ben böyle hissetmiyorum.

Ama normal böyle hissetmeniz.

En kötüsü bence şuraya geldik. “Çaresizlikten sonraki bütün çareleri denedik” duygusundan sonraki yere geldik. Artık hiçbir şey hissetmiyoruz. Birçok insanla konuşuyorum, ki benim de paylaştığım bir his. Bunca olay sanki başka bir yerde oluyor gibi. Süleyman Şah Türbesi bombalandı. Fantastik bir hikaye anlatıyorlar, bu olay herhalde başka yerde oldu gibi geliyor. Bu burada olmuş olamaz. Çünkü bunu aklım almıyor benim. Bir yanda mecliste o olurken bir yanda Süleyman Şah Türbesi bir yanda zafer çığlıkları atan adamlar falan. Bir yere oturmuyor. Uzaklaşıyorum hikayeden.

Mesela benim ailem, bütün sülalem sosyal demokrat gelenekten gelir ama bizim evde 12 Eylül sabahı “iyi oldu, çok doğru oldu” gibi şeylerin konuşulduğunu hatırlıyorum.

Şimdiden bakınca “12 Eylül üstümüze kara bulut gibi çöktü”. Öyle değil o gün. O yüzden kitapta da 12 Eylül “aman Allah’ım mahvolduk” gibi anlatılmıyor. Hakikaten de ilk günleri öyle. Bazıları merak ediyor acaba bizimkiler mi darbe yaptı diye, solculardan bazıları... Örgütlü olan insanlar bu iş çok beter olacak diye biliyor. Tıpkı şu an biz İç Güvenlik Yasası’na hayır diye bağırıp duruyoruz. Millet ‘Bu Tarz Benim’ diye geziyor. Aynı şey 12 Eylül’de de öyle. Ben bu kitabı o yüzden yazdım zaten. Bu delilik bir kere daha yaşandı bu ülkede ve sonu böyle oldu. “Ya bu da geçer, kendi kendine iyileşir” dendiği için 12 Eylül oldu. Şimdi gene öyle dersek gene 12 Eylül gibi kasavet üzerimize çökecek. İnisiyatif almazsak bu olacak gerçekten. Ve nitekim iç güvenlik paketi çıktı. 12 Eylül yasalarına çok benzeyen yasalar zaten.

Dediniz ya “12 Eylül’ün en temsili tarafı benim için kasavet” diye, peki yaşadığımız dönemin en büyük travması sizin için ne?

Son 12 yılın... Galiba birçok insan aynı şeyi hissediyor. Biri bizi delirtmeye çalışıyor! Korku değil, korku da hissediyorsun tabi. Ben hissettim. Çok fena şeyler geldi başıma. Ya da çaresizlik değil, o da var. Ama en büyük en baskın duygu “biri bizi delirtmeye çalışıyor”. Psikolojik işkence. En baskın duygu o. Üstelik sistematik bu. Bunun çalıştığını gördüler yani. Atıyorum sen “İç Güvenlik Yasası çıkıyor, bu hepimizin hayatını zindana çevirecek” diyorsun. O sırada şak diye diyor ki “Bence üç çocuk yapın”. Bir anda onunla uğraşmaya başlıyorsun. Bir bakıyorsun o sırada Üçüncü Köprü olmuş. Ama bunun ötesinde gözünün önünde bir şey oluyor. Diyelim ki Gezi oluyor. Diyelim ki Ali İsmail Korkmaz’ı öldürüyorlar. Berkin ölüyor. Birisi çıkıyor diyor ki onlar suçluydu. Bu neye benziyor, bana göre şuna: Bir çocuğa dayak atıyorsun, atıyorsun bütün gün. Akşam olunca ona gülümseyerek diyorsun ki “Bugün sen hiç dayak yemedin”.

Gezi’de gittim yürüdüm falan. Ama şimdi bu yasa çıktıktan sonra öyle bir şey olsa sokağa çıkar mıyım ben emin değilim.

İnsanlık tarihi bunlarla dolu. Öyle oluyor böyle oluyor hiçbir şey sonsuza kadar sürmüyor. Bizi diğer ülkelerden ayrılan meselemiz biraz Ortadoğu’lu olmakla da ilgili galiba. Hakikaten bu hatırlamama meselesi. Bu ülke buralardan geçti. Başka ülkeler de buralardan geçti. Aynen böyle şeyler yaşadılar. Sonra küçük küçük direnerek yeni bir yere gelebildiler. Ama Türkiye’de sadece Fettullah Gülen hareketinde olan, ama Türkiye solunda eskiden var olup şimdi olmayan bir gelenek var. O geleneğin canlanması gerekiyor. Misyonerlik geleneği. Herkes ülkeyi kurtarmaya çalışmasın. Herkes önce sokağını kurtarmaya çalışsın. Hayatını küçük işlere adamayı öğrensin insanlar. Ülkeyi kurtarma mevzusu küçük şeylerle başlıyor. O misyonerlik kendini küçük bir değişime adama meselesi giderek yaygınlaşırsa ancak öyle bir şey değişebilir. Çünkü bütün dünyada böyle oldu. Arjantin’de de böyle oldu, Şili’de de böyle oldu, Balkanlar’da da böyle oldu. Türkiye’de de böyle oldu. Yani o 80’leri, 90’ları geçirdik biz. 90’larda çatır çatır insanları öldürüyorlardı. Yeni bir şey değil ki ülkede insanların ölmesi, tecavüze uğraması. Sadece bunlar orta sınıf Türkler’in başına gelmiyordu. Şimdi geliyor. Ama bu çatışmaları kendi başımıza gelince fark etmek problemin başladığı yer. O klişeleşmiş papazın şiiri var ya, Nazi dönemiyle ilgili. Geldiklerinde artık beni savunacak kimse yoktu. 90’larda neredeydiniz? 2000’lerin başında neredeydiniz diye hesap sormak hiç istemem ama biraz o süreçle ilgili. Kimse bir şey yapmazsa bu daha da kötü olacak. Tıpatıp kendilerine benzemeyeni yok eden bir iktidarla karşılaşabiliriz bu hikayenin sonunda. Şu anda olan şey bunun başlangıcı bence.

Popüler kültürün içinde çalışan birisi olarak, benim eski tanıdığım popüler kültür değil şu anki. Son 3-4 yılda hızla başka bir yere gitti.

Ben bu 80’leri baya bir çalıştım. Magazinini de çok çalıştım. Çünkü Bülent Ersoy çok önemli bir metafor, Zeki Müren de öyle. Bugün mesela kim konuşuluyor en çok Türkiye’de magazin figürü olarak?

Demet Akalın.

Demet Akalın niye konuşuluyor?

Çünkü magazine çok fazla malzeme veriyor. Acun var.

Acun mesela. Acun da değil aslında üzerinde tartışabileceğimiz birisi. Hülya Avşar olsun mesela. 80’e giderken millet birbirini boğazlıyor sokakta. Herkes “Bülent Ersoy kadın mı erkek mi? Ne olacak Bülent Ersoy’un memeleri” meselesini konuşuyor, hastalıklı bir şekilde. Cadı arar gibi bir suçlu arıyorlar bütün bu karmaşaya. Hakikaten Bülent Ersoy 1980’e giderkenki dönemin cadısıydı. Cadı yakma töreninin cadısıydı. Bunu metafor olarak kullanmaya ben karar verdim. Magazini dip köşe okudum. Gördüğüm şöyle bir şey var. Acayip muhafazakarlaşmış Türkiye. Hülya Koçyiğit’in elinde rakıyla pozları var. Herkes içki içiyor. Daha doğrusu kimse içki içtiğini saklamak zorunda değil. Sanatçılar, en magazin figürü dediğin adamlar da politik. Mesela Ferdi Tayfur “Beni ülkücüler seviyor…” diyor. Baya bu tarz konular konuşuluyor. Bunların demeçleri veriliyor. Güzellik anlayışı da nasıl değişmiş. Estetik anlayışı. Mesela o magazin eklerinde büyük pozlar veren kadınlar böyle naylon çorapla yalın ayak poz veriyorlar. Şimdi kimseyi göremezsin ayağı öyle gözüken. Ayak bizim kamusal hayatımızdan ne zaman çıktı? Biz bu kadar ayağımızı gizleyen insanlar değilmişiz. Mesela ayakkabıları tozlu herkesin. Mesela bizim ayakkabılarımız manyakça cilalı ya. O zaman öyle bir şey yok. Giydiğimiz şeyin yeni olması bu kadar önemli bir şey değil.

Benim ailemin ekonomik durumu iyiydi. Ama benim şimdiki gibi yüzlerce ayakkabım yoktu. Babamın da yoktu. İki tane vardı. Babam da ayakkabısı eskiyince gider Sümerbank’tan alırdı.

Doğru olan oydu bence ve güzel olan da oydu. Yeni ayakkabının olmasına ayrıca bir mana atfedilmiyordu. Biz o dönemde büyüdük. O marka dene şeyin hayatımıza giren zamanlarında büyüdük. Ben “Adidas çıktı onu giymeliyiz”i öğrenen ilk kuşağım. 501. “Hamburgerciye gitmek, orada takılmak lazım”ı ilk bizim kuşağımız öğrendi. Aslında biz ekmeği peynire katık etmeyi öğrenen son kuşağız. “Ekmekle peynir aynı anda bitecek” bilgisi...

Türkiye’nin şu andaki popüler kültürünü bir gazeteci olarak size sorsam, üç beş cümlede özetleyin desem nasıl özetlersiniz?

Benim çok dikkatimi çeken şeyi söyleyeyim. En “avangardmış” gibi gözüken insanların ne kadar muhafazakar kültürü övmek için çabaladıklarını görmek beni çok üzüyor. Yani sen biliyorsun ki onun gece hayatı da var, şusu da busu da var. Ama ev kızı gibi davranıyor, gazeteye röportaj verirken. O kalıplaşmış hassasiyetler ve kurallara tamı tamına riayet ediyor. Dolayısıyla isterse kıçını gösteren mini etek giyinsin bana ne? Benim için Yozgat’ta yaşayan ev kızından farkı yok. Aynı çünkü. Hiçbir şeye hayır demeden, sanki her şeye hayır diyormuş gibi görünen birtakım insanlar var ortada. En çok buna gülüyorum. Benim kardeşimin Altın Portakal alan filmi ‘Bornova Bornova’nın başındaki epigraf bence bugünü çok açıklayan bir şey. 80’le bağlantılı olarak da. İlk epigraf Demet Akalın’dandı. Demet Akalın şarkıcı olan mıydı?

Evet.

Hep karıştırıyorum ben onları. “Keşke bir tokat atsaydı da aklım başıma gelseydi” gibi bir şey. Kocasıyla ilgili. Tam sözcüğü sözcüğüne söylemeyeceğim... İkinci epigraf Evren’den “Öyle bir nesil yetiştireceğiz ki hiçbir ideolojileri olmayacak”. Film böyle başlıyor. Bugünkü elimizde ne kadar popüler kültür saçmalığı varsa, iki yüzlülük varsa, bu iki yüzlülüğün bir sonucu. Bence taşra iki yüzlülüğününü Türkiye’ye hakim hale getirdiler. Bilirsin herhalde!

Taşrada büyüdüm ben.

Şehrin içinde herkes olması gerektiği gibi davranıyor ama şehrin dışında bir otel vardır erkekler oraya giderler. Orada her türlü bok yenir. Her yerde vardır o otel. Anadolu’da çok gazetecilik yaptım, biliyorum o otelleri, pavyonları bilmem neleri falan filan. Dolayısıyla işte o iki yüzlülüğü Türkiye’nin başına taç ettiler. Bugün yaşadığımız rezaletin nedeni bence o.

Siz niye BirGün’ü bıraktınız?

O zaten üç ay sürecek bir şeydi.

Öyle anlaştınız...

Anlaşma değil onlar bizim dostlarımız. Öyle bir destek vermek istedim. Zaten ondan sonra Amsterdam’dan bana yazmak için bir yer teklif etmişlerdi. Yazarevi. Oraya gidecektim zaten iki ay.

Siz hep baskın bir karakter miydiniz?

Şimdi bunu yakın zamanda kendi kendime teşhisini koydum, çok mutluyum. Ben baskın karakter değilim aslında. Benim mevcudiyetim gösterişli. Bu doğuştan bir şey ama.

Star ışığı yani!

Senin karşına çıksaydım, jüri olsan öyle diyebilirdin evet.

Bizim popüler kültürde star ışığı var dediğimiz insan aslında.

Öyle olabilir. Oscar törenlerinde senarist ödül aldı ve ağladım onun konuşmasını dinlerken “16 yaşındayken intihar etmeye kalktım, bu dünyaya uymadığımı düşünüyordum. Sakın intihar etmeyin bir gün kendinizi burada bulabilirsiniz” dedi. Ağladım onun konuşmasını dinlerken. O bana şeyi hatırlattı. 16 yaşımdayken doğumgünümde hüngür hüngür ağlıyorum. Şimdi çok komik geliyor ama o günün ciddiyetini hatırlıyorum. “16 yaşıma geldim ve daha hiçbir şey yapamadım. Borges 12’sinde bunu yapmış, Saint-Exupéry 13’ünde şunu yapmış, dehalar böyle olur. Ben 16 yaşındayım geri zekalının tekiyim” diye düşünüyordum.

Bir de kıstaslar yani.

Bu bana normal geliyordu. Böyle olmalı diye düşünüyordum. İçimde bir dert vardı ve bunu açıklayamamaktan mustariptim. O dert benim mevcudiyetimi gösterişli hale getirmiş olabilir. Bilerek yaptığım bir şey değil. İnsanlar beni ortaya çıktığım zaman görüyorlar.

Bir korunma mekanizması mı?

Tabii. İnsan kendisi hakkında çok şey anlatarak da hiçbir şey anlatmamayı becerebilir. Hatta çok şey anlatmak bir saklanma stratejisi de olabilir. İnsanlar beni ortaya çıktığım zaman görüyorlar. 2 yılda bir diyelim ki. Ben o zaman çok anlatıyorum ve kadın yazar olunca kişisel olarak sorular fazlalaşıyor. İçeride hiç de öyle birisi değilim. İçerideki beni de göstermek istemem. İçerideki beni çok az insan görüyor ve öyle de kalmasını isterim. Duygularımın ortalıklarda görülmesini pek istemem, bu yüzden biraz İngiliz’imdir. Bu yüzden de her zaman içerideki benden daha iyi, daha mutlu, daha güzel, daha sert.

Daha sert...

Kendi görünüşümden de çok hoşlandığımı söyleyemem. Herkesin bir dönem çok beğendiği “Nasıl bu kadar zalim oldunuz?” videosu var ya, ben o videoyu programda 1 yıl sonra izledim. İzleyemedim aslında yoksa ağlayacağım. Orada da bağırıyorum ama ağladım ağlayacağım. 1 yıl sonra izlediğimde kendimden hiç hoşlanmadım, çünkü ben öyle biri olmak istemiyorum. Coğrafyanın hepimize biçtiği bir kader var, İbn-i Haldun haklı ama o kaderinde iyice kölesi olmak istemiyorum. Çünkü öyle olunca sadece öfkeden ibaret oluyorum.

Yazılarınızda hafif bir öğretmen tavrınız var.

O konuda tevazu yapıp yalan söyleyemeyeceğim! Bu şaka tabii ama yazının öyle bir iktidarı var bence, benim değil.

Ama her yazardan bu duyguyu edinmiyoruz ki.

Ben de bu vakte kadar hayatımı köşe yastığı gibi geçirmedim. 19 yaşımdan beri herkesin gitmeye korktuğu yerlerde dolaşıyorum. O insana koruma mekanizması mı dersin, terkip mi dersin. Evet sözümün güçlü olmasını istediğim zamanlarda bunu becerebiliyorum. Böyle bir maharetim var. Ama bana bir şey öğretmek mi istediğimi sorarsan eğer, bilakis ben hiçbir şey bilmediğimi düşünürüm her zaman. Ve hep bundan dolayı eksik hissederim kendimi.

Herhalde İzmir’den çıkıp ulusalcı olmayan nadir insanlardansınız.

Tabii ki o gelenekten geliyorum. Dedem CHP milletvekiliydi, babam SODEP başkanlığı yaptı. Dedem 77’de milletvekiliydi ve ben küçüklüğümden beri milletvekillerini, meclisi biliyorum. Belki de bu yüzden diğer insanlar kadar ciddiye almıyorum. Bir de siyasetin nasıl bir insan hızarı olduğu biliyorum ve o manada içine girmiyorum. Ama bu gelenekten gelince tedavisi biraz zaman alıyor. Ama çok erken tedavisi yapılmış insanlardan biriyim ben. 19 yaşında Diyarbakır’a gidince “hikâye başkaymış” dedim.
Şimdi şöyle bir şey var. Yazar olmakla ilgili mi, kişiyle alakalı mı bilmiyorum. Benim meraklarım her zaman kanaatlerimden daha güçlü oldu. Bir de mülkiyet duygusu, din duygusu, otorite duygusu bunların hepsi bende çok zayıftır. Yok, gibi bir şey yani. Ben bunları sonradan öğrenmek zorunda kaldım. Çok büyük ameliyat geçirdiğim için büyürken, bedenimle ilgili duygu da değişiktir. Bir sürü insanın hayatını kuran temel değerlere ilişkin temel meselelere ilişkin benim değerlerim hep farklı gelişti.

Herkes bizim gibi düşünmek zorunda mı?

Hayır. Öyle bir şey yok ama cehaletle mücadele hepimizin görevi.

Nihat Doğan’ın attığı tvit hakkında ne düşünüyorsunuz?

İnsanlığın bir bilgi birikimi var. Nihat Doğan’a bir insanlık tarihi açısından bakalım. İnsanlığın bir bilgi birikimi var. Bin yıllar, öyle böyle yıllar geçmiş ve insanlar bir şeyleri anlamışlar. O noktaya gelinmiş ve tamam arkadaş bununla uzlaşalım denilmiş. Bunlardan biri de; “kadınlara tecavüz etmemek gerek”. Şimdi bundan geri bir argümanla gelirsen ayıp olur insanlık tarihi açısından. Bu kadar mücadele verildi, böyle bir uzlaşa varıldı en basitinden ayıp olur. Nihat Doğan’ın yaptığı da ayıp. Ne dedi o?

‘Siz de mini eteği meşru kılan, laik sisteme köle olmasaydınız’ gibi bir şey dedi.

Batı eleştirisini çok abarttılar. Laiklik de bunun gibi, ortaklaşılan artık böyle yapsak daha iyi olur denilen değerlerden birisi. Nihat Doğan laikliği bilmiyor demek ki. Bir gün öğrenirse anlar herhalde. Öyle olacağını umut ediyoruz. Özgecan ile ilgili şöyle bir şey söyleyeyim: Bir böyle herkese duyarlılık mecburiyeti getirildi tamam mı? Evet, duyarlı olmalıyız, olalım ama o gün duyarlı olunca sorumluluktan kurtulmuş olmuyorsun. Bir stadyum dolusu adama bağırtıyorlar “Kadına şiddete hayır” diye. Onlar da bir rahatlayıp, günahlarından temizlenip, evlerine gidip ne yaptılar acaba? Karılarını mı dövdüler ne yaptılar bilmiyoruz. Kadına şiddete hayır lafından ne anladığından şüpheliyim ben insanların. Bir tokattan bir şey olmaz diye düşünüyor olabilir, çünkü 12 Eylül bize “dayak işkence değildir”i öğretti . O stadyumda cezaevinde çocuklara tecavüz eden biri olabilir. Ama Özgecan konusunda duyarlılık gösterince bütün günahlarından temizlenmiş oluyor herkes.

Bu da modern toplum derdi herhâlde.

Bu ülke psikolojik olarak şu an kötü durumda. Her şeyi bir heyecan halinde yaşıyor, iyisini de kötüsünü de. “Bu yıl erik turfanda” diye yazsam Twitter’a, bir kısım insan bana “Allah’ın hikmeti” yazacak. Bütün asgari müştereklerini yitiren bir ülkeden bahsediyoruz. O kadar ağır bir kutuplaşma var ki askari müştereklerini yitiriyor. Mini etekli kıza tecavüz edilir mi edilmez mi bunu tartışan bir ülkeden bahsediyoruz ya, içler acısı.

Niye her şeyi politize ediyoruz?

Her şey politik zaten. Doğası gereği her şey politik ve politik olmayan bir şey yok. Ama her şeyi kutuplaşmanın meselesi haline getirmek problemli. Geçtiğimiz 30 yıl boyunca insanları şuna inandırdılar; “Politikadan konuşmayalım, biraz da başka şeylerden konuşalım”. Başka şey ne? Magazin konuşalım. Sen zannediyor musun ki, magazin politik değil? Politika olmasın diye üzerimize abandıralan bu kadar magazinin, politik bir beynin, politik bir tavrın ürünü olmadığını mı düşünüyorsun? Sen aptal ol diye bu kadar çok kadın bacağı ve aptal saptal muhabbet biliyorsun. Gidip Survivor’da insanların açlıktan birbirlerine hakaret etmelerini izliyorsun. Başka şey izleme diye sana bunları izletiliyor. Bu en büyük politika zaten. Bu da politik. Sen aslında bunu izleyerek politik bir tutum alıyorsun. Aslında her şey politik ama asıl mesele askari müşterekleri yitirecek kadar kutuplaşmamak.

Ne eğlendiriyor sizi?

Beni?

Anladığım kadarıyla hiç televizyon açmıyorsunuz?

Açıyorum canım a-a!

Ama CNN Türk mü seyrediyorsunuz tamamen?

Yok canım. İşte böyle zannediyorlar insanlar, çok gülüyorum. Beni böyle sansınlar diye bir şey yapmadım ama böyle zannediliyor.

Canım beni de her gün sokaklarda, Reina’da, orda burada geziyor zannediyorlar. Geçen gün evle ilgili tweet atınca birisi “Sen de her gece evde oturuyorsun!” yazmış.

Evi seviyorum da ben kitapları yazarken otistik bir şeye de giriyorum herhalde. Saplantılı bir şekilde sadece bir şeyi yapmam gerekiyor. Mesela her kitap için bir tane dizi izliyorum. ‘Düğümleri Üfleyen Kadın’da deli gibi ‘Muhteşem Yüzyıl’ izliyordum. Her bölümü 2-3 kez izlemiş olabilirim. Bu kitapta ise bir Danimarka dizisi “Borgen”, politik bir dizi ama çok seviyorum, onu ve “House of Cards” izliyordum. “Madman”i izliyordum mesela deli gibi. Bu arada bunların senaryoları da olağanüstü onu da söyleyeyim.
Beni ne eğlendiriyor ya? Eğlenmek diye ayrı bir şey bilmiyorum da, dostlarla rakı içmek ve yemek yemek bunu çok severim. Ve kimsenin kimseyi böğrüne basmadığı ve çatışmalı olmayan, rahat çok naif bir şey söyleyeceğim; herkesin herkesi sevdiği ve kimsenin kimseyi dürtüklemediği bir dost sofrasında yemek yemek, rakı içmek buna bayılırım.

Ne kadar uzak bir ihtimal şuan için.

Ay benim var. Adlarını söylemeyeyim, çoğunu tanıyorsunuz. Böyle bir gelenek oluşturdum. Dedim ki “çok yaşlandık, artık bizim geleneğimiz olmak zorunda ve her ayın ilk perşembesi yemek yiyeceğiz.” Bu 2 yıl boyunca devam etti ve çok eğleniyorduk. Eğlenmekten kastım muhabbet ediyorum yani bir şey yapmıyoruz. Benim evde mangal yapıyoruz filan. Bir bu beni çok mutlu eder bir de yaz zamanları akşamüstü birası içmek. O da beni çok mutlu eder. Orta sınıf eğlenceleri. Ama benim çocukluğum da öyle geçti. Benim annemler gazinoya hiç gitmedi, ben de gazinoya nasıl gidilir hiç bilmiyorum. Biz birazd a öyle büyüdük. Dans etmeyi çok severim ben ve dansçı olmayı da çok isterdim. Lale Mansur bir gün kulağıma eğilip: “Sen nerede dans ediyorsun? Ben de çok seviyorum dans etmeyi” dedi. Çünkü ben dans edince birisi gelip 12 Eylül ile ilgili yazınız deyince “sağcıdır o”.

Ama entelektüeller kendi kendilerine yapıyorlar!

Ortada olmakla ilgili bir şey. Burada insanlar samimiyet istemiyor. Samimiyet taklidi istiyor. Ezberledikleri tavırlar var, mimikler, jestler, hareketler, sözler var. Onları duyunca “ah çok samimisin”. Gerçek samimiyeti kaldırmaz bu ülke.

Ben entelektüel birisine “Paramparça’yı izliyor musun?” diye sorsam, bakar suratıma ve “Yok, CNBC-e’de bilmem ne” diye başlar. Hâlbuki en çok senin yapman gerekir. Köşe yazarısın ve bu ülke insanı bundan hoşlanıyorsa, bu insanlar nasıl hoşlanıyor diye açıp 2-3 hafta bakman lazım. Bana göre.

Öyle. Zaten köşe yazarlığını bırakmamın sebeplerinde bir tanesi bu. İş olarak bu ülkeyi izlemek zor bir şey. Çünkü bir kesimin eğitimi gerçekten çok farklı ve aradaki uçurum çok yüksek oluyor çoğu zaman. Bazen onların beğenileri beni gerçekten boğuyor.

Toplumun beğenisini bilmeden köşe yazarı olmak çok mümkün gelmiyor bana.

Köşe yazarı olduğunda iş olarak 24 saat bunu izliyorsun. Ben haftada 7 gün bu konuyla meşguldüm. Bu insanı biraz da düşüren bir şey, biraz depresif yapan bir şey. Bir de beğenini de aşağıya çeken bir şey. Bazen estetik duygumun tedavisi için başka bir şey yapmam gerektiğini düşündüğüm zamanlar oldu.

Türk popüler müziğini dinler misiniz?

Popüler müzikten kastın ne ama?

Atıyorum Demet Akalın. Dinler misin?

Hayır, dinlemem. Bilmiyorum nasıl müzik yaptığını tam olarak zaten.

Nasıl oluyor bu ülkede yaşarken bu kadar çok her yerde çalarken sizin bu kadar soyut kalabilmeniz?

Öyle mi? Çalıyor mu her yerde? Ama ben o kadar çok dışarıda dolaşmıyorum.

Ya da o şarkıya kulağınız alışkın olduğu halde Demet Akalın’ın olduğunu bilmiyorsunuzdur.

Olabilir.

“O Türkan yok mu o Türkan” şarkısını duymamış olamazsınız.

Vallahi duymadım, bilmiyorum.

Şaka.

Gerçekten bilmiyorum. Ama bazı şeylerde de bilmeme hakkımı kullanmak istiyorum. O herhalde bana yeni ufuklar açmaz diye düşünüyorum. Şu anda haberim oldu, teşekkür ederim.

Siz niye Twitter ile aranıza mesafe koydunuz? Yoruldunuz mu?

Valla yoruldum.

Sizin Ortadoğu merakınız nereden? Eskiden ben de çok gidiyordum ama yetti artık bana.

Bana da bir tamam geldi. Ne zamandır gitmiyorum, hem çok iyi dostlarım var yani. Gidesim yok. O dönem kendi özel hayatımda da karışık bir dönemdi ve Ortadoğu’nun o deliliği de bana çok iyi geliyordu. Seni kaybediyor ya Ortadoğu, özellikle Beyrut, o bana iyi gelmişti. Ama şimdi çatışmaların bu kadar yoğun olmasıyla bu ülke de Ortadoğululaştı. Ve ben yoruldum bu çatışmadan. Artık Avrupa’ya doğru gidiyorum. Bu ara çok kitap yayınlanacak Avrupa taraflarında. Biraz oralara doğru gidesim var. Mesela Zagreb’i çok seviyorum. Eski Ankara’ya benziyor. Zengin olmayan ama zarif bir kent.

Ankara bana hep yaşanacak bir şehir olarak gelmiştir.

Benim bir kehanetim var. “Bir gün herkes Ankara’ya geri dönecek”. Görüyorum da, oluyor. Çünkü İstanbul bir şey üretememe anlamında bitti. Gençler enerjileri var, evet üretebilirler ama sakince bir şey üretmek isteyenler için, biraz da insan ilişkilerinde oturma odası, salon ayrımı mahremiyetini özleyenler için, ki ben özlüyorum, Ankara iyi bir yer. Burada herkes senli benli, burada herkes birbirinin ahbabı. Barış Bıçakçı’nın kitabının ismi gibi “Herkes Herkesle Dostmuş Gibi”. Bu beni çok yoruyor. Daha seviyeli arkadaşlıklar peşindeyim.

Türkiye’de yazar olup para kazanmak mümkün mü?

Mümkün.

Hep yazarlığın keyif için yapıldığını biliriz ya, çok da para kazandırmaz insana diye biliriz.

Türkiye’de kitap endüstrisi var. Kaliteli midir, nasıl yazar olursan para kazanırsın ayrı bir konu. Ama Türkiye’de kitap yazarak yaşayan yazarlar var. Orta halli hayat sürdürenler, iyi halli hayat sürdürenler de var. Adını çok duymadığımız ama listelerde 1. sıralara kadar çıkanlar da var…

Mesela Naşide Gökbudak var.

Tanımıyorum, bilmiyorum gerçekten. Allah yollarını açık etsin ama başka bir şey yapıyor onlar. Bir tane kitap var mesela, hep birinci sıralarda “Allah de Ötesini Bırak” sanırım. Bilmiyorum ama herhalde iyi bir hayatı vardır diye düşünüyorum. Öyle yazarlar var. Ama hem edebiyat yapacağım, edebiyatla ilgili evrensel bir asgari düzeyin üstünde bir şey yapacağım, hem de para kazanacağım dersen o zor biraz. Ama ben bunun mümkün olduğuna inandığım için buradan gidiyorum. Benim bildiğim tek şey yazı yazmak.

Çocukken de yazar mıydınız?

Ben?

Yoksa bu birdenbire mi ortaya çıktı?

Yok, ben 8 yaşımdayken ilkokul öğretmenime, anneme “Ben yazar olacağım” dedim.

Yazma teknikleri gibi kurslar var. Hakikaten yazarlık öğrenilebilen bir şey mi?

Öğreniliyor da ben öyle öğrenildiğini düşünmüyorum. Kendi kendine öğrenilen bir şey yazarlık bence. Geçenlerde Amerikalı bir arkadaşım dedi ki “Türkiye hapishane gibi”. Ben de “Çok baskı var, evet” dedim. Dedi ki: “Yok, yok onun için demiyorum. Hani bir hapishaneye girince bir çetenin mensubu olman gerekir ya hayatta kalmak için. Türkiye de öyle bir yer. Bir çetenin mensubu olmazsan hayatta kalamıyorsun.” Dedim doğru. Benim hayatım o yüzden zor. Çetem yok ve çetesi olmayan insanlar için zor bir hayat özellikle kültür hayatı. Kültür hayatı içerisine gazeteciliği de, yazarlığı da, sinemayı da katıyorum. Yani biraz çete işi vardır ama insanlarında tek başına hayatta kalması zor bu ülkede, o yüzden biraz da anlıyorum yan yana durma konusunu. Bu popüler hayatta tek merak ettiğim insan var o da Meryem Uzerli.

Niye?

O kızda bir şey var. İyi bir şey var. Kıymetli bir şey var gibi.

Samimi bence.

Bak bu samimiyet meselesi sıkıntılı bir şey, o yüzden o kelimeyi kullanmıyorum. İnsanlar birbirlerini çok ayırt etmeye başladılar “samimi”, “samimi değil” diye. Düşüşünü görmedikleri kimsenin samimi olduğuna inanmıyorlar mesela. Orayı geçiyorum ama, o kızda kendinden daha derin bir şey var!

Almanya’da yetişmiş bir Türk . “Öteki” yani.

Kız burada başa çıkamadı ya onu önemsiyorum belki de... Dayanamadı ve gitti. Burada yetişmiş olsaydı dayanabilirdi. İyi bir şey olarak söylemiyorum dayanmayı, tahammül etmeyi öğrenebilirdi. Tahammülü öğrenerek büyüyoruz biz. O hanımefendi doğal, sağlıklı bir insan olduğu için tahammül edemedi bence yaşadığı şeylere filan...