Rihanna yapınca övüyorlar ama beni pozlarım yüzünden itibarsızlaştırıyorlar...

Verdiği pozlar nedeniyle itibarsızlaştırıldığını söylüyor. Kendisini politik bir kişilik olarak tanımlıyor, solculuğunun babasından geldiğini düşünüyor... Hükümetin politikalarındansa çok dertli... Hilal Cebeci Armağan Çağlayan'a devrimci babasından verdiği pozlara ve politik görüşlerine pek çok şey anlattı...
Rihanna yapınca övüyorlar ama beni pozlarım yüzünden itibarsızlaştırıyorlar...

Siz bir dönem Twitter fenomeni oldunuz. Aslında yarı seksi pozlar koydunuz falan, sonra siz mi vazgeçtiniz, insanlar mı sizi konuşmaktan vazgeçti? Orada ne oldu?
O gizli bir projeydi. Amerikalı bir firma buradaki bir reklam ajansına diyor ki; "Biz Türkiye'den seksi bir kişi arıyoruz." Yani bu bir şarkıcı olabilir, oyuncu olabilir. Ama titri olan biri, tanınmış biri olsun diyorlar. Onlar da birkaç alternatif gönderiyor. O Amerikalı firma da beni tercih ediyor. Ve biz böyle bir projeye başladık. O sırada da benim böyle çok fazla takipçim yoktu. Ama yine takipçilerime işte 'panpiş' falan diyordum. Ama gizlilik sözleşmesi yapıldı. Bunun üzerine biz başladık fotoğraflar paylaşmaya yapmaya... Bir yıldı anlaşmamız.

Peki siz neyin reklamını yaptınız o arada. Biz anlamadık?
Bir üründü

Ama biz ürünü görmedik hiç. 
Ama işte o ürünü şimdi söyleyemiyorum. Yani biraz off  the record bir şey ama bunu sonra size söylerim. Hatta Pamela Anderson ile ilgili bir şeydi bu. Buraya geldi ya tam o sıraya denk düşürüldü. İşte benim ona karşı olan hayranlığım olacaktı. Çünkü o da eskiden idolmüş Amerika'da. Onunla ilgili bir çalışma yapıldı, hatta onun mayoları giydirildi bana. Böyle bir çalışma yapıldı. O bir senenin sonucunda da zaten kestim. Devam ettirebilirdim aslında, benim için de çok güzel olmuştu. Bayağı yaramıştı bana ama öyle bir şey oldu ki; yurt dışında, Amerika ve Yunanistan'da çok ilgi gördü bu. Ama Türkiye'de magazin medyası bazı şeyleri itibarsızlaştırıyor. Baktım işi daha farklı bir pozisyona getiriyorlar, ben de kestim. Yoksa son derece güzel bir şeydi. İlerleyebilirdi

Siz oradan para mı kazandınız?
Çok güzel para kazandım.

Ama mesela viral yapmışsınız. Ama  o virali biz bir senede anlamadık. Demek ki mesela benim zekam yetmemiş onu anlamaya...
Ama karşı taraf çok memnun kaldı. Onların bütün videolarını falan yayınladık. İşte reklam, TV'de izlenen reklamdan daha fazla izlendi, benim yaptığım promosyon. Bir yıllık anlaşmaydı ama bizim promosyonumuz sadece 1,5 aylıktı. Pamela Anderson gelecekti gidecekti, bitecekti. Fakat öyle bir olay oldu ki...
Pamela Anderson geldiği zaman bir araya gelecektik, birlikte pozlar verecektik. Benim sözleşmeme bu konmuş, madde olarak: Pamela Anderson'la görüşmeler, gece kulübüne falan gitmeler... Sonra o beni Los Angeles'e davet edecek falan. Benimle yapılmış fakat Pamela Anderson'ın sözleşmesine bu maddeler konulmamış. O da buraya gelince bayağı problemli birisi çıkmış galiba. Başka bir celebrity istemiyorum demiş. Böylece iş biraz da sarpa sardı ama sonuç olarak ben çok iyi bir firmayla çalıştım. Güzel de bir para kazandım. Ve o arada da bana göre gerçekten güzel bir projeydi o. Fakat maalesef her şeyde olduğu gibi... Gerçekten en büyük sıkıntım benim zaten; işlerimde de bunu görüyorum. Mesela bir klip çekiyorum. Hani Rihanna'nın ya da Shakira'nın çektiği klip çok seksi oluyor, onu yere göğe sığdıramıyorlar. Ben bir şey yaptığım zaman "Aa soyundu, aa şu oldu..." Bir itibarsızlaştırma söz konusu. Bu da beni gerçekten çok rahatsız ediyor. O yüzden de kestim.
Sonra baktım sizin twitlerinize. O dönemden sonra bu sefer hükümet aleyhine şeyler yazmaya başlamışsınız.
Yani o da şimdi benim kişisel şeyim. O şekilde bir çalışma yaptım ama hükümet aleyhinde sevmediğim, beğenmediğim şeyleri doğal olarak söylüyorum. Bunu herkes yapıyor, herkesin bir fikri var sonuçta. Hoşuma gitmeyen şeyleri Twitter'da paylaşıyordum. Artık Twitter biliyorsunuz, insanın bir rahatlama ya da kendini ifade etmesinde çok güzel bir şey oldu benim için. Sevmediğim şeyler vardı hükümetle ilgili. Hâlâ da var.

Mesela?
Şunu en başta söyleyeyim; saygısızlık ya da hakaret tarzı şeyleri sevmem. Yaptığım eleştiriler de çok dozunda eleştirilerdir. Sonuçta bugün hükümetin başında olan insanlar cumhurbaşkanımız olsun, başbakanımız olsun, sonuçta bizim ödediğimiz vergilerle maaş alan insanlar... Sonuçta biz onların maaşlarını ödüyoruz. Biz ödediğimiz için illa ki onları seçen kişilere hitap etmemeliler. Yani burada biraz da bizi de memnun etmeliler. Hani diyor ya hep "Bizim bir yüzde 50lik bir grubumuz var." Onları mutlu ediyorlar ama biz de mutsuzuz. O zaman mutsuz kesim ne yapacak? Ben böyle eleştiriler yaptığım sürece onların tarafından çok eleştiri alıyorum. Bana diyorlar ki "Senin tuzun kuru, sen niye sorun yapıyorsun?"

Tuzunuz kuru mu hakikatten?
Baktığınız zaman kuru onların anlamında. Gayet iyi bir yaşantım var. Severek yaptığım bir işim var. En azından şu anda hiç çalışmasam bile gayet güzel bir hayat yaşayabilirim. Onların söylediği tuzu kuruluk bu. Fakat şunu anlamıyorlar, sonuçta bu ülke kötü bir yerlere gidiyorsa ya da halkın bir çoğu bugün sıkıntı çekiyorsa benim tuzum kuru diye ben sessiz kalamam. Şu anda da rant sağlayan insanlar oluyor... Biraz daha yaklaşalım hükümete, o zaman işlerim açılır diyenler var. Gerçekten yaklaşanın da işleri açılıyor. Bu kaçınılmaz bir gerçek... Ama 12-13 yıl oldu onlar geleli ve şahsım adına konuşacak olursam, genel ülke adına konuşmayayım hadi, ama ben hiç mutlu değilim. Sürekli olarak yaptıkları şeylerden bahsediyorlar. Bugün televizyondaki verdikleri reklamlar bile çok adaletsiz. Orada bile diğer partileri veremiyorlar. Onların reklam yapma özgürlüğü diye bir şey vardır tabii ama bir de adaletli bir sistem vardır. Yani siz bir ürünü alıp da, atıyorum bir limonata iki ayran varsa onun haklarına tecavüz ederek bunu yapamazsınız...

Canım parası var, uzun reklam veriyor. Kime ne...
Uzun reklam veriyor kime ne ama bu para devletten çıkıyorsa problem. Yine bizim paralarımızla veriliyor o uzun reklam. Beni ilgilendiren sadece bu. Bizim vergilerimizle o reklam o kadar uzun çekiliyor. O reklamı çekeceklerine daha faydalı şeyler yapabilirler. Sürekli yol yaptıklarından bahsediyorlar mesela. Şimdi bu yollar bizi ilgilendirmiyor. Sadece yol, yol, yol değil insan hakları var mı? Hayvan hakları var mı? İnsana saygı var mı? "Hastaneleri şöyle yaptık, böyle yaptık" diyorlar ben hiçbir şey göremiyorum. Evet benim sigortam var, ben en iyi hastaneye gidiyorum ve çok iyi bir şekilde ağırlanıyorum. Ama orada başka herkes benim gibi şanslı değil. Dövülen doktorlar, devlet hastanelerindeki sedyeler, fareler, kediler. Bunu da neden söylüyorum. İki gün önce cumhurbaşkanımızın bir konuşması var, "Biz hastaneleri şöyle yaptık böyle yaptık..." Ben daha iki ay önce Çapa Tıp Fakültesi'nde gezen fareleri ve kedileri verdiler haberde. Ve en olmayacak yerlerde... Çocuk bölümünde mikroplu ortamlar... Hangi biri değişti? "Yol yaptık", sürekli "Yol yaptık."
Geçen gün zaten başbakanımız bir konuşma yapmış. Ona da çok güldüm. Hatta Twitter'da yazdım. Soru soruyorlar, "Kadına şiddet için ne yaptınız?", "Ben" diyor, "Mitinglerde erkeklerden söz aldım." Yani bunun ne beni tatmin etmesi olası ne insanların tatmin olması mümkün... Böyle bir şey olabilir mi sizce? İnsan ne diyeceğini bilemiyor. 

ARTAN BİR YOBAZLIK GÖRÜYORUM
Aklıma hemen şöyle bir şey geliyor. Yanlışsam yanlış diyin. Siz sahneye çıktığınızda daha frapan giyinen, yırtmacı, göğüs dekoltesi olan bir sanatçısınız. Daha tutucu bir hükümet geldiğinde artık bunu yapamam diye mi karşısınız?
İnanın hiç alakası yok. Bu nasıl bir şey biliyormusunuz? Yobazlık ayrı bir şeydir. Zaten yobazlığı hiçbirimiz sevmeyiz. Fakat artan bir yobazlık görüyorum. Kendi adıma söylüyorum. Ben bu saatten sonra dekoltemi giyip sahneye çıkmasam da olur ama gelecek jenerasyonları da düşünüyorum. Biraz da duyarlıyım. Belki vatandaşlarımızdan bir tık daha mı duyarlıyım, bilmiyorum. Benim gibi çok duyarlı insan var tabi ki ama beni korkutan bu değil. Yani dekolte giymeyeyim, bilmem ne yapmayayım ama belli bir noktaya doğru gidiyor gibi geliyor bana. Bugün diyorlar ki "Hiçbir şeyiniz kısıtlanmadı." Ama ben dinle ilerleyen bir şey istemiyorum. Dini kullanarak politika yapılmasından hoşlanmıyorum. Din çok özel bir konu. Bakın Amerika'da da muhafazakâr partiler var, yok değil.

Dünyanın her yerinde var.
Dünyanın her yerinde var, burada da olacaktır ama dini bu kadar kullanarak politika yapmayı etik bulmuyorum. Zaten Müslüman bir ülkeyiz ve gerçekten eğitim seviyesi de çok düşük bir ülkeyiz. Din üzerinden gittiğiniz zaman yine bir adaletsizlik oluyor. O zaman ne oluyor, biz kalan taraf, daha az; o kesim direkt ona inanıyor. Yani diyor ki "Bak dillerinden hiç Allah'ı düşürmüyorlar." Ya da "Elhamdülillah" diyorlar. "Allah işini rast getirsin" diyorlar. Ve o kesimi etkiliyor. Zaten o yüzden böyle gidiyoruz. Sistem çok yanlış gidiyor. Ben doğruları söylemekle yükümlüyüm.

Nereden geliyor bu yükümlülük?
Vatandaş olarak. Beni dinleyen bir iki kişi bile olsa, bu kârdır. Şöyle mi yapmalıyım? Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın. Bana diyorlar ki mesela bazı eleştiriciler; "Cumhurbaşkanı davet etse gidersin." Tabii ki giderim. "Başbakan davet etse gidersin." Tabii ki giderim. Ama giderim tokalaşırım. Çünkü medeni bir insanım. Her zaman medeniyetten yanayım. Kavgadan, hakaretten yana asla olmadım. Giderim tokalaşırım, öpüşürüm. Ama konuşacağım şeyler farklı olabilir. Beni ikna edebilir mi, edemez. Ama oraya gidenler, mesela sanatçılar ne oluyor: "Ay başbakanımız, ay cumhurbaşkanımız..." O diyor ki "Şöyle", "Peki" diyorlar, kalıyorlar. Öyle olmamalı, biraz beyin fırtınası yapılmalı, direkt söylenmeli. İnsanlara karşı biraz sert uslüplu, biraz atarlı giderliyse de bu insanları sindirmemeli. Bu şekilde yükümlüyüm demek istedim. Belki birkaç kişinin diline tercüman olabiliyorumdur. Benim en azından insanlara bir şeyler duyurabilme şansım var. Duyuramayan ve içini dökemeyen bir kitle var. Onların birkaçına bile tercüman olsam kârdır.

ATOM MÜHENDİSİ OLMAYI ÇOK İSTERİM
Siz ne mezunusunuz?
Lise mezunuyum. Üniversiteye gidemedim, çalışmak zorundaydım. Konservatuvarı istiyordum. Ama şöyle bir şey var; çok okudum ben. İnanılmaz okudum. Eve gelenler falan "Bu kitapları cidden sen mi okudun?" falan der. Aşırı derecede okurum. Üniversiteye gitmeyi çok istedim ama çalışmak zorundaydım, vokalistlik yapıyordum. 

Kimin vokalistliğini yapıyordunuz? 
O zaman Sinan Erkoç vardı, Erdal vardı. Onlara vokal yapıyordum. Bir de İstanbul Teknik Üniversitesi'nden arkadaşlarla fasıl grubu kurmuştum, onların solistiydim, fasıl yapıyorduk. O günleri çok severek anıyorum. Ama okumayı çok istedim. Özellikle konservatuvar okumayı... Ama fırsat olmadı. Onun dışında mesela atom mühendisi olmayı çok olmak istedim, çok enteresandır. Yani bugün girsem, sınavlara biraz çalışsam, söyle bir sene zorlasam aslında yapabilirim.

Atom mühendisliği mi? İster misiniz bir daha okumak?
İsterim.

Atom mühendisi olmak mı?
İsterim. Nedense çok arzu ettiğim bir şey. Mesela okuyorum. Sevdiğim ilgilendiğim iş. Matematikle, fizikle çok ilgiliyim gördüğüm kadarıyla. Bu tarz şeyleri yapmayı çok arzu ederdim. İçimde kalmış bir şeydir bu.

Matematik, fizik?
Evet. Matematik, fizik... Bu konulara bir alakam var. O yüzden bazen de bazı şeyleri, diyorum ki kendi kendime "Görmezden gel Hilal, boşuna gerilme." Gerilmemek elde değil. Bu ülkede artık hiçbir şeyi ciddiye almıyorum. Ne yaptığımız işi, ne müziği, ne sanatı ciddiye alıyorum. Her şey o kadar garipleşmiş ki, biz fark edememişiz. Biz 13-14 senelik bir şey yaşamışız ama çok ufak yani. 21 yaşında şöhret oldum, bir yere kadar anlamıyorsun. Şimdi olgun bir insanım, daha iyi anlıyorum. İnsan olgunlaştıkça bazı şeyler kafasına daha iyi dank ediyor. 21 yaşında şöhret olmuşum, ayaklarım yere bile basmıyor. Ne yapacağımı da bilemiyorum. O zaman da fazla politik şeylerle ilgilenmiyorsunuz ama olgunlaştıkça olanı biteni görüyorsunuz. Etrafta olan şeylerle daha çok aydınlanıyorsunuz.

Geriye dönüp baktığınızda "Keşke bu piyasaya girdiğim halde bunu yapmasaydım" dediğiniz bir şey var mı?
Çok.

Mesela?
Yani...

Mesela bugünkü aklınızla Yeşim Salkım'la canlı yayında ettiğiniz o kavgayı yine eder miydiniz?
Zaten dikkat ederseniz, kavgayı eden ben değilim. Yine orada üslubumu koruyorum. Çünkü halk içinde kavga etmek de çok ayıp. Dışarıda da etmek çok ayıp ama dışarıda birebir kavga daha farklı. Zaten o kavgayı izlerseniz eğer, gerçekten son derece şaşkınım ve mümkün olduğunca kendimi daha kibar olmaya zorluyorum. İçimden 10'a kadar sayıyorum, çünkü gerilmemek elde değil. O kadar büyük hakaretler var ki. Ve özellikle yapılmış bir şey olduğunu düşünüyorum. Kasti ayarlanmış, reyting olsun, biz de Hilal'e böyle bir saldırı yapalım diye. Tamamen Yeşim Salkım'ın fikri olduğunu düşünüyordum. Ama o da çok üzüldü sonra. Bunu da bir çok yerde beyan etti. "Ben Hilal'e haksızlık yaptım" dedi. Bunu diyebilmesi de güzel bir erdem. Ama dediğiniz gibi o kavga esnasında ya orayı terk etmem gerekiyordu ki o terk edersem de orada.
Açıklamak istiyorsunuz, anladınız mı? Fotoğraflarımı çıkarmış, "İşte sen busun" diyor. Açıklamak istiyorsun, ya Türkiye'ye bunu ben mi getirmişim? Türkan Şoray 1950'li yıllarda yapmış bunu. Bugün herkes ona 'Sultanımız' diyor. Hakikaten de sultanımız. Ne bileyim Hülya Avşar yapmış bunu. Seda Sayan, bizden önceki jenerasyon, e Yeşim Salkım da bunu yapmış... Onun da var ve çok iyi hatırlıyorum. O zamanlar gerçekten çok şey pozları vardı. Eşi onları toplatmıştı internetten. Hatırlıyorum, onun firmasında çalıştım. Neden bana o şekilde yüklendiğini de anlamıyorum. Çünkü  şov dünyasında bu vardır, bikiniyle de poz verirsin, iç çamaşırıyla da... 

AVRUPA KAFALARINDA BİR İNSANIM
O nasıl bir karar Hilal Hanım? Ben çok merak ediyorum; mesela ne oluyor? Size gelip "Siz bize seksi poz verin" mi diyorlar?
Dergiler geliyor, anlaşma yapıyorsunuz. Ücretinizi alıyorsunuz. Herkes ücretle mi yapıyor bilmiyorum. Ben ücretle yapıyordum. Çünkü çok tirajı vardır benim fotoğraflarımın. O tirajları size söyleyecek kişiler, hâlâ o gazetelerin başında, herkes biliyor bunu. Bunun karşılığında poz veriyorduk. 

O sınırı ne belirliyor?
Sınırı ben belirliyorum. Bana hiçbir zaman "Siz şöyle yapın" demiyorlar.

Mesela "Bacağınızı biraz daha açın, göğsünüzden biraz daha frikik" mi diyorlar?
Hayır, hayır, hayır. Hiç alakası yok.  O tamamen benim kararım, bana bırakılan bir şey. İster bikini giyin, ister mayo. Hiç öyle bir şey yok. "Bacağınızı şöyle açın, böyle yapın" falan değil. Fotoğrafçım ile birlikte çalışıyoruz. Ben hiç dergiden kimseyi istemezdim oraya. Çünkü o kadar memnunlar ki sonuçlardan. O yüzden kabul ediyorlardı. Yoksa normalde siz de bilirsiniz, giderler başında dururlar, fikir verirler. Bana güvendikleri için... Ben kameranın karşısına geçtiğim zaman profesyonel bir insan oluyorum. Orada da işimi yaptığımı düşünüyorum. Yani ben biraz Avrupa kafalarında bir insanım. Çok fazla bizim ülkemizle alakası yok benim kafamın. Ben gidiyorum orada ne yapmam gerekiyorsa, o an ne hissediyorsam... Benim mesela şuraya kadar kapalı pozum var ama öyle bir bakmışım ki gerçekten çok seksi olmuş. Bunun inanın kıyafetle ilgisi yok. Ne bir yabancı  model, ne bir yerli model istediği kadar açsın, ki daha fazla açanlar da oluyor, bu tirajı yakalayabilmiş değil. Demek ki bu işin sırrı başka.

TÜRK ERKEĞİ BENİM TİPİMİ, TARZIMI BEĞENİYOR
Ne?
Burada bir Hilal Cebeci hayranlığı var. Belki de benim bakışım başkasının bakışından daha farklı. Belki erkekler benim tarzımda birini seviyor. Ya da Türk erkeği diyelim. Türk erkeği benim tarzımı, tipimi, fiziğimi beğeniyor olabilir. Bunla alakalıdır. Tabii çalıştığın fotoğrafçılar her zaman şöyle söylüyor: "Sen gerçekten yaşayarak poz veriyorsun." Bunun da etkisi oluğunu zannediyorum. Başkalarıyla çalışırken "Şöyle bak", 30 kere tekrarlanan çekimler... Bende öyle değil. Biz giriyoruz iki saatte bitiyor çekimlerimiz.

Şu an yine yapar mısınız?
Şu andan sonra yapmayı düşünmüyorum. Zaten iki buçuk, üç senedir falan vermiyorum. Çünkü algılanmıyorum. Ona da nasıl karar verdim biliyor musunuz? Rihanna'nın fotoğrafları çıktı. Bizim basınımız yere göğe sığdıramadı. Ama baktığınız zaman bayağı bir pornografi var, erotik bile değil, pornografik. Benim hoşuma gitmedi mi, gitti. Ama bizim basınımız nasıl? İşte şöyle, böyle falan.. Biz bir şey yaptığımız zaman, kendi adıma konuşmuyorum, kendi şarkıcınız ya da kendi oyuncunuz yaptığı zaman bu kadar itibarsızlaştırmayın. Bu kadar yerlere atmayın. İnsanın hevesini kırıyorsunuz. Bizi iyice tutucu bir toplum yapıyorsunuz. Daha çok baskılıyorsunuz. Bu mahalle baskısından artık kurtarın bizi. Bu iyi bir şey değil. Neden biz başarısızız yurtdışında? Müzik olarak? Bu kadar diziler çekiliyor şu oluyor bu oluyor...

Diziler çok başarılı yurtdışında.
Ama Ortadoğu falan diyorsunuz. Ben Avrupa ve Amerika'yı kast ediyorum. 

Niye, şimdi Güney Amerika'da kıyamet kopuyor Türk dizilerinden...
Ama Latin Amerika olabilir. Mesela neden Oscar törenlerinde yokuz? Onu kastediyorum. Niye Grammy ödüllerinde yokuz? Bunlar neden biliyor musunuz? Hep bu mahalle baskısı. Kendimizi aşacak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz, hemen bir kısıtlama, hemen bir baskı, hemen bir itibarsızlaştırma.

SEKSİ POZ VEREN HERKESİ İTİBARSIZLAŞTIRIYORLAR
Sizi çok mu itibarsızlaştırdıklarını düşünüyorsunuz? 
Düşünüyorum. Sadece beni değil herkesi. Yani öyle poz vermiş herkesi...

Mesela?
Bunu herkese yaptılar. Bunun sıkıntısını Seda Sayan'da da konuştuk. Aynı şeyi söyledi. "Biz bir poz veriyoruz. Zamanında da yaptık. O pozları bile şimdi getiriyorlar. Herhangi birşeyde işte çok itibarsız bir şeymiş gibi gösteriyorlar" dedi. Bu işte.

Anneniz babanız yaşıyor mu?
Babam rahmetli oldu 2001 yılında. Annem yaşıyor.

İstanbul'da, sizinle birlikte mi?
Annem İstanbul'da ama birlikte yaşamıyoruz.

O resimleriniz çıktığında ya da siz Twitter'da bu virali yaptığınızda anneniz "Ne oluyor kızım?" demedi mi?
Hiç, hiç, hiç. Benim rahmetli babam 2001 yılında vefat etti, ben 2000 yılında çıkmıştım. babam devrimci bir adam. Zaten Allah rahmet eylesin, genç yaşta, 45 yaşında da akciğer kanserinden vefat etti. Cezaevinde kalmış siyasi suçlu olarak dört yıl. Orada işkence görmüş... 

SOLCULUĞUMU BABAMDAN ALDIM
12 Eylül döneminde mi?
O dönemde, gençlik dönemleri işte. O yıllarda kalmış, ondan sonra bir şey olmuş orada. Genç yaşta vefat etti. Babam devrimci bir adamdı. İlk çıktığımda bir dergiye poz vermişim. Böyle kırmızı bir mayo giymiştim, göğüslerim falan, o durur hâlâ, bir dergide kapaktı...

Şamdan'dı galiba...
2000 yılında olabilir. Babam aradı. Aynen böyle ama, "Kızım biraz açık olmamış mı?" dedi. Dedim ki "Yok baba, böyle benim hoşuma gidiyor. Bir şeylerin değişmesi lazım, bu kadar da kapalı olmamalıyız." Babam şöyle bir insandı: Herkes bir bireydir. Herkesin yaptığı kendini bağlar. Bize bunu öğretti. Biz üç kardeşiz, üç kardeşte herkes özgürdür. Kimse kimsenin hayatına karışmaz. Bizde klasik şeyler var. O, onun evlilik hayatına karışır. Kardeşi, onun sevgilisine karışır bilmem ne. O onunla evleniyorsa aman şu falan filan. Bizde öyle şeyler hiç yoktu. Çünkü öyle bir babadan yetişiyoruz biz. O kadar vizyonu geniş bir insandı ki... Onun hoşuna gitmese bile fikrime saygı duyuyordu. "Peki kızım, sen bilirsin" dedi. Çok aydın bir insandı. Zaten devrimcilerin nasıl yapıda olduklarını bilirsiniz, herkes özgürdür. Biraz da bu şeyimi babamdan almışım herhalde. Politikada tabii solcu bir babanın kızı olduğum için etkilemiş demek ki beni. Hani büyüyene kadar, çocukluktan... Bir de o yıllarda, en cafcaflı dönemlerde cezaevine girmiş, çıkmış. Neler yaşamış, hayatı boyunca... Bir de enteresan olan, babam da Kasımpaşalı.

Hangi davadan girmiş cezaevine?
Şimdi şöyle bir şey olmuş. O zamanlar, bilmiyorum işte; devrimciler, gruplar varmış.

Dev-Sol, Dev-Yol... Hangisinden biliyor musunuz?
Valla hiç bilmiyorum yani. O kadar detay bilmiyorum ama dört yıl ceza evinde kalmış Selimiye Cezaevinde ve orada da bayağı bir işkence görmüş. Bayağı bir elektrik falan vermişler. Anlatırdı bize sonradan.

Hiç merak edip sormadınız mı, "Hangi davadan tutuklandın?" diye.
Bize sadece şey derdi o, asla bize "Şöyle olun, devrimci olun, solcu olun" demedi. O tarz bir insandı. Etkilemezdi. Sadece Atatürk'ü çok sevmemiz gerektiğini öğretti. Atatürk'ün bizim hayatımızda çok önemli olduğunu... Bize verdiği en önemli şeylerden birisi buydu. İşin enteresanı babam da Kasımpaşalı. Biz de Kasımpaşalıyız. Kasımpaşa enteresan bir yerdir. Babam Kasımpaşa doğumlu. Cumhurbaşkanımızla babamın belki de aynı takımlarda oynama olasılığı bile var. Yaşları aynı çünkü... 

Babanız da mı futbol oynuyordu?
Babam da o dönemler Kasımpaşa'da bir kulüpte oynamış. Bunlar çok geçmişte tabii, bilmiyorum. Yaşasa şimdi daha şey olurdu. Enteresan olan ikisininde Kasımpaşalı olması. Geçen gün erkek kardeşimle konuşuyoruz, diyor ki cumhurbaşkanımızın Kasımpaşalı olması da içimizi biraz cız ettiriyor. Babamızla bir şekilde belki de tanışıyorlar. Ama görüş farklılıkları çok olduğu için onlar o sıradalar demek ayrı gruplardı. O zamanlar öyleymiş çünkü. Devrimciler varmış, sağcılar, solcular, öyle şeyler varmış o zaman. Şimdi bizim hiç bilmediğimiz, bize çok yabancı şeyler. Onlar kesin ayrı bir gruptu. Ama mutlaka birbirlerini tanıyorlardır.  Çünkü Kasımpaşa çok büyük bir yer değil.

SELAHATTİN DEMİRTAŞ'I ÇOK SAMİMİ, CESUR BULUYORUM
Şimdi kime vereceksiniz oyunuzu?
Tabii ki Halk partisine vereceğim oyumu. Neden derseniz, oy kullanmak gerekiyor yani. Çekimser kalmamak lazım. Diyeceksiniz ki Halk Partisi seni çok mu tatmin ediyor? Etmiyor. Ama destek olma amacından dolayı... Bir oy, bir oydur. Ama ben Selahattin Beyi de çok seviyorum. Tarzını çok beğeniyorum. Bana en samimi gelen kişilerden biri. Babam benim solcu olduğu için hep Ecevit'e oy vermiş. Sonraki dönemlerde bir gün ben böyle oy vereceğim. Ama kararım farklı bir yere oy vermekti. Girdim içeri ama dayanamadım yine, yani babamın şeyi var içimde yani. Babama ihanet etmiş gibi olacağım, anlatabiliyor muyum? O yüzden ona vermek zorundayım. Yoksa babamın fikirleriyle de Selahattin Bey'in fikirleri çok yakın. Çünkü bunlar dünya insanları. Yani kardeşliğe inanan insanlar. "Şu anki politikacıların içinde hangisini samimi buluyorsunuz?" derseniz, kesinlikle Selahattin Bey'i samimi buluyorum, çok cesur buluyorum. Gayet güzel açıklamaları... Dinlediğim zaman onu, çok mantıklı geliyor. Geçen gün başbakanımızı dinledim. Bunu söylediği zaman koltuktan düştüm; dedi ki "Kadına şiddete karşı ne yaptınız?" "Ben mitinglerde erkeklerden söz aldım" dedi. Koltuktan düştüm yani, gülme krizine falan girdim.
Bu tarz açıklamalara ben bir de şöyle bir şey söylüyorum; o da zaman yanlış anlaşılmasın, gerçekten okumamış bir kesim var. Okumamışlık ayrı bir şeydir, bir de okumamış olur ama kendini geliştirmiş olur. O apayrı... Kendini geliştirmemiş çok ciddi bir kitle var. O kitleye baktığınız zaman, mitinglerde görüyoruz, hanımları falan bağırıyorlar, oraya ne için geldiğini bile bilmiyor belki. Belki işte bir makarnayla bir şey veriyorlar. Mitinge götürüyorlar... "Onlarla benim oyum bir mi?" dediğim zaman tepki görüyorum. Aslında öyle tepki göstermesinler, ben bir şey açıklamaya çalışıyorum. Kimseyi de aşağılamıyorum asla. Zaten hayat görüşü olarak böyle bir şey yapmam söz konusu bile olamaz. Ama biraz adeletli bir şeyler olsun istiyorum. Yani biz ne olacağız bilmiyorum, çok çaresizim. Hani biz yüzde 49'muyuz, kaçız?

48?
48 miyiz? Biz bu yüzde 48 ne yapacağız? Biri bize çare bulsun. Az da değiliz... Bir azınlık olsa, bir yüzde 10 olsa diyeceğim ki "Tamam, pes ediyorum" diyeceğim ama şu yüzde 48'in bir yüzünü güldürün, mutlu edin.

Politikayla hep bu kadar ilgilenir miydiniz?
Evet

Dışarıdan size baksam, politikayla ilgilenir Hilal Hanım demem mesela...
Onun da açıklaması var. Biz hep eğlence programlarına gittik. Davet edildiğimiz programlar Beyaz Show, Okan... Ne bileyim eğlence programları. Ben orada "Bir saniye, size politik görüşümle ilgili bir şey söyleceğim" yapamazdım. Öyle bir ortam olmadı ama beni bir Siyaset Meydanı'na davet etselerdi, orada anlaşılırdı işte. İfade şeklim, politikaya bakış açım gayet güzel anlaşılırdı ama gittiğim programlar eğlence programı. Biz de eğlence programına gidince oraya uyuyoruz. Lay lay lom, amaç ne; reytingimiz olsun, güzel geçsin program, iyi olsun...

Ben de mesela CNN Türk'te bir yapımcı olsam, sizi bir tartışma programına çağırmak gelmez aklıma... 
İşte evet evet, doğru, mantıklı yani. Şimdi beni niye bir siyasi şeye davet etsinler, değil mi? 

Benim aklıma gelmez.
Çok mantıklı. O yüzden olay şu: Burada herkes haklı. Ben de durduk yerde eğlence programının ortasında gittiğim bir programda "Ben şu an şöyle bir politikadayım" diyemiyorsunuz. Ben de hiç bir zaman kendimi o şekilde ön plana çıkarmak istemem.

Ama siz hatırlıyor musunuz... Bu kadar politikayla ilgilendiğinizi söylüyorsunuz, ki ilgileniyorsunuz, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığıyla ilgili bir twit attınız...
Evet, o şöyle gelişti: Bodrum'da röportaj yapıyorlardı benimle. Dediler ki "Abdullah Gül İstanbul", ben zannediyordum ki Abdullah Gül İstanbul Belediye Başkanlığı yaptı. Yani cumhurbaşkanı olduğunu biliyordum.

Siz Erdoğan'la karıştırmışsınız
Evet. Ben Abdullah Gül belediye başkanlığı yaptı, Erdoğan yapmadı biliyorum. Onların yerini karıştırıyorum ve bu böyle dönüyor, dönüyor işte. Ben Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı olduğunu bilmiyoruma geliyor. Ama şöyle bir şey var. Mesela genelkurmay başkanını tanımamıştım. Ondan sonra çok enteresan bir şey söyleyeyim, Yavuz Özdil var ya, köşe yazarı

Yılmaz Özdil.
Ayy Yılmaz Özdil. Adını bile hâlâ yanlış söylüyorum. Onu da üç sene öncesine kadar tanımıyordum. Bu da çok şaşkınlık yarattı. Böyle şeyler olabilir, bana çok anormal gelmiyor. 

Sonra ne oldu da tanıdınız Yılmaz Bey'i?
Bir şey oldu, Yılmaz Özdille ilgili bir şey geldi. Ben de "Yılmaz Özdil kim?" dedim. Oradan tanıdım. Sonra yazılarını falan takip etmeye başladım. Çok da sevdim. Bazen sevdim, bazen sevmedim. Çok iki arada bir derede yazıyor. Yani border line gibi. Bazen başka bir şey yazıyor, bazen başka bir şey. Ama bu yazardır, yazarın yorumudur. Öyle tanımadığım insanlar oluyor işte. Hâlâ da ismini bilmiyorum, şu anki genelkurmay başkanımızı da bilmiyorum.

Necdet Özel.
Evet, bilmiyorum. Yani hani bunu da çok dertte etmiyorum. Şu an bana sorsanız, bir çok bakanımızı da tanımıyorum isim olarak. Politikayla ilgilenen kimler tanıyorum, belli başlı kişileri. Bir çok bakanımızı tanımam. Aslına bakarsanız şöyle bir durumum var. Haberleri de izlemeyi sevmiyorum. O kadar çok içim kararıyorki...

ŞU ANKİ POLİTİKACILARI DİNLERKEN ŞİŞİYORUM
Kendinizi koruyorsunuz.
Koruyorum. Bilincime o kadar negatif şeyi almak almak almak... Her açtığımda saçma sapan konuşmalar. Biz bir şeyin kahvesinde oturup böyle "Ya hakikatten öyleymiş" diyen insanlar değiliz ki, şişiyoruz. Evde otururken biz şişiyoruz böyle. İçki içme alışkanlığım da yok. Olsa, alacağım şişeyi dikeceğim kafama. Şöyle bir relax olacağım. Politikacıları dinlerken özellikle şu an bizim hükümeti dinlerken şişiyorum.

Bunları söylerken gerilmiyor musunuz?
Yo, neden?

Türkiye'de bir sürü bilinen insan bunları konuşmak dahi istemez.
Ama neden yani, bakın medeniyet çok önemli bir şey. Medeni olmak, insanların fikirlerini söylemesi hoş şeyler. Bunlarda ne kadar kaçarsak yine bir baskıya girmiş oluyoruz. Bu baskı beni rahatsız ediyor. Bu baskıyı aşalım artık. Ben başa gelen her hükümeti sevmek, desteklemek zorunda değilim.

Bu da demokrasinin bir gereği.
Evet, demokrasinin bir gereği. Beni siyasi  görüşümü de kimse desteklemek zorunda değil. İsterlerse iş verdirmesinler. Başıma geldi 1-2 tane öyle şey. Türkiye bizim ülkemiz. Onlar yolcu, biz hancıyız. Onlar gider, başkası gelir. Sonsuza dek bizi yönetmeyecekler ki...

Bilemeyiz.
Yoo, öyle bir sistem yok. Öyle bir sistem yok. Olaylar farklı gelişirse, bilmiyorum ne olur ama. Dünyanın neresinde görülmüş ya, yani Amerikan başkanı bile yedi senede bir değişiyor. Yani işin psikolojik boyutu da var. Buna bir sınır da getirilmeli. Başbakanlık sistemi dört yıl olmalı. Cumhurbaşkanlığı da dört yıl olmalı. Dört yıl iyidir, insanın psikolojisini de bozmaz

Ama canım bu seçim. Bir dahaki seçimde bir daha kazanır, bir dört yıl daha...
İşte olmamalı. Mesela Amerika'da nasıl, Obama dört yıl geldi, bir daha olmadı.

Olur mu, bir dört yıl daha geldi.
Geldi mi?

Tabii, ikinci kere seçimi kazandı.
Ben onun ikinci kez kazandığını bilmiyordum

Ama Amerika'da iki kereden fazla başkan olunamıyor.
O da güzel

GEZİ'YE GİTMEDİM ÇÜNKÜ BİBER GAZINA ALERJİM VAR
Türkiye'de de öyle. Şimdi Sayın Erdoğan kazandı, bir kere daha seçime girip yine kazanabilir. Üçüncüye giremez seçime. Anayasal olarak böyle.
Olabilir. Sonuç olarak şu an desteklediğim bir parti değil hükümetimiz. Ama bu benim onlara saygısızlık yapmamı gerektirmez. Ve çok fazla saygısızlık da görüyorlar bir takım insanlardan. Ünlü veya ünsüz insanlardan. Saygısızlık yapmam, ne diyorum size, davet edilsem giderim. Çünkü ben son derece medeni bir insanım. Fikir ayrılıklarımız olabilir. Onlar muhafazakâr olabilir, ben demokrat olabilirim. Her şey olabilir. Yani bizim fikirlerimizin farklı olması konuşmamamız anlamına gelmez. Bunlar benim için problem değil. Ama bu onları destekliyorum anlamına gelmez. Bana, benim görüşüme uygun değiller.
Eğer bir takım şeylerime sınırlar getirilecekse ya da sırf görüşümüz yüzünden sınırlar getirilecekse iş hayatımla ilgili getireceklerse de getirsinler. Ben kimseye sadece işimden gücümden olacağım diye hoş tutamam. Ya da savunmadığım bir şeyin peşinden gidemem. Çünkü ortada gördüğüm şeyler var. Ülkemiz bir sıkıntıda. Benim param cebimde, rahatım yerinde. O değil. Ben insan hakları istiyorum. Hayvan hakları istiyorum. Doğa hakları istiyorum. Gazetecilerin sebepsiz yere cezaevlerine girmelerini istemiyorum. Düşünce özgürlüğü istiyorum. İstiyorum da istiyorum.

Gezi Parkı'na gittiniz mi siz de? 
Gezi Parkı'na gitmedim. Sebebi ne biliyor musunuz? Biber gazına alerjim var, tıkanıyorum. Öylede komik ki, bir gün, bir yerden geçiyorum. Polis barikat kurmuş. Diyorum ki biber gazı sıkacaklar, belli. "Benim alerjim var, sakın şu anda sıkmayın" diyorum. "Tamam, tamam" diyorlar , "Biz yarım saat sonra sıkacağız." Polislere de çok üzüldüm o zaman. Bir arada bir derede kaldılar ki. Çok biber gazı tükettik ya... Çok insan ciğerlerinden rahatsızlandı biliyor musunuz. Bunu bilmiyorlar. Bayağı ciddi ciğer rahatsızlığı. Tabii ki bunu provoke edenler oldu, ona katılıyorum.O Gezi Parkı'nda çok masumane olan o şeyi provoke eden insanlar oldu ama insanların konuşma özgürlüğü, Gezi Parkı'nda oturma eylemi, yürüyüş eylemi, bunlar bir kere medeni ülkelerin olmazsa olmazlarıdır. Ben ne zaman mutlu olurum? Düşünce özgürlüğü olduğu zaman. Böyle hoşgörülü bir başbakanımız, cumhurbaşkanımız olduğu zaman. O yüzde 52 neyse, yüzde 48'sek o 48'ide mutlu edecek. Onları da motive edecek şeyler söyleyen, ve asla dini siyasete katmayan politika istiyorum ben.  
EN BÜYÜK STADI KİM BİLETLİ DOLDURURSA O KİŞİ MÜZİK STARIDIR
Sizce şu anda mesela müzik sektöründe en büyük star kim?
Kim İnönü Stadı'nı biletli doldurursa, o stardır. Ama biletli, sponsorsuz.

Var mı öyle birisi?
Yok. Dikkatinizi çekiyorum biletli, sponsorlu değil. Bir kişi çıksın, biletli, hiç sponsor olmadan, aynı bir Sting gibi, Metallica gibi ne bileyim Shakira gibi, Madonna gibi, bilet satarak İnönü Stadını dolduracak. Şimdi inönü Stadı değil artık galiba, adı değişiyor. Atıyorum, en büyük stadı biletli, sponsorsuz doldursun, o star olacak Türkiye'de. Çünkü öyle bir sistem yok.

Tarkan doldurabilir bence.
Dolduramaz, dolduramaz. Doldursa yapardı. İmkânsız. Bu konuda o kadar eminim ki, doldursun biri biletli istedikleri her şeyi. Gideceğim kendimi köprüden atacağım yani. Öldürmek için değil... Korkarım öyle. Bungee jumping yapabilirim. Dolduramaz kimse. Madonna falan geliyor, nasıl biletler satılıyor. Harıl harıl. Öyle biletli dolduran kişi stardır, benim gözümde. Öyle biri yok. Öyle bir sistem yok bizde. Bizde bir şov dünyası var . Allah ne verdiyse gidiyor. Ben lise 2'den beri insanlara vokal yapıyorum. Grup kurmuşum, bir emeğim, bir background'um var, çabalamışım. Şimdi evinde çekirdek yiyor güzel bir kadın mesela. "Aaa, ben de olurum" diyor. Gidiyor bir plak şirketine, adını söylemeyeyim, herkese albüm çıkarıyor. Veriyor oraya parasını, klibini de çekiyor. İki klibi dönüyor, bilmem ne. Abuk sabuk yani. Böyle bir sistem olmaz ki. O yüzden bu ülkeden ne star çıkar, ne Grammy. Zaten öyle bir şey olsaydı bizim de Grammy'de bir şeyimiz olurdu. Bunca yıllık bir geçmişimiz var müzikte. Az buz değil. Eski zamanlarda, rahmetli Zeki Müren'in zamanında müzik sektörü daha güzelmiş. Daha kaliteliymiş. 

Bülent Ersoy'u da mı star olarak görmüyorsunuz mesela?
Ülkemizde divalar var; Ajda Pekkan, Bülent Ersoy... Onların sesleri yadsınabilecek sesler değil. Dünya çapında sesler. Mesela Ajda Pekkan'ın hep şeyleri konuşulur, şunu giydi, bunu yaptı ama olağanüstü bir  zenci gırtlağı gibi gırtlağı vardır. Bunu kimse söylemez ama gerçekten mükemmel bir sese sahiptir. Onlar bizim divalarımız, çok iyi sesler. Ama dolduramazlar. Ben dolduramazlar diyorum. Birisi gelsin, iddiaya girelim. Dolduramazlar.

Demet var, Hande var... Çok var..
Dolduramazlar, mümkün değil. Sponsorsuz bilet satacaklar, o zaman "İşte o star" diyeceğim.

"Basın beni itibarsızlaştırdı" dediniz ya. Size ne zararı oldu mesela?
Biraz önce dedim ya. Rihanna'nın, Shakira'nın yaptığı bir şeyi ben yapayım... En son bir klip çektim, dans ediyorum. Görüntüde Shakira'nın, Jennifer Lopez'in poposu ön plandadır. Ön planda öyle bir klip çektim. Aman bir köşe yazarı yazmış, hatırlamıyorum şimdi adını. "Shakira, Jennifer Lopez falan hep popolarını gösterir, herhalde şimdi kalça klipleri meşhur. Bir de bizim Hilal Cebeci." Yani bunu yazarken insan utanır. Bu ayrımı neden yapıyorsun? Şunu düşün, o klipler 500 bin dolara çekiliyor. 500 bin dolara çekilmiş bir kliple 15 bin liraya çekilmiş bir klip zaten aynı olamaz. O açıdan bakma. Sen senin sanatçın burada ya da sanatçı deme, kabul etmiyorsan, senin şarkıcın burada bunu yapabiliyorsa bu kıza da bir aferin de yani. Bunu yapabiliyor helal olsun, bak hani kız bir şeylere çaba gösteriyor, bir şeylerin önünü açmaya çalışıyor. Hani bir şeyler gelişsin, insanların vizyonu gelişsin, daha güzel şeyler yapsın. Bu sadece benimle ilgili değil ki. 

Bu itibarsızlaştırmanın kötü bir etkisi oldu mu size? "Şu işi şu sebeple kaybettim ben" gibi...
Bizde magazin basını şöyle çalışıyor. O kadar alışmışlar ki eskilerden bir takım sanatçılarımız almış onlarla mangala gitmiş. Dünyada siz hiç basınla mangala giden ünlü gördünüz mü. Olamaz yani. "Hadi çocuklar ben şuraya gidiyorum." Hoppa, orada yemek yiyor, onlar çekiyor yemek yerken. Böyle paparazzilik olmaz bir kere. Bir ara şey düşündüm, acaba bir paparazzi organizasyon şirketi mi kursam... Bu mesela hiç yapılmamış bir şey. Hani kaliteli bir şeyler yapma amacıyla. Sadece özel bir şirket kuracaksın. O paparazzilik demek. Gidiyor adamlar, iki ay bir şarkıcının evinin önüne konumlanıyor. Oradan bir malzeme buluyor. Bizde magazin basını oturuyorlar, lay lay lom kebap yiyorlar. Şimdi siz mesafe koyduğunuz zaman aranıza zaten diyor ki "Ben birileri için iyi bir şeyler yazsam ne olacak, kötü bir şey yazsam ne olacak." Ama ötekini yüceltiyor. Çünkü onunla ilişkileri var. Ama olması gereken benimki gibi.

Sizin bir mesafeniz var mı magazin basınına ?
Tabii canım. Röportaj yapıyorumdur, birlikte yemeğe çıkarız, yemek yeriz. Ben 2002 senesinde basından biriyle PR çalışması yaptım ama ayrıldı işinden, geldi benimle çalıştı. O profesyonelce bir şeydi hani. Ama ben arkadaşları sadece simaen tanırım. İsim olarak da bilmem. Olması gereken bu zaten. Şimdi  o kadar iyisiniz ki biriyle, onun hakkında objektif olamazsınız. Bu kebaplar, mebaplar yeniyor. Biz konsere çıktık. Bu işte saydığım sanatçılar, üç kişi falanız. Bir halk konseri. 60 bin kişiye konser veriyoruz. Ortalık yıkılıyor, üçümüz gitmişiz işte. O kebap yediğinle de gitmişin, hepimiz varız, aynı kadro. Ertesi gün bütün gazetelerde "İnletti, 60 bin kişiye konser verdi" Yani ne verdik? Biletsiz halk konseri... Bir de o vermedi ki biz de verdik. Aynı coşku bizde de vardı. Yıkıldı orası işte "Hilal, Hilal" öldüler bittiler. Onu görmüyor. Çünkü ötekiyle kafa kıymış gibi. Şimdi isim vermeyelim. Bu nedir?
Siz bir takım şeyleri benden daha iyi biliyorsunuz eminim. Ben olması gerektiği gibi yaşıyorum. Nedir, basın gelir, benimle röportaj yapmak isterse seve seve yaparım. Dışarıda beni beklemiştir, konuşurum. Budur basınla yakınlığım. Diyorum ya, bu ülkede bir şeyler yapmak bana zevk vermiyor. Bu da bir sıkıntı. o zaman bir şey oluşuyor, yine etik olmayan hatalı bir rekabet. Aynı politikada yaşadığımız gibi. 

Şimdi ne yapmayı planlıyorsunuz? Eylülde kasetiniz çıkacak...
Eylülde albüm var. Onun dışında bir kaç tane film... Bana çok film teklifi geliyor da hiç hoşuma gidecek bir şey gelmiyor.

Film mi, dizi mi?
Film. Böyle hani beni cezbeden bir şeyler gelmiyor. Çünkü oyuncu değilim. Öyle bir şey oynasam bile artık yanımda koçlarla falan oynarım ama beni cezbetmesi lazım. Güzel bir şey çıkarsa onu değerlendirmeyi düşünüyorum eylüle kadar. Temmuz ayında tamamen dinlenmeye ayırdım kendimi. Bir ay Bodrum'da dinleneceğim. Sonra da gelip işte Allah izin verirse girişeceğiz.

Bir daha, en yeni baştan
Ya işte bizim işimiz; şarkı yapıyoruz. Bu ülkede hani ne yapsak ki yani. Bana bazen diyorlar ya işte o öyleymiş bu böyle. Ya diyorum ki "Grammy mi almış, bir şeymi yapmış? Bir şeyi gösterin yani, nedir bu iş." Ben beste de yapıyorum ama çok cesaret edemiyorum, çok böyle caz besteler değil yani. Beste desen, beste yapıyorum. Vokalistlikten geliyorum. Üç saat sahnede kalabilirim. Bir tane detone olmam. Cihan Okan vardır. Diyor ki "Ben senin gibi birini daha görmedim." Stüdyoya girip de senkronlarımız vardır bizim tutturduğumuz. 15 senkronu insan üst üste tutturabilir mi. Yani müzisyen olarak özelliklerim de çok ama bunlar dediğiniz gibi çok fazla ön plana çıkmadı. Çünkü fiziksel özelliklerim... Ben de işte 21 yaşının verdiği bir şöhretle ne yapacağımı bilemedim. Yanımda aklı başında bir menajer yoktu. Ben de bilemedim, daha çok şarkılara yatırım yapabilirdim. Fiziğim çok ön plana çıktı...