Serkan Kaya: Sivas Katliamı'nı izledim, fikrim şöyle...

"Arabeski Türkiye'de yeniden canlandıran adam benim" diyen Sivaslı şarkıcı Serkan Kaya, Sivas Katliamı'yla ilgili "Çocuktum, izledim ben o olayı. Siyasi bir mevzi, derinlerine inemem ama fikrim şöyle: Anadolu insanları hassas insanlardır. Dini inançlarından başka hiçbir şeyleri yoktur. Böyle bir yerde Allah'ına Peygamber'ine küfredildi diye bir söylenti yayıldığı zaman o insanların en hassas yerinden vurmuş oluyorsun, o arada gözleri kararıyor ve hiçbir şey görmüyor. Eminim ki ertesi gün ne yaptıklarının farkına vardılar" diyor.
Serkan Kaya: Sivas Katliamı'nı izledim, fikrim şöyle...

Size İbrahim Tatlıses’in veliahttı dediklerinde rahatsız oluyor musunuz?
İlk zamanlarda olmuyordum da şimdi oluyorum. Ben böyle bir şeye zaten karşıyım. Hiç de hoşuma gitmez yani. Benim kimsenin ne yastığında ne yorganında ne koltuğunda ne de kanepesinde hiçbir zaman gözüm olmadı. Yani bahsettiğimiz isim tabi ki Türkiye ve dünya standartlarında önemli bir isim. Ama herkesin bir kişiliği var. Duruşu var. İklimlerden, yaşam tarzlarından ses tonları birbirlerine çok benzer.

Tiz ses oradan mı?
Oradan geliyor.

Onun acı biberden olduğunu söylerler doğru mudur?
Hiç alakası yok. Acı biberle alakası yok da işte hani Doğuluların yüreği mutsuz ve sesi yanıktır diye bir laf vardır. Oradan geliyor. Benim babaannemin sesi çok güzeldi. Ağrı’dan göç etmişlerdi. Ermeni savaşı döneminde dedemler Erzurum’dan Sivas’a geliyor. Babaannemler annemler de Malatya’dan Sivas’a göç ediyor. 3 bölgeden göç eden insan Sivas’ta buluşuyor. Ve ortaya böyle bir adam çıkıyor!

Siz Sivaslı mısınız?
Sivaslıyım. Sivas’ın merkezinde doğdum büyüdüm. Yani İbrahim Tatlıses tabi ki çok dinledim, şarkılarını çok dinledim. Yorumundan çok etkilendim. Şöyle söyleyelim... Taklit maklit mevzuları var ya insanlar acaba İbrahim Tatlıses’i mi taklit ediyor. Yorumda hile yapabilirsin ama ses renginde hile yapamazsın. Yani bir şey ya vardır ya yoktur. Bizim ses tınımız bu adamla benziyor. Hatta tipimiz de biraz benziyor gibi...

Nasıl oldu Sivas’tan İstanbul’a gelmek?
Çocukluk dönemimde zaten müziğe karşı bir aşkım vardı. Bana hediye gelen walkman’le sabahlara kadar ders çalışmak yerine sadece o dönemde çıkan kasetleri takar dinlerdim. Daha sonra müzik aşkının çok fazla ileriye gidemeyeceğini düşünmüştüm. Çünkü Sivas’tasın, orada başka bir hayatın içerisindesin. Ailemin de bu konuda beni destekleyeceğini hiç zannetmiyordum. Çünkü İstanbul’da maddi manevi ayakta durmam imkansız gibi bir şeydi. Askerliğimi Ankara Armoni Mızıkası’nın birliğinde yaptım. Ve orada askerliğim boyunca sürekli konservatuar eğitimi gibiydi. O dönemde hem sahne disiplini almış oldum. Hem de parayla kuramayacağım orkestraları ücretsiz kurdum. Ve 18 ay boyunca sürekli onlarla çalıştım. Ve kendim oradan çıktığımda konservatuarı bitirmiş bir öğrenci gibi bana dedim İstanbul’un yerini gösterin. Tabela nerede. Sivas’a dönmek yerine İstanbul’a gelmekti ilk amacım. İlk geldiğim gün arkadaşım bana dedi ki takım elbisen yanında mı? Dedim yok. Dedi ki böyle böyle Bostancı Gösteri Merkezi’nde dedi bir sanatçının konseri var. Daha İstanbul’a ilk geldiğim gün. Bostancı Gösteri Merkezi’nde ünlü bir sanatçının konseri varmış. Vokal arıyorlar dedi. Halk müziği okuyormuş. Sen dedi biliyorsun en azından. Böyle bir başlamış olalım dedi en azından ilk gün. Takım elbise aldık Bostancı Gösteri Merkezine gittim. Ajda Pekkan’ın konseri olduğunu orada öğrendim. Kendisi o dönemde programının ikinci bölümünü halk müziğine ayırmış. Ben de birinci bölümü bittikten sonra ikinci bölüme vokal grubuna dahil oldum. Tabi benim oradaki düşüncemi hiç kimse hayal edemezdi. İstanbul’a ilk geldiğim günde Ajda Pekkan’a o dönemin starına dedim hayatım 1 – 0 İstanbul’a yenerek başlıyoruz galiba. Hoş geldin bak sana güzel bir şey gösteriyoruz ama bunun arkasında büyük sıkıntılar da varmış aslında. Sonra o sürecin içerisine girdik.

Sonra büyük sıkıntılar mı geldi?
Çok büyük sıkıntılar geldi. Beş parasız herhalde bir 13 yıl geçirmişimdir İstanbul’da. Mc Donalds’da da çalıştım. Efendime söyleyeyim büyük alışveriş merkezlerinin sayım şirketlerinde çalıştım. Mesela Toyzsrus’taki oyuncakları sayıyordum. Mesela Migros’taki pirinçleri sayıyordum. Bir süre öyle ayakta durmaya çalıştım. Daha sonra küçük sahnelerde yer almaya başladım. Ama o dönemde çok arabesk furyası olduğu için ben hiç göze batmadım. Hiç dikkat çekmedim. Zaten benim sesimde çok adam vardı o dönem içerisinde. Özellikle Prestij Müzik’te. Daha sonra bir dönme kararı aldım tekrar bir 7 – 8 ay Sivas’a döndüm. Tekrar İstanbul’a geldim.

Şansınızı döndüren şey ne oldu?
Yani herhalde şansımı döndüren şey benim kendi yazdığım şarkılarım oldu. Bir de arabesk müziğin bitmesi oldu.

Siz orada tek kaldınız?
Arabesk müzik bitince herkes arabesk müzikten çekilince ben tek başıma kaldım ortada. O dönemde de yazdığım şarkılar ilaç gibi oldu. Bir 5 – 6 yıl çünkü ne radyolar ne de müzik kanallarında arabeske çok fazla yer vermediler. İlk albümümü Prestij Müzik’le anlaştım. Ben anlaştıktan 7 ay sonra Prestij Müzik iflas etti. Sözleşmemi aldım. 2008 yılında İstanbul’a gelmiştim. 2011 yılında Şahin Özer’le anlaşma yaptım. Şahin Özer’den bir albüm çıkardım. Şahin Özer’in çok umutlandığı bir albümdü. Benim de artık inandığım bir dönemdi. Bir anda bir Karadeniz furyası başladı. Davut Güloğlu diye arkadaşımız Şahin Özer’de patlayınca şirketin tamamını kapsadı. Derken ben yine saf dışı oldum.

Ama sizi patlatan ‘Mesele’ şarkısı oldu.
Mesele. Yani ‘Mesele’ şarkısı şöyle... ‘Aşk ne demek bilen var mı?’ albümünde 12 şarkı vardı. 10 şarkı bana aitti orada. O albüm çıktıktan 1 ay sonra yaptığım bir şarkıydı.

Siz onu peki önce Ceylan’a mı verdiniz?
Aynen. Bir arkadaşım daha okudu. Daha sonra Ceylan istedi. Ceylan okudu. Ama ben bir gün ev ortamında bir bağlama bir gitarla beraber sosyal medyanın daha yeni canlandığı zamanlardı 5 – 6 yıl önce. Instagram yoktu. Twitter ve Facebook’un aktif olduğu dönemdi. Youtube’da videoların daha çok dinlenildiği dönemdi. Biz ona ev ortamında 3 arkadaş çalıp söyledik. En çok da şarkı orada dikkat çekti. Çünkü çok otantikti, çok samimiydi. Yaklaşık 20 - 30 milyon dinlenme oranına çıkmıştı. Sonra o videoyu nasıl ekleyeceğiz o video bir anda kayboldu. Yani silindi. Nasıl silindi bilmiyoruz.

Ben Demet Akalın sayesinde o şarkıyı fark ettim.
Demet’te aynen şimdi şarkı öyle bir yerde duruyor ki bir pop müzik sanatçısının da bir rock sanatçısının da bir halk müziği sanatçısının da bağlamayla bir gitarla küçük bir orkestrayla da okuyabileceği bir şarkı. Şarkı çok anlam ifade ediyor. Ama çok basit insanlara çok çabuk ulaşabilen marş tabir edilebilen... Biz yıllardır mesela bazen sahnede soruyorum, sıkılmadınız mı yıllardır dinliyorsunuz? Hayır diyorlar bir daha oku. Bir daha oku. Bu müthiş bir şey. Öyle düşünüyorum ki hangi şarkıyı yazarsam yazayım ‘Mesele’nin önüne geçemeyecek.

Bu güzel bir şey.
Bu iyi bir şey tabi. İstediğim oydu zaten her zaman. Önceden sahnelere çıktığım zaman başkalarının şarkısını okuyordum. Şimdi artık 1.5 saat kendi şarkılarımı okuyorum. Bu güzel. Daha sonra mesela Babalar Resitali diye bir proje uyguladım sahne çalışmamın içerisine. Orhan Baba’dan 2 şarkı, Müslüm Baba’dan 2 şarkı, Ferdi Baba’dan 2 şarkı... Onlarında şöyle bir anısı var bende. Ortaokul ve lise dönemlerimizde Orhancılar, Müslümcüler ve Ferdiciler diye 3’e ayrılırdık.

Siz hangisindendiniz?
Ben Müslümcüydüm. En damarcısıydım ben. Birbirimizi dövdüğümüz olurdu. Karşıdan Müslümcü geliyor deyip Ferdicilerin beni dövdüğü günleri hatırlarım.

Ne oldu da tekrar arabesk çok popüler bir hale geldi. Çünkü ben sahneye çıkan kimden duysam herkes diyor ki son 2 yıldır arabeskten başka hiç bir şey istenmiyor sahnede.
Yani insanlar acaba ne kadar bu işi benim canlandırdığımı biliyor. Arabeski Türkiye’de yeniden canlandıran adam benim. Bunun arkasında durmak zorundayım. Bu bir ego değil bu bir megalomanlık değil. Bu gerçek. Çünkü arabeskçilerin hiçbiri ekmek yiyemiyordu. Hiçbiri işe gidemiyordu. Hiçbir mekan kapılarını açmıyordu bu adamlara. Daha sonra Nişantaşı’ndaki pazarcıların içine kadar girdi.

Mesela bir dönem arabesk dinleyen insanlar aşağılanıyordu. Arabesk dinleyenler ötekileştiriliyordu.
Evet. Şimdi önceki dönemde ustalar Müslüm Gürsesler, İbrahim Tatlısesler, Orhan Gencebaylar, Ferdi Tayfurlar halkın hakikatten dinlenmesine rağmen gizlediği sanatçılardır. Bizde öyle bir şey yok. Şu anda bir Serken Kaya fenomenliği var ortada. ‘Ben göğsümü gere gere Serkan Kaya dinliyorum’ diye bir tablo var önümüzde. Bu da bizi şaşırtıyor. Nesil değişti, yeni jenerasyon değişti. Yeni jenerasyon daha açık sözlü.

Bunun toplumunun da değişmesiyle bir ilgisi var mı acaba?
Toplumun özgüveni değişti bir kere. Şu anda dünyayı sosyal medya olan ilişkiden dolayı daha rahat takip edebildiği için artık giyimde de kuşamda da yediğinde de içtiğinde de dinlediği müzikte de artık geri adım atmıyor. Daha mertleşti insanlar. Eskiden öyleydi hakikatten. Torpidosunda CD olurmuş Müslüm Gürses’in, bunlar uydurulmuş laflar değil. Ama “ıyyyy” derlermiş bir ortamda.

Giderek daha tutucu bir toplum haline geliyoruz ya aslında, bunun etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?
Ya işte benim arabama binen arkadaşlarım CD’den ne çıkacak acaba diye bir düşünüyorlar. CD’ye bir dokunuyorlar işte ne çıkar diye. Mesela son zamanlarda Lana Del Rey’i çok seviyorum. Kliplerine bayılıyorum. CD’ye bastıklarında türkü çıkar sanıyorlar. ‘Sen bunu mu dinliyorsun’ diyorlar. Ben bunu dinliyorum yani. Çünkü müzik gerçekten evrensel. Onlar da bizi dinliyordur.

Bu önyargı olabilir ama ben de sizde Lana Del Rey dinlemenizi beklemezdim.
Ben hiç arabesk albüm dinlemiyorum. Ben kendi albümümü de dinlemem. Ama seviyorum arabesk okumayı. Uzun zamandır da arabesk albüm yok zaten piyasada da dinlediğim arabesk albüm de yok uzun süredir.

Evli misiniz?
Evliyim ve yüzüğüm hiçbir zaman çıkmaz parmağımdan.

Sahneye çıkan erkeklerin genel olarak yapmadığı bir şey.
Tam tersine bana olan sevgileri daha da büyüyor. İlk evlendiğim günden beri ben parmağımdan yüzüğümü çıkartmayacağımı etrafımdakilere de yapımcıma da herkese söylemiştim. Gerçekçi olmakta fayda var. İşte biraz önce de söylediğim gibi abileri gibi sevsinler. Benim sesimi sevsinler, benim şarkılarımı sevsinler, benim onlara bakışımı sevsinler, duruşumuzu sevsinler. Benim istediğim bu. Hayır, yani ne ifade eder ki evliliğimi gizlemem. Eskiden sana prodüktörler ve yapımcılar sanatçılara evlenme, hayranlarını kaybedersin derlerdi ve birçok sanatçı da onlara itibar edip evlenmedi. Birçoğu da tek başına öldü.

Kaç yıldır evlisiniz?
4 yıl oldu 2 yaşında da oğlum var.

Yani İstanbul’daki zor döneminizi eşinizle yaşamadınız, yalnız başınıza yaşadınız?
Onunla yaşamadım, o benim biraz rahat dönemime denk geldi. O yüzden ona diyorum sen şanlısın. O da diyor ki şansızım, keşke o dönemleri beraber yaşasaydık. Hayatımın harekete geçişi neredeyse evliliğimle paralel dönemlerde başladı.

Ne okudunuz? Lise mezunu musunuz?
Ortaokuldan sonra içimde elektroniğe karşı bir ilgi vardı. İlk işim zaten evdeki radyoları televizyonları sökmek oldu. Annemler evde yokken bir gün televizyonu komple darmadağın etmiştim. Endüstri meslek lisesi elektronik bölümünü kazandım. Çok zordu o dönemler, yüksek puan istiyordu, oraya girdim. Artık herhalde dedim elektronik mühendisi olacağım. Sesi güzel bir elektronik mühendisi olacağım dedim. Ama kader tabii ki de benim asıl gönlümde yatanı bana vermiş oldu. Okuldan sonra mühendislik okuyacaktım ama müzik aşkımdan dolayı eğitim öğretim hayatımı sonlandırdım. İstanbul’un içerisinde, hayatın içerisinde okumaya karar verdim.

Ne geldi başınıza en kötü? Hiç hatırlamak istemeyiz ya bazı şeyleri...
En kötü yaşadığım şey tabii ki parasızlık çektiğim günlerdi. Mesela bir kere Mecidiyeköy’ün ortasında cebimde bu zamanın parasıyla 1 TL, hem fazlasıyla açım hem de gitmem gereken 30-40 kilometrelik bir yer var. Ya otobüse binmem lazım ya simit yemem lazım. Şöyle bir yarım saat falan düşündüm. Otobüse bindim. Buna benzer tabi çok örnekler oldu. Sonra bir gün kendime bir araba aldım. Lüks ve pahalı bir araba aldım. Masaratti. O cebimde 1 TL varken gittiğim yolu yarım saat, bir saat ağlayarak izledim. Hayat bana onu da gösterdi, bunu da gösterdi ve beni mutlu kılan şey bu zaten. Yani bunu kelimelerle anlatamam. Gerçekten sıkıntılardı, gerçekten maddi sıkıntılardı, gerçekten parasızlıktı. Bir yıl evimin kirasını ödeyememiştim. Ev sahibi çok inatçı bir adamdı, parasını zamanında isteyen bir adamdı ve adama durumu ve hayallerimi izah ettim benden bir yıl oyunca hiç kira istemedi.

Yaşıyor mu anneniz babanız?
Tabii, Allah’a şükür yaşıyorlar ikisi de.

Şimdi sizinle gurur duyuyorlardır.
Tabi, duymazlar mı, gazetede çıkan haberlerimde, yolda geçen arabalarda beni duyuşlarında beni dinleyişlerinde... Ama süre uzun oldu. Hani 3 yıl 5 yıl sıkıntı çekersin ama 18 yıllık İstanbul hayatımda 13 yıl sıkıntı çektim. Her mekânda çıkmadım geçmişimle ilgili kötü şeyler olmasın diye. Kötü alışkanlıklarım olmasın diye. Çok mekânda teklif ediyordu gel çık diye işte 100 lira 200 lira 300 lira neyse beni geçindirebilecek kadar bir para alabilirdim ama oralara gidip ruhumu ve müziğimi kirleteceğimi düşündüğüm için parasızlığa razı kaldım. Ona razı olmuştum. O inatların sonucunda geçmişim ile ilgili tertemiz bir sayfa var. Geleceğimle ilgili de güzel hayaller ve beklentiler de devam ediyor.

Sivas deyince benim aklıma Muhsin Yazıcıoğlu geliyor...
Muhsin Yazıcıoğlu bizim Sivasımızın lideriydi, önderiydi. Bizim en dürüst savaşçımızdı, en dürüst milliyetçimizdi. O bizim önderimizdi. Tabii onun üzüntüsünü Sivas halkı hiçbir zaman içinden atamayacak. Çünkü biz Muhsin başkanı, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı koltuğunda görmek istiyorduk. Bizim her zaman öyle bir hayalimiz vardı ama ömrü yetmedi maalesef.

Bir de tabii hepimizin aklına ‘Sivas Katliamı’ geliyor, Sivaslılar buna çok kızıyor ama...
Ben o zaman 13-14 yaşlarındaydım galiba ya da daha ufaktım, ben o olayı orda izledim. Oradaydım o zaman.

Yani yakılan otelin önündeydiniz?..
Yakılan otelle aramda 50-60 metre vardı herhalde bir köşedeydim, çocuktum, izledim ben o olayı. Yani tabii bu siyasi bir mevzu, bunun derinliklerine çok inemeyiz ama benim kendi düşünce ve fikrim şöyle: Anadolu insanları hassas insanlardır. Dini inançlarından başka hiçbir şeyleri yoktur. Dünyanın çok çabuk gelip geçici olduğunu, hayatın kısa olduğunu, daha doğrusu ölümü bekleyen insanlar. Ölümden sonra her şeyin güzelleşeceğine inanan insan yapısı. Böyle bir toplumun içerisine Allah’ına Peygamber’ine küfredildi diye bir söylenti yayıldığı zaman o insanların en hassas yerinden vurmuş oluyorsun, o arada gözleri kararıyor ve hiçbir şey görmüyor. Eminim ki ertesi gün ne yaptıklarının farkına vardılar.

Yakanlar?
Yani o olayı gerçekleştirenler. Zaten biliyorsunuz, o olaylarda dış güçlerden, Sivas’a otobüsle gelen yabancılardan, tahripçilerden, halkı galeyana getiren insanlardan bahsediyorlar. Hani Müslüman mahallesine salyangoz sokmak gibi bir şey. Adamlar en can alıcı noktasından vuruyorsun, insanları çığ gibi büyütüyorsun, büyük bir kalabalığı oraya getiriyorsun ve insanlara diyorsun ki “Buradakiler Allah’ına Peygamber’ine sövdü... Ve beyninde kalıplaşmış bu at gözlüğünü takmış insanlara başka bir şey anlatamazsın yani. Orada kendisini bile ateşe atabilecek durumda.

Korkmuş muydunuz?
Korkmaz mıyım, ben hayatımda sadece filmlerde izlediğim bir şeyle karşı karşıya kalmıştım. O ateşin sıcaklığını yüzümde hissediyorum. Sivas için çok üzücü bir olaydı, çünkü biz Sivas’ta yıllarca Aleviler ve Sünniler iç içe yaşadık. Bizim okula başladığımız dönemlerde, daha doğrusu ortaokul dönemlerinde, aklımızın başımıza geldiği dönemlerde anne ve babamız bizi uyarırdı, derdi ki: “Bak oğlum, Aleviler ve Sünniler biz hepimiz Müslümanız, kardeşiz. Komşularımız bak Alevi, aynı tabaktan yemek yiyebiliyoruz. Biz onlara veririz, onlar bize verir, bağımız var, böyle bir ayrımın içerisine sakın ha sakın girmeyeceksiniz. Böyle bir şey hiçbir şekilde hafızanızda yer almayacak” diye bizim beynimize zaten girmişti o. Bu Alevi-Sünni mevzusu değil zaten Sivas’ta öyle bir mevzu da hiç olmaz, çünkü yarısı Alevi yarısı da Sünnidir nerdeyse. Yıllardan beri can ciğer yaşarlar. O başka bir hadiseydi.