Siyasi duruş konusunda babamla kıyaslanmak mecburiyetinde değilim

Ekranın komedi penceresinin yüzlerinden biri epeydir. Şu ara komedi maharetini 'Güldür Güldür'deki skeçlerde sergiliyor. Doğa Rutkay oyunculuk anlayışını, siyaset hakkındaki düşüncelerini, çocukluğunu, evliliğini ve babası Rutkay Aziz ile ilişkisini Armağan Çağlayan'a anlattı.
Siyasi duruş konusunda babamla kıyaslanmak mecburiyetinde değilim

Aynı anda iki projedesin. Kimse bir şey demiyor mu? ‘Güldür Güldür’de oyuncusun, öteki tarafta hem oyuncu hem sunucu gibisin. Kanallar itiraz etmiyor mu?
Evet ama bu aynı ailenin, BKM nin işi. BKM yapıyor, BKM sahnesinde çekiliyor. İki ayrı kanal evet, başka bir şirketle yapılan bir şey olsaydı belki başka türlü karşılanırdı. Ama zaten ‘Buyur Buradan Bak’ bir yaz projesiydi. Yazın ona devam edecektim, sonra da ‘Güldür Güldür’ ekimde başlayacaktı, dördüncü senesiydi. Fakat program, biraz etraf da müsait olduğu için çok sevildi. Bir reytingi var, onu koruyor. Benim aklım ermiyor bu televizyon işlerine, bana Necati Akpınar ne dediyse onu yapıyorum. BKM’nin oyuncusuyum, “Buyur Buradan Bak’ta devam edeceksin” dedi. “Güldür Güldür, dedi”, ben de “Tamam” dedim.

Niye dizi yapmıyorsunuz?
Dizi işini beceremedim. ‘Aşkım Aşkım’ çok iyi bir işti, ‘Pembe Patikler’ iki, üç sezon gitmişti.
Rahmetli Osman ağabeyin işleri. Ben galiba biraz ensemble oyuncusuyum, solo olmaktan çok hoşlanan biri değilim. Kişilik olarak da öyleyim. Hep yanımda, sağımda solumda, önümde arkamda güvendiğim oyuncular olması lazım. Kendimi o zaman daha rahat ifade edebiliyorum, kendime daha çok güveniyorum. Ama ne yaptın drama dersen, hatırlamazsınız bile; Show TV’de ‘Şeytan Sofrası’ diye bir dizi çektik, başrol oynuyordum. Mardinlere gidildi, yedi bölüm çektik. İki bölüm sonra yayından kalktı. Büyük bir başarısızlıktı. Umur Bugay’la ‘Şöhret’ diye bir dizi yaptık, orada da yine esas kız. Bir bölüm sonra yayından kalktı.

Bir bölüm?
Bir bölüm oynadı ve kalktı. O kadar kötüydü reytingi. Sonra baktım, ben bu işi beceremiyorum herhalde. Bir drama oynamak veya ağlatmak beni tahrik etmiyor, aslında güldürmeyi seviyorum. Onu ufak ufak konservatuarda da hissediyordum.

Komedi dizisi olabilir o zaman…
Olabilir. Sitcom keşke, bayıla bayıla… ‘Aşkım Aşkım’dan sonra yapmadım hiç. O sırada zaten ‘Güldür Güldür’ gelince “Ya”, dedim “Tiyatroya benziyor. Hem de bir sürü farklı tip çıkaracağım. Bakayım becerebilecek miyim bu işi” diye başladım. Hatta konuşurken de dedim, “13 bölüm bana müsaade edin,  kendimi sevmezsem gitmek istiyorum.” “Tamam, deneyelim” dediler. İyi ki yapmışım, çok severek yapıyorum.

BABAM ‘BEN KOMEDYENİM’ DİYOR
Rutkay Hoca’nın (Rutkay Aziz) tam aksi… Rutkay Hoca’yı da hep ağdalı rollerde seyrettik tiyatro sahnesinde…
Tiyatroda evet, ama televizyonda…

Televizyonda hep komedide seyrettik.
Acayip bir şey, “Ben komedyenim” diyor babam. O da çok geç fark etti.

Ama Ankara Sanat Tiyatrosu’ndan Rutkay Hoca’yı hep ağır biliriz.
Tabii… Koyduğu oyunlar ‘Ayaktakımı Arasında’, ‘403. Kilometre’, ‘Sakıncalı Piyade’… Ben böyle büyüdüm, böyle bir adamdı. Ama şimdi komedi seviyor ve çok gülüyorum ben bu adama. Bilmiyorum, bence yakışıyor ona komedi. O ses tonuyla, o böyle ağır duruşu bir anda… Neydi o, ‘İbrikçi’ diye ‘Bizimkiler’de çıkıyordu. Yerlere yatıyordum gülmekten, garip bir oyunculuk gestusu, komedi şeyi var babamın. Çok seviyorum yani onu.

Konuşur musunuz, danışır mısınız babanıza, iş gelince?
Her şeyimde, baya elim ayağımdır babam.

Eşiniz kızmıyor mu?
Yok. Eşimle babam o kadar iyi arkadaşlar. O büyük şans oldu benim için. Ama tabii öncelik biraz daha değişti. Evde olduğu için dönüp önce eşine soruyorsun ama sonra mutlaka babamı arıyorum. Babama sormadan hareket etmem. Ben hâlâ bir küçük kız çocuğu gibiyimdir; anneme sorarım, babama sorarım. Bağımlı bir tipim aileme.

Tek çocuk musun?
Tek çocuğum. Bir de ayrı anne-baba çocuğuyum. Babamı çok uzun zaman hep tiyatroda görmek zorunda kaldım. Annemle yaşıyordum, babama böyle bir hasretliğim de vardı. O böyle bir 15, 16 yaşımdan sonra kapandı.  Çok daha fazla birlikte vakit geçirdik.

Babanıza hayranlığınızdan dolayı belki de oyuncu olmak istediniz?
Aslında bunu araştırdım, hep tam tersi oluyormuş. Babanın çok ünlü olması, zaten 1-0 yenik başlıyoruz hayata ve o etiketle yaşıyorsun. Çoğu örnekte tam tersi de var; babanın sürekli işte olması çocuğa rahatsızlık veriyor. Bende tam tersi oldu. Evet, hayranlıktan olabilir ya da çocukluğum AST’ta geçti, normal bir çocukluk geçirmedim.

Kulislerden ne hatırlıyorsunuz?
Hepsini hatırlıyorum, çok ince, çocukluğuma kadar hatırlıyorum.

Oranın siyasi bir kimliği olduğunu hissediyor muydunuz?
Çok. Zaman zaman babam “Tiyatroya gelmeyeceksin” dediğinde, oralarda biraz küçüğüm ama annemle babam ev değiştirdiklerinde, hep bir yerden bir yere taşındığımızda, AST mühür yediğinde falan aşağı yukarı hissediyordum. Ama çok algılamıyordum. Zaten o siyasi kimliği ve babamın duruşunu da çok geç algıladım. Çok samimi söylüyorum, ben herhalde bu oyunculuğun popüler kimlik tarafında mı kaldım, daha mı havaiydim, daha mı az merak ediyordum… Çok geç yakaladım bazı şeyleri. Babamın duruşunu, şu anda ona saygı duyduğum duruşunu bile çok geç yakaladım.

İLK SÖYLEDİĞİM ÇOCUK ŞARKISI ‘KARA YEL, KIZIL GÜNEŞ’
O da bence bir tepki…
Bilmiyorum, olabilir. Siyasetten nefret ediyorum. Çünkü babam sadece o demekti, sadece siyasetle ilgili konuşurdu. Oyunlarda her zaman o vardı; Uğur Mumcu, Aziz Nesin, Can Yücel. Timur Selçuk piyanoda… Böyle bir çocukluğum oldu benim, konuşulan şeyler hep aynıydı ve çok sıkılırdım. Düşünüyorum onu, hatta geçen Kerimcan aynısını söyledi “Senin çocukluğun o kadar çok bunun altında geçmiş ki” dedi. İlk söylediğim çocuk şarkısı ‘Kara Yel, Kızıl Güneş’ İlk söylediğim şarkı. Çocuklar “Bak postacı geliyor…” falan söylerken ben “Kara yel, kızıl güneş” diye Kızılay sokaklarında dolaşıyormuşum. Etkileniyorsun tabii ki ama reddediyorsun.  

Ondan sonra siz popüler kültüre daha çok ilgi duymaya başladınız.
Tabii, o daha basit geldi bana, daha kolay geldi. Nedir, Nişantaşı Işık Lisesi’nde okuyorsun, bir kere komple yanlış bir şey. Ankara da Yükseliş Koleji’nde okuyorum, annem babam burslu okutuyor beni, başarısız bir öğrenciyim. Aklım fikrim orada dans kolunda olacağım, yok işte tiyatroda bilmem ne kızını oynayacağım, Burlington çorap, Sebago ayakkabı… Böyle saçma sapan özentilikler ki bence, ben 78’liyim, bizim kuşakta çok olan bir şeydi o etiketlerle yaşamaya çalışma. O sırada kaçırdım ben bunları. Babamın “Doğa, şunu okuyor musun?”, “Doğa, şu konuda ne düşünüyorsun?” demeleriyle “Ya ben bu konuda ne düşünüyorum? Ne dedi babam şimdi, hiçbir şey anlamadım”larla uyanmaya başladım. Konservatuar birinci sınıf benim kurtarıldığım yıldır bence.

Kim kurtardı?
Kendim işte, kendimi kendimden kurtardım. Yoksa saçmasapan biri olabilirdim. Mükemmelim demiyorum ama saçma sapan da değilim…

Şimdi ilgi duyuyor musunuz siyasete?
Kocadan dolayı mecbur kalıyorum tabii ki. Aslında çok acayip, babadan kaçıp evde 7/24 haber izleyen, haberle beslenen, dünyada ne olmuş, orada ne olmuş, siyasette ne olmuşla uğraşan bir kocayla yaşıyorum.

Babanıza benzer birini seçmişsiniz.
Çok acayip bir şey. Gerçekten bilinçli değil ama ya işte biz bilmiyoruz, hayat bizi bazen bir şeylere götürüyor. İşte karma ya da ne bileyim alınyazısı… Babam da bize geldiği zaman “Hah, tamam” diyorum; “Sizin belli konunuz, ben mutfaktayım, yemek hazırlıyorum.” Onlar bir başlıyorlar Türkiye, gündem… Ay diyorum içeride fasulye pişirirken, yine muhabbet buna geldi. Çok seviyorum, öğreniyorum, işime yarıyor ama yine de siyasetle pek alakam yok.

Hiç?
Meraklıyım, okuyucuyum. O kadar

Zaten şu anda Türkiye’nin içinde bulunduğu durumda siyasetten çok da uzak durmak mümkün değil. Geliyor, bir yerde buluyor sizi, öyle ya da böyle…
Oradan kaçsan sosyal medyada geliyor. Arkadaşlarımla buluştuğumuzda “Arkadaşlar yaşlandık farkında mısınız?” diyorum. Eskiden evde toplandığımızda başka şeyler konuşurduk; “Ay bir yer açılmış, gördün mü?”, “O da onunla çıkıyormuş.” Şimdi baya siyaset konuşuluyor; “Onun yazısını okudun mu, o köşe yazısında öyle demiş…” “Farkında mısınız, yaşlandık. Artık Türkiye’yi, gündemi konuşuyoruz” diyorum. Çoğu evde olduğu gibi…Umut da var ama, biz umutlu insanlarız.


‘BENİMKİLERDEN ÇOK DAHA GÜZEL BACAKLAR VAR’

Sizin bacaklarınız çok güzelmiş.
Ya, neden böyle oldu…

Bilmiyorum.
Öyle de diyorlar, yani değil mi; normalde bir bacak aslında, benimkilerden çok daha güzel bacaklar var.

Ama herkes bacaklarınızı konuşuyor.
Farkındayım. Ekşi Sözlük, bilmem ne sözlük olmak üzere farkındayım, evet şaşırıyorum.

Fark ediyor muydunuz önceden?
Yok, hayır.

Size derler miydi, “Çok güzel bacaklarınız var” diye.
Lisede ortaokulda da derlerdi. Ama bu kadar yıldır bu piyasanın içindeyim, hiçbir zaman bacak olmamıştı… Bu yeni olan bir şey. Eskiden bileydim daha çok elbise, etek giyerdim. Kaçırdım o yaşları…  

Boyunuz da çok uzun değil ama…
Değil canım, 1.68 boyundayım.

Ama bacak boyunuz uzun ya, çok uzun duruyorsunuz.
İşte, bir Çağla Şikel olamadık maalesef ama işte idare ediyoruz. Ama onda da muhteşem bir bacak var.

Evli olunca insanın bir yerinin güzelliğinden konuşulması huzursuz da eder insanı…
Hiç öyle bir kocam yok, tam tersi. Çok samimi söylüyorum bunu, bana bakıp “Ne kadar güzelsin, ne kadar yakışıyor sana böyle şeyler, niye daha fazla giymiyorsun? Giy, çok güzel…” der. Böyle bir kocam var, inanamayabilirsin. Ben de inanamıyorum, ilk kez başıma geliyor çünkü.

Kendine çok güveniyor demek ki.
Ya evet, hiç egosu olmayan, özgüveni olan, “Ben, sen güzel olduğun zaman mutluyum” diyen bir insan… Umarım her zaman böyle kalır. Daha bir yıllık evli olduğumuz için bilmiyorum, ondandır belki…

DİZİ SEYREDERKEN SIKILIYORUM
Siz seyreder misiniz televizyon?
Hiç dizi seyretmem.

Hiç?
Yani çok samimi söyleyeyim arkadaşlarım oynuyor; Bergüzar (Korel) bizim, ‘Karadayı’da oynuyor, en sonunda “Bir kere izle şunu” dedi. Dedim “Haklısın, söz.” Bir, iki önemli sahnesi vardı, onları internetten izledim. Sıkılıyorum dizi seyrederken. Bana çok yavaş ve ağır geliyor, çok hızlı bir iç tempom var çünkü.  ‘Muhteşem Yüzyıl’a başlamıştım, dedim “Çok geri kaldım, herkes izliyor.” Onda da bir istikrar sağlayamadım. Belgesel seyrediyorum. Bu çok klişe, çok gülüyorum buna ama hakikaten suç belgeselleri seyrediyorum.

İnsanın içini sıkmaz mı ya…
Bilmiyorum, bilgisayarıma da indirdiğim oyunlar öyle oyunlar. İşte dedektifim, onu çözmeye çalışıyorum falan, öyle şeylerden hoşlanıyorum. Bilinmez gizemler falan, onları araştırmayı…

Peki oyuncusunuz, bir şeyler çok seyrediliyor, çok konuşuluyor… O zaman ondan geri kalıyorsunuz…  
Kendimi kötü hissetmiyorum. Söylediğim gibi, merak etmiyorum.  Merak etmediğim için izlemiyorum ‘Medcezir’ diye bir dizi varmış mesela. Son bölümünü oyuncu arkadaşım Melisa dedi ki “Ya şunu izleyelim beraber, bak çok güzel bir dizi” dedi. Çok samimi söylüyorum, son bölümünü izledim ve bayıldım “Keşke baştan seyretseymişim” dedim. Onun haricinde hiç ilgimi çekmedi.  

Popüler kültüre, televizyona hiç mi ilginiz yok?
Televizyona ilgim yok ya da mesela o anda herkes ‘Grinin Elli Tonu’nu okuyor değil mi; ben mümkün değil onu okuyamam o sırada. O unutulacak, modası geçecek, ondan sonra…

Sizi ne güldürür?
Beni hatalar falan güldürüyor, ne bileyim bazen kamera şakaları…

Hayatta neye gülersiniz, Türkiye’de kime gülersiniz?
Hiç düşünmemiştim. Tolga Çevik’e gülüyorum, onun o espri yeteneği ve ansızın yaptığı şeyler beni çok etkiliyor. Ondan çok hoşlanıyorum.  

Doğaçlama yine…
Evet, doğaçlama gerçekten çok zor bir şey çünkü. Ve onu o anda akıl eden zekadan çok hoşlanıyorum. Ama kahkahalarla güldüğüm çok az çok. Saçma şeylere gülüyorum; mesela “Viyana kuşatması niye bitmiş? Atacak kuş kalmadı diye!” Mesela bunlara çok gülüyorum.  

ERKEKLER KOMEDİ YAPARKEN DAHA ÖZGÜR
Kadın komedyen olmak daha zor değil mi? Mesela hiç kadın stand-up’çı yok?
Evet, aynen öyle. Bir ara Leyla Tekül vardı, seyrederdim onu, küçüktüm o zamanlar.  

Bir ara Pelinsu Pir denedi…
Pelinsu Pir de olmadı evet, doğru. Cem Yılmaz’ın kadını olamaz gibi de geliyor bana ama bilmiyorum… Neden acaba; erkekler komedi yaparken onların özgürlük alanları bizimkinden daha mı geniş, diye düşünüyorum. Hani kadınlarda; yine ne olursa olsun bir ne dediğini bilecek, bir çerçevesi olacak sanki kadının, gibi bir fikrim var.  

Anladım ne dediğinizi galiba... Erkekler küfür de etse seyirci  gülüyor ve “Niye küfür etti?” demiyor. Ama bir kadın küfür ettiğinde…
Evet şimdi ben ‘Buyur Buradan Bak’ı yaparken belden aşağı bir şaka yapmaya kalksam ya da saçma bir şey çıksa ağzımdan, şov yapsam, yine bunu kullansam, bir kadına yakıştırmayabiliyorlar bunu. Ama erkekler o konuda daha özgür, bundan dolayı olabilir…

Türkiye’de kadın komedyen çok az çıkmış; Adile Naşit, Ayşen Gruda…
Demet Akbağ, Yasemin Yalçın…

Perran Kutman, Binnur Kaya…
Binnur Kaya muhteşem muhteşem bir kadın. Şimdi Gupse (Özay) var yeni komedyenlerden, başka gelmiyor şu an aklıma.

Baya saydık ama…
Evet, evet aynen öyle. Ben konservatuarı bitirdiğimde, 2000 yılında hep “Siz okudunuz ama herkes oyuncu oluyor. Siz konservatuarda okudunuz şimdi mankenler moda” diyorlardı. Bu bana hiç yanlış gelmiyordu, hiç o akımın savunucularından değildim. Oyuncular konservatuar bitirmek zorunda değil bence.

Bence de. Bana sorsanız oyunculuğun eğitimi olmaz.
Kesinlikle aynı fikirdeyim. Ben öyle düşünüyorum; o varsa var, yoksa yok. Olmayan insanı 10 yıl eğit, yok işte…

Birisi size “Sen kötü oyuncusun” dediğinde alınır mısınız?
Hiç alınmam. Bana öyle neler dediler ya... ‘Babasının kızı’ diye… Daha konservatuara girdim, “Babasının kızı diye aldılar herhalde” dediler. Yedi ay, “Bak Rutkay Aziz’in kızı, babası yüzünden girdi. Kesin torpilli bu” dediler. Nişantaşı Işık Lisesi veya Yükseliş’te de aynı şey; tiyatro kollarındayım, kendim yırtınıyorum, didiniyorum, oyun buluyorum. Babama özenmişim, babam gibi rejiler falan yapıyorum. Sene sonu oyunu koyuyorum. “Bak Rutkay Aziz’in kızı diye ona yaptırdılar” deniyor. Bu tacizleri çok yaşadım ben.

BİR ÇOK ŞEYDE AKTİVİSTİM
Hep babanızdan dolayı bir politik kimlik de yüklediler size. 
Yüklediler tabii. “Neden sen baban gibi değilsin? Neden aktivist değilsin?” diye… Nereden biliyorsun aktivist olmadığımı? Bir kere ben engelli bir anneannesi olan, dedesi işitme engelli büyümüş bir çocuğum. İşitme engelli alfabesi konuşuyorum. Hatta bunu yapabilen bence tek oyuncuyum. Sonuna kadar da bunu arkasındayım. Çünkü anneannem ve dedemle büyüdüm, babam ve annem çalıştığı için engellilerle ilgili aşırı aktivistim . Binlerce şey yaptım bunun için. Çalıştım, çok duyarlıyım sonuna kadar da böyle yapacağım. Çocuklar için, sokak hayvanları için… Bir çok şeyde aktivistim. Siyasi duruş sergilemek için babamla kıyaslanmak mecburiyetinde değilim ki. Babamın yaşadığı dönem çok başka bir dönem. Uğur Mumcu ‘Sakıncalı Piyade’ koydu diye tiyatrosu mühürlenen bir adam benim babam. Ben bunları yaşamadım, biz bunları yaşamadık.  

Şimdi hâlâ siyasetle ilgileniyor mu Rutkay Bey?
Tabii ki, 7/24.

Mutlu musunuz sosyal medyada, şimdi herkes kesabını kapatıp gidiyor ya…
Ben çok mutluyum. Bunu kendime zaten söylemiştim, “Doğa sana sorulan sorulara cevap ver, eleştirilere cevap ver. Seni dövecekler, itecekler, kakacaklar, kafana indirecekler. Hepsine hazırlıklı olarak girmek gerekiyor bu sosyal medyaya” diye. Onu buradan not düşmek istiyorum. Hani bana bunu dediler; ortadayız, göz önündeyiz, her yerden paylaşıyoruz, Instagram’da ‘Buradaydım’ diye. Sen onu oraya koyuyorsan, o da altına ne istiyorsa yazacak. Sakin olmak gerekiyor. Sosyal kullanırken kendimi canlı yayındaymış gibi hissediyorum. Bence hiçbir farkı yok. Bazen öyle şeyler okuyorum ki; sinirleniyor, öyle cevaplar veriyor ki takipçisine… Sonra o olay arap saçı oluyor, büyüyor da büyüyor… “Sen şöylesin, sen böylesin…” Hiç öyle kullanmıyorum sosyal medyayı. Haftada bir gün, sabahtan akşama kadar çalışma odamda bilgisayarı açıyorum, oradan Twitter’a, bu taraftan da Instagram’a tek tek cevap veriyorum. 12 saat, 13 saat sürdüğü oluyor. Çok samimi söylüyorum; hiç üşenmiyorum ve bunu yapıyorum.  

Şimdi kapatıp gidiyorlar ya, Bergüzar Hanım kapattı mesela…
Bergüzar kapattı, evet.

Beren Saat de kapattı. Bir sürü insan kapatıyor. Oradaki sosyal linç zor…
Evet çok zor bir şey, hele Bergüzar’ın durumu tabii evladıyla ilgili olduğu için çok hassas ve çok zor. Sakin olmak gerekiyor.

KAFAMDA BANDANAM, VİLEDAMI YAPARIM
Müzik dinler misiniz?
Çok

Türkçe?
Türkçe de dinlerim.

Yemek?
Yemeği pek sevmiyorum. Yapmayı seviyorum ama; yemek yaparım, ütü yaparım, vileda, süpürge…

Titizlik hastalığı mı var?
Yok, kendi işimi kendim yapmayı severim. Ama hep öyleydim, kendimi bildim bileli…  

Evde birileri çalışmıyor yani?
Yardımcımız var ama o bile “Abla bana da bıraksan” der. Çok severim ev işi. Benim için terapi. Deterjan ve temizlik malzemesi meraklısıyım. Çıldırırım, hepsini bilirim. Hani kadınlar ayakkabı, çanta bakar… Ben deterjan!

Domestik bölümü!
Tabii; yeni süngerler, morlar, pembeler ama işte çift taraflı, hem öyle hem böyle… Bilmiyorum neden öyle, çok hoşuma gidiyor. Süper güzel, viledalarım, tozlarımı alırım… Kahvemi yaparım, mola verir, otururum kahvemi içerim. O sırada iki Twitter, sonra kalk ütü yap.  

Hayret! Dışardan da bir o kadar koket duruyorsunuz.
Hiç alakam yok, hiç öyle biri değilim. Yani koket durmuyorum ya… Ben baya kafamda bandanam, vileda yapan birisiyim, çok samimi söylüyorum.

Ne güzel aslında, bundan keyif alıyorsanız...
Yaşadığım yeri temizlemek, güzelleştirmek… Şimdi kitap yazıyorum; ‘Mutlu Olmak İçin Küçük Şeyler’ diye. Seneye eylül gibi çıkacak, onda bunların hepsini yazıyorum.