Ya alkolik, ya egoist denk geldi. Ya da gidip beni başka kadınlarla aldattı!

Son dönemin öne çıkan oyuncularından. Sadece alıp sürüklediği rollerle, yarattığı tiplemelerle değil; hal ve tavırlarıyla da hep 'farklı' bulundu. Neden bu kadar 'negatif' resmediliyor? Kendiyle derdi ne? Şöhretle arası nasıl? Armağan Çağlayan sordu, Gonca Vuslateri anlattı...
Ya alkolik, ya egoist denk geldi. Ya da gidip beni başka kadınlarla aldattı!

Önce en merak ettiğim şeyle başlayayım. Vasfiye kimdi? Annen, anneannen, babaannen?
Ee, yani evet. Baba tarafından bir kadındı. Tipi değil, tamamen konuşması, karakter olarak oydu. Hayatım boyunca üç kez gördüğüm için, baba tarafıyla hiç görüşmüyoruz çocukluğumdan beri... Bir kez bir araya geldiğim için, oradan o hikâyeyi almıştım. Bir hikâye yaşamıştık, ‘Ne çektim be’yle final bulan. Zaten Hendek’liler de çok söyler. Bizim memleketimiz Hendek.

Hendek’te mi büyüdün?
Her yaz... Büyüdüm diyebilirim. Hendek kadınlarının bir Anadolu çılgınlığı, mizahı var. Hendek zaten delileriyle meşhur bir yer.

Niye baba tarafıyla görüşmüyorsun?
Denk gelmemiş. Annemin evlilik zamanı, ailelerin onayıyla değil de kaçarak evlenmişler. Ondan sonra da ilişkileri olmadığı için biz de çocukluktan beri ilişki kurmadık. Zaten 13 küsur yaşına kadar da Adana, İncirlik’teydik. İncirlik’ten de hiç çıkmadık bu arada; yaz, kış. Babam, hava trafik operatörüydü.

Hani 13 yaşına kadar babayla birlikte yaşayınca, "Babam hayatımda yok" denemez. Hayatında var olan bir adam aslında. 13 yaşından sonra babayı hayattan çıkartmak zor bir şey.
Hep görüştük aslında ama pek merakım olmadı. Şöyle bir ara koyup da bir özlettiği, ortadan kaybolduğu olmadı. Adana’ya gitti, bir süre arkadaşlarıyla kamp yaptı Yumurtalık’ta. Zaten birkaç yıl sonra evlendi.

Şimdi görüşmüyor musunuz?
Görüşüyoruz, görüşüyoruz. Ama Hendek’te yaşıyor, annem İstanbul’da.

Hep ailesi parçalanmış insanlardan oyuncu çıkıyor.
Hep öyle oluyor ya, Armağan.

Niye?
Bilmiyorum, ben sana sorayım. Senin gözlemin nedir? Çünkü okul zamanı da öyleydi. Ya, koca sınıfta 25 kişiyiz, 30 kişiyiz okula alınmışız, birimizin anne babası bir arada değil. Ne olmuş bu diyorum.

Ama onlar daha başarılı oyuncular oluyor. Yani bir tarafından yaralı olanlar daha başarılı oyuncular oluyor. 
Ki başka yerlerde yara açsınlar... Bu rutinden sıkılıyorlar çünkü başka yerde başka yara ihtiyacı doğuyor, bir süre sonra anlıyorsun ki hayatın kendisi, kendi içinde bir yara. Sonra aileni aramaya başlıyorsun, "Neredesiniz ya, ne yapıyorsunuz" diye.

HAYVANLARLA ANNELİK PROVASI YAPIYORUM
Hayvanlarla herkesten farklı bir ilişkin var. Senin hayvan sevme durumun, bence tedavilik.
Vallahi, yemin ederim öyle. Rüyalarımda Panter Emel’i görüyorum, bana görevler verirken. Hayvanları sevdiğim aşikâr ama oyunculukla ve şan şöhretle birlikte kazanmaya da başlayınca, hayatımda paylaşacak çok verimli bir şey bulamadım. Açıkçası bir önceki konuya dönüp; parçalanmış aile çocuklarından mütevellit de olabilir bu ve hiç de karşı çıkmam böyle bir eksikliğime! Hayvan sevgisini abarttığımı kabul ediyorum. Mesela üç köpek, bir kedi olduğunda ev değiştirdiğimde, ev yerleştirirken hepsi bir yerde koştururken bir ara evin otoparkına kaçıp ağladığım oldu, "Allah’ım ne yapacağım bu kadar hayvanla" diye. Çünkü iş yapıyorum ve ayağımın altındalar! Biz oyuncu olarak hep hayatta çok büyük şeyler için yaşadığımızı düşünüyoruz. Ya içinde yaşadığımız koşulları büyütüyoruz ya kendimizi bir şey sanıyoruz, sonra tam tersi oluyor. Tam tersi duyguyla acayip depresif bir süreç geçiriyoruz. Yaşamlarımızın sağlıklı giden bir ortak yanı yok çünkü, bir daire var ve o daire için yaşıyoruz. Bir sonraki dizi için, bir sonraki film için… Birden hayvanlar girince hayatıma, hayatımdaki hırslar, kızgınlıklar, öfkeler, kendi karakterimdeki marazlar bir cevap buldu, bir temizlendi, bir sapıttım yani sevinçten. Bir buçuk yıldır kendimi çok kapattım onların içine biliyorum ama bir kıyas yapıyorum kafamda içinde bulunduğum koşul ve durumda…

Aynı görevi bir sevgili de görebilir...
Vallahi gebertirim, köpeğe vurmadım, adamı kovalarım gibi geliyor.

Niye?
Yani köpek en fazla olmadık yere kakasını yapıyor, adam öyle mi? Keşke öyle yapsa yani. Öyle değil. Orada karakter meseleleri var, o canımı sıkıyor. Köpek iyi!

Ama ısmarlama sevgili olur mu canım yani?
Armağan olur be, 30 oldum artık, yemin ediyorum bir takım talepler olur yani.

İlişki de şöyle bir şey ya; sen ona göre biraz kendini törpüleyeceksin, o sana göre biraz kendini törpüleyecek ve orta yolda buluşacaksın. “Aa, bir dakika şimdi ben oyuncuyum, egom da çok fenadır, bütün kuralları da koyarım, sen de bilmem ne...” yaparsan kimse durmaz tabii!
Daha ne yapayım, hayvanlara verdim kendimi, egom diye bir şey yok. Olabildiğince hümanist bir adam gelsin rica ediyorum, diye kaçtım hepsinden. İlişki hiç… Şu an en güzel ilişki, hayvanlarla annelik provası yapıyorum. Bayağı iyi gidiyor. Belki buradan mezun olduktan sonra hayat makul, mantıklı, güzel bir ilişki verecek.

GLOBAL HAYAL KIRIKLIĞININ BAŞ TACINI TAKTIM!
Şöyle bir insan mısın, bana geçen duygu o; bazı insan vardır, bir şeye sarar bokunu çıkartır, çıkartır sonra ondan sıkılır yeni bir şeye sarar, sonra onun bokunu çıkartır?
İnsanlarda çok öyle yapıyorum. Kabul ediyorum yani. Boku çıkıyor. Koktu bu ilişki diyorum ve kaçıyorum. Arkadaşta da sevgililikte de…

Bu "Aman sevgili uzak dursun"un, şöyle bir alt metni var mı: “Ben Türk erkeğinden çocuk yapmam“ demişsin.
Ya ama önüne de dedim ki Armağan, hayatım boyunca kendi yaşadığım sınırlarım içerisinde sevgilim oldu. Benim seçimlerim doğrultusunda, yani tamamen benim hayatımdan bahsederek dedim ki, ya alkolik denk geldi, ya acayip egoist denk geldi, ya gidip başka kadınlarla beni aldattı, ya beni küçümsedi… "Ben bu ülkedeki üretimimi iptal ettim" dedim. Bunu istemiyorum. Gazetede röportajı okuduktan sonra annem; "Sen zaten küçücük yaşından beri 'Ben Amerikalılarla evleneceğim' deyip deyip duruyordun. İncirlik'te yetiştin, 13 yaşına kadar Türk görmedin zaten. Bu saatten sonra da bunu düşünmene şaşmıyorum" dedi. O da bambaşka anlamış mesela mevzuyu!

Şimdi sen erkekleri suçluyorsun ama bence seçimlerimizden de biraz da kendimiz sorumluyuz, sen gidip seçiyorsun o adamı.
İşte bununla yüzleşmemek için verdim kendimi hayvanlara Armağancım!

Hayır, hani Türk erkeğine söylüyorsun ama Amerikalı da seçsen, Alman da seçsen mutlaka böyle bir falso olanını seçeceksin emin ol. 
A a, seçtim bile! Ama onunla ilgili soru gelmedi, anlatmadım. Kaç tane ırk geçti hayatımdan. Global hayal kırıklığının baş tacını takmış durumdayım başıma, ama kimse sormadı. Sor, şu anda sana İsviçre’yi anlatayım yani. Bencilliğin şehri olmaz ki, bencil adam bencildir... Hep derler ya "Allah sende bu gücü görüyor ki sana zor deneyimler veriyor." Bana niye saçma sapan deneyimler veriyor, diye düşünüyorum.

Vermiyor, sen seçiyorsun.
Evet, kesinlikle ben seçiyorum.  O yüzden bence, birinin beni sahiplenmesi lazım.

Mümkün mü ki öyle bir şey?
Benim bakıma muhtaçlığım var!

Niye basın seninle ilgili haberleri negatif yönden görüyor?
Onu bilmiyorum ve bu beni çok üzen bir şey. Ama hiçbir fikrim yok! Hep negatif, hep negatif. Bu benim zamanı geldiğinde ağladığım bir şey de... Niye böyle anlaşıldı acaba, diye. Şunu söyleyip kaçabilirim: İnsanlar birbirlerine söyledikleri sözlerle anlamazlar, vizyonlarıyla anlarlar. Bir adamın ne kadar vizyonu varsa seni o kadar anlar ve o kadar yansıtır. Bir yandan tabii ki kendimi de eleştirmek zorundayım. Bu olmak zorunda, o zaman bir kişinin, iki kişinin vizyonu olmaz da 50 kişinin de mi vizyonu yok yani beni bu kadar yanlış lanse ediyor. O zaman ben bir yerde yanlış yapıyorum. Tam bunu dediğim noktada kamerasını, fotoğraf makinesini bırakıp yanıma gelen insan doluyor ‘Ya böyle bir yanlışlık oluyor, hep sizi de negatif... Biz sizi çok seviyoruz, aman öyle bir şey anlamayın’ falan… Hadi o gün çok mutlu geçiyor, "Teşekkür ederim" diyorum. Ertesi gün, "Öyle dedi, böyle yaptı, nasıl da küçük düştü, nasıl da komik duruma düştü, nasıl da bilmem ne yaptı..." Çünkü bence şöyle bir şey var; ben de magazin okuyarak büyümüş bir kızım, Şamdan’lar, bilmem neler... Neler, neler okudum, konsantre bir bakış açısı var. Bir konuda çok ciddi, çok güzel verdiği bir pozda, bir açıklamada kusursuzluğu yakalamışsa, olması gereken kurallar çerçevesinde en temiz açıklamayı ya da pozu vermişse, bir yanda 'Kimse mükemmel değildir'i göstermekle de mükellef ya magazin insanlara... Hani "Bak o da senin gibi insan" derken benimle ilgili bir konuda böyle bir taraf gösterilme tercih ediliyor. Benim anladığım bu, ama yani hissettiği söylüyorum. Yani bu kız ciddi ciddi konuşuyor, ciddi ciddi ağzının laf yaptığını sanıyor ama bazen de saçmalıyor ah…

ZAAFLARIMI MÜKEMMELLEŞTİRMEM LAZIM 
Zor mu şöhreti idare etmek? Çünkü son tahlilde sen kendin idare ediyorsun onu.
Benim için çok zor. Çünkü beni 100 kişinin içinde, bir anda, çok profesyonel olmam gereken bir karakter dizaynının içinde, üç dakikada bozabilirsin, paramparça edebilirsin. "Ne kadar kötü görünüyorsun, iyi misin sen?" dediklerinde "Ne oldu?" diye ağlayabilirim. Beni bozmak çok kolay. Benim menajerim, arkadaşlarım, yıllardır gittiğim psikiyatristim, yıllardır ziyaret ettiğim bir sürü hocam hep derki "Gonca güçlü ol." Ya diyorum, anasını satayım, daha ne yapayım, canavar gibi gözüküyorum. Çünkü şunu kabul ettim, madem ben çok kolay bozulabilen, çok kolay üzülebilen bir kızım, o zaman bu zaaflarımı mükemmelleştirmem lazım. Bu zaaflarımı kusursuzlaştırmam lazım. Yokmuş gibi davrandıkça üstüme geliyor. Bu zamana kadar başıma gelen tüm negatif şeylerin sorumlusunun kendim olduğunu düşündüğüm için; hal ve hareketlerim, umutsuzluğum, daha depresif oluşum, hayal kırıklığında oluşum, daha az arkadaşımın oluşu hepsi bu yüzden. Tüm bunların sorumlusunun kendim olduğunu düşünüyorum. Artık bütün insanlar diyor ki "Yok Gonca, ya o kadar da değil mutlaka başkaları da bir şey…" Evet, ezberbozan bir enerjim olduğunu biliyorum ama kötü biri değilim! Kötü bir şey olduğunda uykum geliyor benim. Bununla uğraşacağıma hemen eve git ve uyu diyorum.

Kaçış yani.
Kaçış. Bununla zamanında Savaş Ay’a çıkan insanlar gibi “Ben öyle değilim abicim” derken kendimi hayal ediyorum. Ne okumama, ne bana hiç yakışmıyor. Zamanla anlar diyorum. Bana ne yani.

Ama bu bir iş. Neden adamın, yönetmenin ya da başka birisinin seni sevmesi gerekiyor?
Oyunculukta sevmesi gerekiyor. Çünkü ben oyuncu olarak öyle çalışıyorum.

Bunu öznel anlamayız.
Sana şunu diyeyim, sen şöyle bir şey yaşamıyorsun işinde: Toplantıyı yapıp, toplantının içinde yönetici bireyin “Evet, yine çenesi düştü bugün Armağan Bey’in ve şimdi toplantımıza geri dönüyoruz” dediği ve üç saattir yaptığın konuşmanın hiçbir işe yaramadığı bir andan bahsediyorum sana. Nasıl o an seni mutsuz etmez?

Ben fazla profesyonelim herhalde.
Ben hiç değilim. Beni iyi oyuncu yapan bu. Hiç değilim. "Ne oldu?" diye hemen dürterim, "Niye böyle olduk biz?" diye. Sette yönetmen olduğu zaman öyle olmuyor ki. Ya, sen bir şey oynuyorsun. Sana diyor ki “Çok çirkin göründün, şimdi bunu bir daha çekelim." Sen zaten sen kendinden vazgeçmişsin. Kendini Ahmet’ken Mehmet diye çağırıyorsun. Bir de sana diyor ki "Ne de çirkin bir Mehmet oldu bu." “Tamam abi, şöyle yapayım” diyemiyorsun. Onu daha intim bir söyleme şekli var. Bu da insanlarda çok az var. Yönetmenler de bitti. Ben bir, iki tanesine denk geldim sadece. Böyle bir yönetmen yok artık. Herkes farkında oyuncunun ne çalıştığının, ne oynadığının. Bu işe oyuncunun da ihtiyacı olduğu kadar, oyuncuya da ihtiyaç var. Jennifer Anniston da son röportajında hayatında beş yönetmene nasıl sandalye fırlattığını, çünkü adamın herkesi azarlayarak oyunu ve ruhu ne kadar puşt ettiğini anlatıyor. Bu global bir mesele. "Aman, aman abicim, biraz edepsizmiş bizim kız" diye bir şey olmaz. Burası Türk Sanat Musikisi evi değil. Burası bir alan! Ağlama sahnesi çekiyorsun, yönetmen diyor ki “Ağlarken yüzün çok çirkin oluyor. Ağlarken daha makul olabilir misin?”. Beni böyle işlere sen kaldır lütfen yani. Bak bakalım, o alarm nasıl çalacak o sabah. Baya ölüm... Manik depresif tabii hepsi. Bu kadar iniş çıkış. Hayatım boyunca, "Benim güzel yavrum" diye yetiştirilip iş hayatına girdiğinde “Ne biçim suratın var?” derlerse biraz değil, baya bir 'bipolar' olursun.

KARANLIKTAN BİR TÜRLÜ ÇIKAMAM
Bu sebeplerle mi psikiyatriste gidiyorsun?
Yok. Ben senelerden beri giderim. Elaleme anlata anlata, elalem sıkılmasın diye, artık tamamen böyle bir yöntem keşfettim. Beş, altı sene önce çok ünlüydü, bütün oyuncuların ve sanatçıların psikiyatrist ve psikologları olması… Her gazetenin ekinde bu vardı. Avrupa’da da böyle, çok normal diye. Ben o Avrupa dönemini yakaladım galiba. Gittim ve hiç bırakmadım. Ben enteresan bir şekilde muazzam karamsar bir kızım…

Hiç öyle durmuyorsun.
Öyleyimdir. O karanlıktan bir türlü çıkamam. Bütün arkadaşlarım neşelidir, keyiflidir. Ben herkese öyleyimdir. Hep karamsar konuştuğum için, artık kendimle dalga geçmek üzerinden gülmeye vururum. Ama son birkaç yıldır fark edildiği üzere daha tutukluk yaşıyorum. Konuşurken daha tutuk oluyor. Birden makinem duruyor ve tekrar başlıyor. O karamsarlığın beni ele geçirmişliği var. Benim hayal ettiğim dünya çok spesifik anlamda şöyle: Kitap yazmak, kitaplarımla haşır neşir olmak, kafamı senaryoya gömmek. Yönetmen bana "Hadi yavrum" dediğinde çıkıp işimi yapmak. Dostlarımla çay içmek. Ama mutsuzluğum konusunda kimseye en ufak hesap vermemek. Onu aşamayacağım, artık tescilli.

Hiç öyle gözükmüyorsun. Bana sorsalar çok mutlu bir kız derim. Dışarıdan gördüğümle.
Çok fazla korkuları, endişeleri olan biriyim. Eskiden çok öfkeliydim. Bir anda nasıl bir topu havaya dikmek... Allahım, kuş vuruyordum resmen. Şimdi o vurulmuş turnaları teker teker tedavi etmekle ilgileniyorum. Yerde turna topluyorum. Çünkü artık bomboş oldu etrafım.

Çok kendinle ilgilisin. Bu kadar kendinle ilgili olmak yorar insanı.
Çok. Zaten herkes onu söylüyor. Ne yapayım? Sen söyle. İnanılmaz bir kontrol... Her şeyi. Şimdi ben mutsuzum. Hava sıcak. Kesin şöyle bir şey oldu deyip evde bir hareket başlıyor. Ama bu benim rutinim.

Demin geldin dedin ya “Dün gece sıcak diye ağladım." Ağlayacak ne var. Dün gece sıcak diye ağlanır mı?
Yavrum ne yapayım. Benim de motorum böyle çalışıyor. Ben de böyleyim. Makine bu, mal bu. Böyle çalışıyor. Yapacak hiçbir şey yok.

Yorucu.
Çok. Gel, bir de bana sor. Aman bıraktım her şeyi, diyorum. Beş dakika sonra intim bir gözyaşı iniyor. “Neyine bıraktın” diyor bir ses. Üç gün sonra ağlayarak annemi arıyorum “Anne galiba ben her şeyi çok bıraktım artık” diyerek. “Yok senden hiçbir şey olmayacak yavrum. Gayet sakin ol. Kendine bunu söyle” diyor o da.

Sen tatile de gidemezsin o zaman. Üçüncü gün canın sıkılır.
Şu anda Çeşme’ye gideceğim mesela. Ağır depresyon halindeyim. Ne yapacağım orada? Bir hafta kalacağım bir de. Gördüğün üzere sadece kendine yapan bir kız olarak dünyaya hiçbir zararı olmayan ama kendine de baya zararlar veren bir tipim.
Seninle bu durumda arkadaşlık etmek de zor. Sen birden küsüp gidersin.
O yok işte. Ben devamlı dürtükleyip bana küsülüp gidilene kadar soru soran bir tipim. “Niye böyle dedin? Aramız bozuk mu? Bir şey mi oldu?” falan. Küsme olduğu zaman hemen terastan sakince atarım kendimi. Zaten insan sevgim yüzünden dayanılmaz şiddette karamsarlığa kendimi götürmüş bir kızım. Bir de küslük duydum mu yaşayamam. Çok az arkadaşım var. Küslük müslük hiç.

Bir de en karamsar olunmayacak ülkede yaşıyorsun.
Tabii, çok aydınlık ve her gün taptaze haberler içerdiği için.

HABERLERİ İZLEYİP AĞLAYAN BİRİSİYİM
Ülke seni daha büyük karamsarlığa mı götürüyor?
Tabii. Haberleri izleyip çok kırıldım diyerek ağlayan birisiyim. Çok kırıldım. Kalbimden kırıldım. Artık kalbime vuruyor. Dolayısıyla çok sert ve dik fikirlerim yok artık. Öfke anlamında söylemiyorum. “Bu yapılan şey salakça” diye sinirlenemiyorum evin içinde. O bende artık ağlamaya, uykuya ya da terasa çıkayım kafamı dinleyeyim, bir yanayım 98 derece sıcakta ve ona öfkeleneyim içeri girişimin bir sebebi olsun falan gibi bir duruma neden oluyor. Hep yurtdışına gidiyorum. Gece bir tane mekâna çıkayım, ne olacak? Müzik çalsın da ben kıvırtayım, ne olacak? Müzik ruhun gıdası diyeyim de koyvereyim. Hiç öyle bir şeyim yok burada. Hiç evimden çıkmıyorum.

Bana sorsalar bütün gün Cihangir'de geziyor derim. Okuduğum haberlerden dolayı.
Hep bakkaldan tavuk alıp eve dönerken çektikleri için. Gördüğün fotoğraflarda ya poşet ya çanta… Artık marketten alışveriş yapıp sırt çantama koyuyorum. Elimde alışveriş torbalarıyla çıkmayayım diye.

DEVLET KENDİ İÇİNDE KARIŞACAK
Endişeleniyor musun?
Endişeleniyorum. Bu endişem, büyüklerden. Devlet kendi içinde karışacak. Bir yerden bir kıyamet kopacak. Artık ülke içinde her yere doğru bir çatışma başlayacak. Hiç güleryüz yok hissettiğim. Savaş bu. Çatışma var. Danışıklı dövüş. Zarar verme bu. Birileri ölebilir. Röportaj yapıyoruz, üç tane şehit var

Oyuncularda şöyle bir şey var mı? Mesela dizi seyrediyorsun. Birisi bir şey oynuyor. “Ben burada öttürürdüm ama sen becerememişsin” diyor musun?
Hiç demiyorum. "Ne biçim yazmışlar" dediğim oluyor. "Ne biçim laf" falan diyorum. Doksanlardan beri şöyle laflar var, boğulacağım artık. “Amaan yenge, ben size bir çay koyuvereyim de bir rahatlayın." Deli deli konuşan insanlar var, evlerin içinde. Öyle konuşan insanlar kalmadı artık. Yardımcı oyuncu rolleri çok iyi yazılamıyor. Hikâyeyi çok küçültüyor. Market bile oynarken, tamam figürasyon koyacaksın ama iyi bir şey koy bari.

Seyrediyor musun dizileri?
Şu anda seyrettiğim yok.

Ne yapıyorsun ki evde? Haber seyretme, televizyon seyretme, dışarı çıkma…
Kitap okuyorum. Bir de şiirlerimi topladım, onları kitap olarak çıkarmak istiyorum. Ondan sonra, onların editlemesiyle uğraşıyorum. Televizyonda da film izliyorum. İz TV’yi çok seyrediyorum. Belgeselleri izliyorum, Anadolu’nun güzel güzel yerlerine bakıyorum. Dizi de denk geldi mi bakarım.

Popüler kültürden para kazanıp popüler kültürü reddetme de bizim sektörde.
Hiç de öyle değil. Bir tane ilgimi çeken bir şey olsa oynayayım. Ama ben en son oynadığım diziyi de seyretmedim ki.

O normal. Kendini seyretmekten hoşlananlardan mısın?
O dizide sevmedim. Seyretmedim.

Yalan Dünya?
Yalan Dünya’nın her bölümünü seyrettim. Sıkıldıkça hâlâ bakıyorum. Oynamışız ya orda.

Hiç keşke bu piyasaya girmeseydim dediğin oldu mu? Şöhret bozuyor mu hakikaten?
E bozuyor tabii Armağan. Yani deforme olmuyorsun da, bozuyor. Kendini devamlı yapılandırman lazım. Bir kere çok şöhretli mi oldun? Kocaman bir hale geldiysen, kendini hemen küçücük bir şey olarak görme çalışmalarına başlaman lazım. O sıkılgan tavırlar, küstahlıklar, birden ünlünün sadece bir ünlü ile sohbet etmesi sendromu, iste ünlünün ünlülerle arkadaş olması... Ünlü olmayan arkadaşlarına "Ben seni sonra ararım" deyip bir daha dönmemesi... Onları kontrol altına almak gerekiyor, ben o konuda çok şanslıyım. Her iş yaptığımda bir avukat, bir diyetisyen, bir dişçi, bir bilmemle arkadaşım eve gelir. Iş lan bu, iş bu. Ayakkabıcı gibi, kasap gibi iş bu.

Dizide mesela, "Bununla oynamam" dediğin oyuncu var mı? Yönetmen var, onu anladım da!
Evet, yönetmen var, hayatta hiçbir işinde oynamam ama oyuncu yok. Birkaç tane büyüklerden var onu da vermeyim ismini.

İşsiz kalma korkun var mı?
Yok, eşsizliğime bir şey olur diye korku var. İşsiz kalma korkusu yok.

HACKER'IM ÇOK TATLIYDI
Sen nasıl hack'lendin?
Abi çok tatlıydı hacker'ım, bir de bir güldüm ki ben. Çok yani, kendisi de dedi "Gazeteye çıkayım" diye. Ama çok komik yani. Ben çok fazla ‘troll’ takip ediyorum. Ama ben onlara çok gülüyorum, trol de demek istemiyorum. İnternet komedyenlerini çok fazla takip ediyorum, ama çok fazla yani, bin tane falan takip ettiğim kişi var ve onları çok seviyorum. Onlardan biri muhtemelen. İsmail Küçükkaya’yı hacklediklerinde de çok gülmüştüm. Hiç onun ciddiyetini ve samimiyetini yakışmayacak samimiyetsizlikte şeyler, çok komedi.

Seviyor musun sosyal medyayı?
Şimdi artık çok değil, çok fazla yabancı site takip ediyorum. Hiçbir gazete yok takip ettiğim. Cumhuriyet, Sözcü var, Radikal var. Çünkü Radikal'i de en çok kültür-sanat eki yüzünden seviyorum. Başka bir şeyi yok, hiçbir gazeteyi okumuyorum yani. Sadece kültür sanat haberlerine bakıyorum, tık tık tık geçiyorum Hürriyet'i de, aynı şekilde tık tık tık. Bugün hükümette şu konuşma oldu, bilmemle açıklama yaptı falan, vık vık vık geçiyorum, kaçıyorum, civ civ, sarı civ civ kaçıyorum. Aman aman diye. Gündemde böyle, hani magazin okuyan bir kız değilim de kültür sanatın hastasıyım. Nerede ne konser var, kim kitap çıkarmış. Hani o şu dönemde, çok espri olsun diye söylüyorum yanlış anlaşılmasın, ama hani sanat galericiler var ya, haberleri yapılıyor. O kadar dünyadan uzak ve o kadar beni alıp bir yere götürüyor ki onlar... Bak diyorum şu sergiyi gezeyim, bilmem ne yapayım.

Radyo programı yapıyorsun, değil mi?
Radyo Slow Time'da yapıyorum.

Orada nostalji kuşağı mı, ne?
Kuşak yok öyle, istediğim... Bu hafta yeni dönem, alternatif müzikler ile ilgili yaptım. Her hafta istediğim bir tarzda bir saat program yapıyorum, pazar günleri. Para da kazanıyorum. Mis işte.