Bir harf etrafında fırtına: ?Dat?çılar ve ?zat?çıların kavgası

Osmanlı İmparatorluğu?nun çözülme devri tarihi gerilim ve boş tartışmalarla doludur... Harflerin nasıl okunması gerektiğinden, camilerde kaç mum yakılması gerektiğine kadar uzanır kavgalar...

Türkiye’nin farklı alanlarda harcaması gereken enerjinin gerilimden başka sonuç doğurmayacağı bilinen tartışmalarda heder edildiği bir dönemdeyiz... Ve hepimiz biliyoruz ki, mevcut gerginliğin sonunda ortada bir galip olmayacak... Hep birlikte az ya da çok kaybetmiş, örselenmiş olarak çıkacağız bu süreçten...
Tartışma üslubumuza ve öfkenin şiddetine bakıp adalet, hamiyet gibi duygularımızın yara almakta olduğunu şimdiden söyleyebiliriz...     
Geçmişte de böylesi tablolar yaşandı... Kiminin ne dini ne mantıklı tek bir gerekçesi yoktu... Örneğin Osmanlı Türkçesi yazı dilinde kullanılan Arap alfabesindeki ‘dat’ harfi yüzünden büyük çalkantılar kavgalar yaşandı... Izdırap vs. kelimeler yazılırken kullanılan bir harf ‘Dat’... 19. yüzyıl ortalarında Batı dünyası bilimle uğraşır sanayi devrimi yolunda makineleşme çağına girdiğinde İstanbul’da aydınlar bunun ‘dat’ olarak mı yoksa ‘zat’ olarak mı okunacağını tartışıyorlardı...
Ahmed Cevdet Paşa devletin gerileme sebeplerini anlatırken ulemanın ‘datçılar’ ve ‘zatçılar’ diye ikiye ayrıldığını, sarayın ‘Aman iyi oldu, benimle uğraşmayı bıraktılar’ diyerek tabloyu seyrettiğini; tartışmayı kaybeden ‘zat’ taraftarı şeylerin padişah iradesiyle sürgüne gönderildiğini nakleder...
Tartışmanın ayrıntısına girmek istemem...
Dat’ın dilin sol tarafı mı yoksa sağ tarafı mı kullanılarak okunacağından, Hz. Ömer’in bu harfi nasıl olup da dilini iki tarafını eşit kullanarak okuduğuna kadar uzanıyor mesele... Ve bittiğini sanmayın tartışmanın, bugün de devam ediyor bu... Merak eden internetten takip edebilir..
‘Kadızadeler’ diye bildiğimiz ulemanın softa kesimine bağlanan hareketin sebep olduğu tartışma da bundan pek farklı sayılmaz... İstanbul’da Süleymaniye başta olmak üzere selatin camilerin birden fazla minarelerinin yıkılması gerektiğini, camilerde üçten fazla mum yakmanın caiz olmadığını v.s. savunuyordu bu hareket de... Birden fazla minare kibir, debdebe gösterisi hatta şirkti... Dolayısıyla yıkılması gerekirdi; üçten fazla mum yakmak da kiliselere özenti ve israftı...
Sadece dillendirmekle kalmadı Kadızadeler bu taleplerini camileri basmaktan
ayaklanmaya kadar vardırdılar işi...

Aynı dönemde rüşvet
Oysa aynı dönemde rüşvet Osmanlı Devleti’nin dokularına işlemiş haldeydi...
16. Yüzyılda ‘Selam verdim rüşvet değildir diye almadılar...’ diyen Fuzuli’nin izinin Bağdatlı Ruhi, Nezvizade Atayi gibi şairlerle sürdüğü nihayet Sübülzade, Ziya Paşa gibi 18. yüzyıl şairlerinin kalemide zirveye ulaştığı görülüyordu...
Ruhi: ‘Dünya talebiyle kimisi halkun emekde/ Kimi oturup zevk ile dünyayı yemekte’  diyordu... Atayi ise mesnevisini siyasi tenkide tahsis edecek derecede öfkeliydi gidişata:
Râyet-i cehl olup âlem gir / Buldu eyyamı felek-i tezvir (= Cehalet bayrakları alemi tuttu, tezviratçı felek istediği güne kavuştu) Âlim ülm nigarını mahhür/ Oldu tümar evrak-ı mensur  (İlim baş aşağı edildi, ilmi eserler tomar edilip kaldırıldı) Mahv olup safha-i ebced hani
Sikke-i rayiç idi nadani (Yazı bilenlerin yazı tahtaları mahv oldu, cahillik geçer akçe oldu) Mektebü medrese viran oldı/ Kahveler mekteb-i ifan oldı ( Mektepler, medreseler viran oldu. Kahveler irfan mektebi oldu) Levh-i tailim amel-mandei idi/  Akçenin tahtası meydanda idi.. (Eğitim tahtaları işe yaramaz, ancak paranın tahtası meydanda görünür oldu) Mansıba ilm iken evvel mi’gar/ Şart-ı vakit gibi cehl oldı medar ( Mansıb almak önceleri ilim gerektirirken, şimdi buna cahillik şart oldu) İrdi bu hâli görünce zurefardrframe1  / Akçesi olmayan izhar-ı zekâ (Parası olmayan ama zekâ sahibi kişiler bu hali görünce akıl erdiremediler) Ya’ni bir mürteşi-i nadanı/ İtdi sadru’l-ulema harc-ı deni (Yani cahil bir rüşvetçinin alimlerin başına geçirildiğini) Aklı fi’âl-i cünün-ü şirret/ Ruhı hayvan-i cehl ü rüşvet. (Aklı, edepsizlik ve gözü karalık işlerinde ve ruhu cehalet ve rüşvetle dolu)
18 yüzyılda Sümbülzade Vehbi oğluna dini ve ahlaki kaideleri anlatır, tefsir, hadis, us’ul, fıkıh ve tıp gibi ilimleri över övmesine ama onu geometri ve musikiye meyl etmemesini tavsiye etmekten geri durmaz: “İ’tibar eyleme hendeseye/ Düşme ol da’ire-i vesveseye/  Deme mutrib ile yalelli yalelli/ Olma her tamburanın orta teli..”
Kalemi kabaran dini tartışmalara da uzanır Sümbülzade’nin ve yakınır: “ Da’va-yı riyasetle geçer vakti ricalün/ Sanman bu kadar gulguleler i-idindur” (= Devlet adamlarının vakti baş olmak kavgasıyla geçmektedir. Zannetmeyin ki bu kadar şamata din davası içindir”

Çerçeve

Hz. Ali örneğinde siyaset-rüşvet

Ne tür siyasetçi makbuldür ve başarıya ulaşır, nasıl birisinin yönetiminde olmak istersiniz sorusuna alacağınız cevaplar beş aşağı beş yukarı bellidir: Akıllı, zeki, idealist,
inanç sahibi, bilgili, dürüst, adaletli, ahlaklı, cesur!.. 
Bu gerçekten böyle midir, yani insanlar söyledikleri vasıflara sahip kişiyi mi görmek isterler idarenin başında diye sorarsanız, o ayrı bahis... Tarih aksinin doğru olduğunu düşündürecek örneklerle dolu...
Emsaller içinde en tipik olanı Hz. Ali... Hz. Muhammed’e ilk inanan, damadı, sevgili torunlarının babası, yiğit v.s. Özetle pek çok olumlu özelliğe sahip... Ve biliyoruz ki, bu vasıflarına rağmen hilafet söz konusu olduğunda istenen bir kişi değil...
Başka vesilelerle yazmıştım; haddinden fazla açık sözlü, kimine göre patavatsız bir kişi Ali. Yani lafı zarfa koymayı seven biri değil... Nitekim bu yüzden Hz. Peygamber’in sağlığında değişik olaylar vesilesiyle Hz. Ayşe dahil öfkelendirip kendinden uzaklaştırdığı çok insan var..
Ancak bilindiği gibi Hz. Ali, teferruatı müstakil bir yazı konusu olan olaylar neticesi, zar-zor da olsa, Hz. Osman’ın katlinden sonra hilafet makamına getirildi...
Hz. Ali’nin siyaseten başarısız olmasının sebebine gelince, vereceğim örnek yazıya girerken çizdiğim tabloya uygundur sanırım.
Halife olunca, hazinenin başına getirdiği Ammar’a, hazinede ne kadar para olduğunu sorup 300 bin dinar olduğunu öğrendikten sonra bunun aylık almayı hak eden 100 bin kişiye eşit olarak yani herkese 3 dinar olarak dağıtılmasını, kendisine de 3 Dinar ödenmesini emretti... Ama bu kararı Mülüman toplumun önde gelenlerini memnun etmedi... Sehl bin Huneyf gibi öteden beri onun hilafet hakkını savunan birisinin dahi yayına gidip ‘Ya Ali, filanca düne kadar benim kölemdi, sen ona ne verdiysen bana da onu verdin’ diye yakındığı söylenir...
Talha, Zübeyr, Abdullah bin Ömer, Said bin As, Mervan gibi hepsi valilik bekleyen ve Müslümanların gözünün içine baktığı pek çok isim rahatsızdı.. Örneğin Velid bin Utbe ‘Osman’ın verdiği kadar vermezsen, seni bırakır, Şam’a gider Muaviye’ye katılırım’ diye tehdit bile etmişti Hz. Ali’yi.. Toplanıp heyet halinde halifenin yanına gittiler ve ‘Bizim Resulullah’a yakınlığımız var, savaşlarda bulunduk. Ne Ömer böyle verirdi, ne Osman. Sen bizi herkesle bir tutuyorsun.’ Diye dert yandılar.. Anlatılan o ki, Hz. Ali ilkin hepsine ‘ Benden önce mi Müslüman oldunuz?.’ sorusunu yöneltti.. ‘Hayır’ dediler. Sonra ‘ Peygamber’e siz mi yakınsınız, ben mi?.’ diye sordu. ‘Elbette sen...’ dediler.. ‘ Hanginiz benim kadar savaştı?.’ diye devam etti.. ‘Senin gibi savaşan yok..’ dediler..  Bunun üzerine Ali ‘Allah’a yemin ederim ki, benimle işçim arasında fark gözetmem’ dedi.?Sonuç malum... Kufe ve Basra valiliklerini isteyen ama alamayan Talha ve Zübeyr isyan ettiler.. Camel Savaşı’nda yenildiler de... Ama Ali’nin Muaviye’ye karşı kurduğu orduyu zayıflattı bu hareketleri... Ve Sıffın’da Muaviye’nin karşısına çıkan Hz. Ali savaşı kazanmak üzereyken kendisini hakemlerin kararına emanet edince mukadder akıbet geldi...  
Örneği bağlayan son not: Hz. Ali’nin kardeşi Akil bile ağabeyinin hilafetinde zenginleşmeyi bekleyip amacına ulaşamayınca Muaviye’nin yanına gidip onun bol bol dağıttığı servetten yararlanmayı seçmiş, bir rivayete göre Sıffın’da savaşa katılmamakla birlikte Muaviye’nin yanında saf tutmuştu...