Ejder'in yüzü gülüyor!

Kendileri için çarkların ister düz ister ters, her ne gerekiyorsa öyle çalıştırılmasına alışmış insanlar sözünü ettiklerimiz.

Particiliğin hedefi malum: Hükümet olmak! Geniş manada siyasetin hedefi ise biraz daha farklı: İktidar! Yani muktedir olmak. Koltukta kimin oturduğundan değil koltuğun yetkilerine kimin sahip olduğundan; kimin kişiler/toplum üzerlerinde nüfuz ve kontrol imkânına sahip olduğundan söz ediyorum.

Bugünün meselesi değil bu. Asırlar ötesinden süzülüp gelen bir düzen. Şimdilerde adına vesayet diyoruz. Somutlaştırırsak imparatorluk öncesi dönemde devletin başında hanedandan birinin olduğu ancak işleri Çandarlı ailesinin gördüğü yapı konuştuğumuz. Fatih’in kestirip attığı ama asırlar sonra 2. Mahmud’un önüne Sened-i İttifak belgesiyle konulan yapı. Keza cumhuriyet yıllarında demokrasiye geçtik denildikten sonra seçilmişleri asker-sivil bürokrasi; medya- üniversite ve iş dünyası üçgeninin içine itip kıpırdayamaz hale getiren; buna karşılık hırsızlığa, yolsuzluğa, kayırmacılığa kapı açan anlayış.

Teferruatına girip bilinenleri tekrar etmeme gerek yok. Neticede olan şu ki, bu durum 2007 Nisanı’nda son buldu. Tarihe ‘e-muhtıra’ adıyla geçen gece yarısı belgesi karşısında Türkiye’de şimdi ve gelecekte siyaset yapan/yapacak kadrolar adına ortaya konan radikal tavırla ülkeyi seçilmişlerin yöneteceği, dolayısıyla iktidarın kimseyle paylaşılmayacağı ilan edildi.

Siyaset ne denli kararlı olursa olsun bu durumun geleneksel rol paylaşımını benimseyip buna ayak uydurmuş dar çevrenin içine sinmediğini söylemek için müneccim olmaya gerek yok. Ve işin doğrusu söz konusu çevrenin ortaya çıkan yeni durumu içine sindirememekte haksız olduğunu söylemek kolay değil. Zira ellerinden adeta koparılarak alınan sıradan bir şey değil; neredeyse varlıklarıyla eşanlamlı gördükleri şey: Güç!

Para, paranın satın alabildiği hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, istedikleri her neyse elde etmek için işaret etmelerinin yeterli olmasına alışmış, olsa olsa iki elin parmakları sayısınca insandan söz ediyoruz. Kanun, nizam, suç, yargı, hâkim, savcı, polis vs’nin ahali yani sıradan insanlar için var olduğuna inanan; bugüne kadar öfke sillelerinin yol açtığı kimi kanlı tabloların görmemezlikten, bilmemezlikten gelindiği; izlerini temizlemeyi devletin üstlendiği kesim bu. Ve dilediği an doğrudan veya telefonla siyasetin zirvesi dahil her katının ulaşabilen, kibarlığından dolayı taleplerini rica cümleleriyle dillendirse dahi herkesin sözlerinin tebligat olduğunun idraki içinde hareket ettiği; istekleri kanuna uymuyorsa kanun değişikliği, özel düzenleme gerektiriyorsa öyle yapılageldiği…

Kendileri için çarkların ister düz ister ters, her ne gerekiyorsa öyle çalıştırılmasına alışmış insanlar sözünü ettiklerimiz.
27 Nisan 2007’de Tayyip Erdoğan’ın muhtıraya karşı çıkışıyla kopan bağ buydu işte.

Kendilerine memleketin asli sahibi ‘Beyaz Türk’ olarak bakılan insanların işlerini gördürdükleri siyasetin yere çakıldığı; yerine göre kışkırtıp yerine göre yatıştırdıkları asker bürokrasinin açılan bir dizi soruşturmayla kendi derdine düştüğü; medyanın, finans sektörünün alt- üst olduğu; paradan para kazanma, devlet sırtından servet edinme, halk deyişiyle ‘Derenin taşıyla tarlanın kuşunu vurma’ döneminin sona erdiği yeni bir dönemin başlangıcıydı bu.

İçine sinmese, her fırsatta hoşnutsuzluğunu yansıtsa da sonuçta uluslararası dengeler Erdoğan’dan yana olduğu için hareket edemez haldeydi dar çevre.

Ve Ejder, yani Türkiye’nin hâkimi ‘sahib-i aslisi’ olmakla övünen insan! Gururu, kibiri bir yana bırakıp Ankara’ya kadar gitmiş, bizzat ziyaret ederek yenilgiyi kabul ettiğini, bundan böyle siyaset dışında kalacağını sosyal sorumluluk projeleriyle meşgul olacağını bildirmişti başbakana! 

Ta ki ‘Gezi’ye kadar!
İsrail’le müzminleşen gerginlik, Suriye konusunda evdeki hesapların çarşıya uymaması -ya da yanlış hesaplar- Irak merkezi yönetimiyle zıtlaşma; yetmezmiş gibi Washington’dan esen sert rüzgârlar! Bu sıkıntılı havaya kimi belediyelerin işgüzarlıkları, icraya dönüşmese de maksadı aşan beyanlar, medeni her ülkede mevcut olan ama dini hassasiyetler sebebiyle konulduğu söylendiğinde öfke doğuran kısıtlamaların tümden yasaklamaymışçasına sunulmasının gerdiği ortamda bir başka hadise patlak verdi: Gezi!

Bir ay önce nisan başında Beyoğlu’nda tarihi Emek Sineması’nın restore ediyoruz denilse de gerçekte AVM inşası olan projeye yöneldiğinin anlaşılmasıyla kabaran hoşnutsuzluğun kaşla göz arasında hükümet karşıtı eylemlere dönüşebileceğinin işaretleri görülmüştü aslında. Polisin orantısız şiddet ve hesapsız biber gazı kullanmak suretiyle kontrol altına almaya çalıştığı gösterilerin izi hafızalarda tazeyken geldi Gezi Parkı dalgası… Ve hızla herkesin hak verdiği çevre duyarlılığı çıtası aşıldıktan sonra farklı bir istikamete yöneldi.

Başlangıçta önemsememişti Ejder olan biteni. Çocuksu hatta Sırrı Süreyya Önder’in meydanda göründüğü fotoğrafa bakarak rahatsız edici bulmuştu eylemi. Başbakan’ın benimsediği proje doğrultusunda tarihi Topçu Kışlası’nın tanıdığı işadamlarının pay alacağı AVM-Otel-Rezidans olarak yeniden inşa edilmesi fikri hoşuna bile gitmişti… Ama olayların gelişimi sıradan protesto olarak başlayan hareketin ülke çapında ayaklanmaya dönüşebileceği ve Tayyip Erdoğan’dan rahatsız herkesin eylemi desteklemekte tereddüt etmeyeceği hissi güç kazanınca işin rengi değişti…

Sürece katılabileceğini düşünmeye başladı Ejder!
Biraz dürtüklemeyle uluslararası siyasetin ve medyanın ilgi odağı haline gelen hükümet karşıtı eylemler öyle bir raddeye vardı ki; iyi planlandığı takdirde olayın kabından taşırılmasının hiç de zor olmadığı düşünülmeye başlandı.

Ak Parti ve çevresindeki halka eskisi kadar sağlam değildi artık! Ancak o kadar apansız yakalanılmıştı ki fırtınaya, ne muhalefet partileri ne sivil inisiyatif baş rolü üstlenmeye hazırdı. PKK harekete geçse, BDP sokağa inse belki bitebilir iş ama olmadı, yapılamadı, tutulup kaldı hepsi. Üç-beş sanatçı, gazeteci, Paris Komünü’vari nostalji rüyası gören romantikler ve marjinal grup lideri dışında kimse yoktu ortalıkta.
Sırf başsızlıktan toplumda var olan enerjinin boşa aktığını gören Ejder öfkesinden alaya vuruyordu olan biteni. “Düşünebiliyor musunuz, ana muhalefet lideri meydana geldi ama kovdu bizim salaklar” deyip gülüyordu. Kaybedilmişti ‘meydan muharebesi’.

Ancak yaşananlar Ak Parti’yi destekleyen halkada oluşan tereddüdün özellikle ‘cemaat’ çevresi söz konusu olduğunda çatlağa dönüşebileceğini düşündürmeye başladı Ejder’e… Genelde Ak Parti’yi desteklese de zaman zaman kimi stratejik konularda hükümetten farklı bir yol izleyen cemaat öteden beri yan yana gelmeyi arzuladığı büyük sermaye ve merkez medyadan ilgi/teşvik görürse muhtemelen artan oranda eleştirel bir tutum içine girebilir, bunun davet edeceği hükümet tepkisi ise pekâlâ ilişkileri kopma noktasına ya da pamuk ipliğiyle bağlı hale getirebilirdi.

Bir kere daha yol verdi çarka Ejder! Ve dokunduğu ilk tellerden istediği sesler gelince aylardır gerilen yüz hatları gevşedi, gülümsemeye başladı… Aklında sadece ABD’nin efsanevi Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın İran-Irak savaşı sırasında yöneltilen “Hangisinin kazanması Amerika’nın çıkarına olur” sorusuna verdiği cevap vardı: İkisinin de kaybetmesi!