Harf devriminin kazandırdığı, kaybettirdiği

Tartışması 19. yüzyılın ortasında başlayan, aşama aşama ilerleyen cumhuriyet döneminin önemli kazanımlarından biri alfabe değişikliği... Günümüzde tartışmasız kabul görmüş durumda. Ancak dedesinin mezar taşını okuyamayan, bir asır önce basılmış Türkçe eserlere, anıt yapıların kitabelerine boş gözlerle bakan bir noktada olduğumuz da gerçek...
Harf devriminin kazandırdığı, kaybettirdiği

Latin alfabesine geçildiği yıllarda Türkiye de okuma yazma oranı çok düşüktü.

İstanbul turist kaynıyor... Bu yazı geçen hafta tanık olduğum, beni hüzünlendiren bir tablonun ürünü. Sultanahmet’te gezinen  orta yaş üzeri bir turist grubuna denk geldim. Önüm sıra giden gruba halinden, konuşmasından üniversite mezunu olduğu da anlaşılan bir Türk rehberlik ediyordu. Bir yapının önünden geçerken kafileden birinin cümle kapısının üzerindeki kitabeyi gösterip “Ne yazıyor” diye sormasıyla karıştı işler.
Kitabe, eski Türkçe ama sade bir yazıyla yazılmıştı. Rehber geçiştirmeye çalıştı önce. Ama ısrarcıydı soruyu soran. Alt satırı işaret edip Burada binanın yapıldığı tarih yazılı’ demekle yetindi rehber. “Hangi tarih?” sorusu geldi peşinden. Hepi-topu on rakam. Rehber sıkıntılandı, çaresizlik içinde çevreden geçen yaşlı birini gözüne kestirip onu çevirdi, sordu, adam bilmiyorum manasında başını sallayıp yürümeye devam etti.
Dünün Türkiyesi’nde belki farklı değerlendirilir irtica zarfına konulabilirdi söyleyeceğim ama günümüzde cumhuriyet kazanımlarının kökleştiği ortamda eski Türkçe korkusunun herhalde anlamı kalmamış olmalı. Eski Türkçe hiç değilse üniversitede neden seçmeli ders olarak okutulmaz?

Alfabe kavgası eski
Türkiye’de eski dilde münevver dediğimiz modernleşmenin ortaya çıkardığı aydın kuşağının batıyı tanıyıp Fransızca öğrenmesiyle başladı Latin alfabesine ilgi. Öncesinde bihaber miydik, hayır. Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin farklı alfabeyle yazmasına alışıktık, Balkanların hâkimiyetimizde olduğu dönemde diğer ulusların da. 18. yüzyılın ortasından başlayarak zaman içinde en az çift alfabeyle okuyup yazan bir hale gelmişti Osmanlı halkı. Özellikle de İstanbul ahalisi. Haremin menşe olarak gayrimüslim dokusunda çok sayıda kadının getirildiği ülkenin dili yanında alfabesini bildiği de söylenebilir.
19. yüzyılda batı dünyasıyla ilişkilerde ortaya çıkan ihtiyaçlar, Kırım Savaşı’nda ittifak edilen İngiltere ve Fransa’nın zorlaması, harf meselesini kabarttı ve asrın sonunda telgrafın icadıyla mesele askeriyeye yansıdı. Balkan Savaşı, 1. Dünya Savaşı sarmalında telgraf haberleşmesinde çabukluk sağlamak için eski alfabeye okumayı kolaylaştırma düşüncesiyle eklenen noktalamaların kaldırıldı, harfler biribirinden ayrılarak yazılmaya başlandı.
Karmaşa dükkân tabelalarından, eczane reçetelerine kadar pek çok alana sirayet etti. Kartvizitler, sadaret makamı hatta mabeyne ait başlıklı kağıtlar bile iki alfabeyle yazılır oldu. 

Karmaşaya son verdik ama
Kaba hattıyla bakıldığında cumhuriyet karmaşaya son verdi denebilir. Karar Arap alfabesinin terk edilip Latin alfabesine geçilmesi yönünde oldu. Okur yazarlığın arttırılmasını temin için bu yola gidildiği iddia edilip savunulsa da işin bu yönü tartışmalı. Sevan Nişanyan’ın ‘Yanlış Cumhuriyet’ adlı çalışması bu savın pek de geçerli olmadığı yönünde:
“Milli bir seferberlik olarak benimsenen ve olağanüstü bir ısrarla sürdürülen okuryazarlık kampanyasına rağmen, 1927-35 arasında yeni okuma-yazma öğrenenler resmi rakamlara göre Türkiye nüfusunun sadece yüzde 10.3’ünü (1927’de okuryazar olmayan nüfusun yüzde 11.2’sini) bulmuştur. Oysa, örneğin 1960-70 yılları arasında okuryazar sayısındaki artış, toplam nüfusun yüzde 27.2’si ve 1960’ta okuryazar olmayan nüfusun yüzde 40.1’idir. Bu rakamlar, okuryazarlık artışında belirleyici olan etkenin harf devrimi olmadığını düşündürmektedir. Harf devrimini izleyen yıllarda gazete satışlarında görülen ve yaklaşık yirmi yıl boyunca telafi edilemeyen düşüş ise, harf devriminin, okuryazarlık oranını artırmak şöyle dursun, azaltmış olabileceği olasılığını akla getirmektedir.”

Çerçeve
Bir Şükufe Nihal vardı...
24 Eylül 1973’te 77 yaşında kaybettiğimiz önemli bir kadın şair/hikayeci/ romancımızı anıyoruz: Şükufe Nihal Hanım. Şu dizeler onun:
“Güldümse inanma, bil ki bu gülüş /Güldüğüm sabahın bir rüyasıdır /Dudaklarımdaki acı bükülüş/ Veda akşamının sonsuz yasıdır/ Hangi kudret var ki solan ruhuma/ Senden sonra yeni bir ışık versin/ Söner gün geçince bu hain humma/ Ağlar mıyım başka acıyla dersin?/ Bir salgın alevsin içimde bugün/ Yakmaya en sönmez yerden başladın/ Eriyip sönersem ancak büsbütün/ Sevmiş diyeceksin beni bu kadın...”
Sultan 5. Murad’ın başhekimi Emin Paşa’nın oğlu eczacı miralay (=albay) Ahmet Bey ve Bazire Hanım’ın kızlarıydı Şükufe Nihal. Kız Öğretmen Okulu dediğimiz İnas Darülfünun’unun ilk öğrencilerinden, Edebiyat Fakültesi coğrafya bölümünün ilk mezunlarındandı.
Edebiyata, özellikle de şiire ilgisinin baba evinde filizlendiğine, siyasi bakımdan meşrutiyetçi fikirleri de aile çevresinde edindiğine şüphe yok.. Fakültede okurken tanışıp evlendiği ilk eşi Mithat Sadullah Bey’le birlikte kurup ‘Mekteb-i Ümid’ adını verdiği okul, onun hürriyet düşüncesine inanmış yeni bir kuşak yetiştirme hayalinin ürünüydü.
İlk şiirlerini üniversiteden mezun olduğu 1919 senesinde yayımladı Şükufe Hanım: Yıldızlar ve Gölgeler.. Tevfik Fikret’in etkisinde Servet-i Fünun çevresinde aruz kalıplarına dökmüştü dizelerini.. Erkek ağzıyla yazan hemcinslerinin aksine, kadın kimliğini perdelemeye ihtiyaç duymaksızın yazışı, dili ve duruşuyla dikkatleri üzerine toplamakta gecikmedi.
1919- 1920. Yani Milli Mücadele yılları. O dönemde Şükufe Nihal’in ikinci eşi Ahmet Hamdi Başar’la birlikte Ankara safında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin önde gelen isimleri arasında yer almakta yer aldı. Şişli’deki evlerinde toplantılar düzenleyen, kurtuluş mücadelesine destek olmaları konusunda kadınları yüreklendiren, Sultanahmet’te Halide Edip’in yanında duran, Fatih Mitingi’ndeki konuşmasıyla kalabalıkları ateşleyen kadındı o.
Harp bitti. Hazan Rüzgârları’yla selamladı yeni dönemi Şükufe Hanım. Hececiydi artık.  Hazan Rüzgarları’nın ardından yüreğindeki fırtınaları yansıttığı Gayya yayımlandı. 1930’dan sonra Anadolu’yu gezmeye başladı. Kadın sorunlarını, kadınların eğitimi ve ekonomik hayata katılmalarının önemini yansıtan hikâye ve romanlar yazmaya başladı. Tevekkülün Cezası, Renksiz Istırap, Çöl Güneşi, Yalnız Dönüyorum, Domaniç Dağlarının Yolcusu, Çölde Sabah Oluyor.
Bu kadarla kalmış değil Şükufe Nihal. Dönemin Türkiye tablosunu en yalın halde izlemeye imkân veren gezi notlarının, gazete yazılarının da sahibi.

Çerçeve
Musiki alanında geç kalmışlığı telafi için
İstanbul 2010 Ajansı başlangıçta zorlanıp savrulmuş olsa da taşları yerine oturtmaya başladı. Şüphe yok ki, hükümetin önümüzdeki dönemde bu misyonu geride bırakılan aylarda edinilen ‘neyin yapılmaması gerektiği’ tecrübesiyle sürdürmesi gerek.
Başlangıçta Türk musiki alanında bir şeyler yapılması pek düşünülmemişti ki ortada bu konuda projeleri değerlendirip koordine edecek yönetici yoktu. Mehmet Güntekin’in görevlendirilmesiyle birlikte Ajans’ın yüz akı olacak, en önemlisi de çoğu ‘geriye ne kaldı’ sorusunun cevabı olabilecek nitelikte projeler çıkmaya başladı...
Sanatçılığı yanında müzikoloji sahasında yaptığı çalışmalarla kültür tarihimizin köşe taşı olan Ali Ufki Bey’in dört asır sonra derli toplu bir şekilde tanıtılması bile tek başına alkışlanmaya değer.
Bilinen o ki, Kırım Hanı’nın Polonya’da esir alıp İstanbul’a gönderdiği, asıl adı Wojciech Bobowski olan Ali Ufki Bey Türk sazlarını Enderun’da eğitim gördüğü dönemde tanıdı.  Ve santuri diye anılacak derecede bu enstrümana hâkim oldu.
2010 Ajansı desteğiyle Fikret Karakaya yönetimindeki Bezmara Topluluğu birbiri ardına verdiği konserlerde Ali Ufkî repertuvarını, günümüzde çoğu kullanılmayan çalgılarla seslendirdi ve 400 sene önce Türk musikisi nasıldı, nasıl icra ediliyordu sorusuna cevap verdi.
Unutmamam gereken bir başka konser. Mayısın son günlerinde ‘Müniristanbul’ başlığı altında dinlemeye hasret kaldığımız Münir Nurettin Selçuk bestelerini Timur Selçuk yönetiminde yüz kişilik senfonik orkestra ve muhteşem seslerden dinledik.
Nihayet Mehmet Güntekin’in projelendirdiği ramazan boyu devam eden Teravih-i Enderun ve Cumhur Müezzinliği... Cumhur müezzinliğinin ne olduğunu anlatmak bir başka yazının konusu.. Şu kadarını söyleyeyim ki Enderun  usulü teravih; ramazana mahsus namazın her dört rekatta ayrı bir Türk musikisi makamında ve ilahilerle süslenerek kılınmasıdır. Cumhur müezzinliği de padişahlar tarafından yaptırılmış camilerde en az üç müezzinin akşam namazı dışındaki vakitlerde namazın farz ve sünneti kılındıktan sonra Gülbank’la başlayıp Ayete’l Kürsi’yle devam eden ve Mihrabiye’yle sonlanan kırattı...