Kürt sorununda kavşak: 49'lar davası

27 Mayısçıların Kürt meselesini çözeceğini sandıkları bir formül vardı: Kimi aşiretleri Batı'ya göç ettirmek! İhtilal sonrası '49'lar davasını önlerinde buldular. Dava, Irak'ta bazı Türkmenlerin ölümüne yol açan gelişmelere misilleme olarak tutuklanmış Kürt öğrenci ve aydınları hedef alıyordu...
Kürt sorununda kavşak: 49'lar davası

49?lar soruşturmasını davet eden siyasi baskının gerisinde dönemin CHP milletveli Asım Eren?in (üstte) DP hükümetine yönelttiği eleştiriler vardı.

Dersim olaylarının doğuda kimsede başını kaldırıp söz söyleyecek cesaret bırakmadığı sır değil. 1938’den sonra 20 yıl Kürt kelimesini kimse ağzına almadı... Ta ki, Mart 1959’a kadar. Sevaf adında Arap ırkçısı bir general Kürtlere otonomi hakkı veren Irak lideri Abdülkerim Kasım’a karşı ayaklandığında hükümet kuvvetleriyle birlikte hareket eden Molla Mustafa Barzani’ye bağlı güçler bir gurup Türkmeni öldürmüşlerdi. Haberinin Ankara’da duyulması ve emekli bir general olan CHP milletvekili Asım Eren’in hükümete ‘Aynıyla mukabelede bulunmayacak mısınız’ diye sormasıyla siyasetin zaten gergin olan dahası daha da gerildi. Eren’i protesto için bildiri yayımlayan Kürt öğrenciler hazırladıkları metnin altına ‘Türkiye Kürtleri’ imzasını koyunca fitil ateşlenmiş oldu. Şayet Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ‘6-7 Eylül olayları dolayısıyla dış dünyada hayli eleştiriye muhatap olduk, itibar kaybettik, onun üzerine yeni bir şeyler eklemeyelim’ demese belki de ilerde hayli sıkıntı verecek olayların yaşanması mümkündü.. 

Süne zararlısı derken
Başbakan Adnan Menderes Kürt milletvekilleri tarafından az-çok yatıştırılmışken Musa Anter’in kımıl/süne zararlısını metafor olarak kullanıp onun üzerinden siyasete yönelttiği Kürtçe eleştiri ipleri koparttı. Basında yer alan ‘Doğu’daki bu küçük gazeteye kim kâğıt veriyor’ yorumlarının ardından hükümet bir yandan istihbarat birimlerinin 2000-3000 Kürt’ün Batı’ya göç ettirilmesi önerisini değerlendirirken diğer yandan hakkında dava açılan Musa Anter’e destek verdikleri tesbit edilen 50 Kürt genç ve aydını gözaltına alındı...
Örgütlü bir tepki değildi ortada olan... Kiminin evinde Barzani’nin resmi bulunduğu kiminin evinde bağımsız Kürt devleri kurulmasını hedefleyen bir parti kuruluşuna ilişkin hazırlık evrakı ele geçirildiği söyleniyordu..
Tutuklama kararını alan Ankara’da askeri savcılıktı ama 50 kişi İstanbul’a götürülüp Harbiye’de şimdilerde Askeri Müze tarafından kullanılan binadaki hücrelere konulmuşlardı. Hücre sayısı 40 olduğu için 10’u tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan sanıklardan Mehmet Emin Batu mide kanamasından ölünce geriye 49 kişi kaldı ve dava bu sayıyla anılır oldu. Mahkeme hâkiminin Ankara’dan İstanbul’a gelmesi uzadıkça tutukluların sıkıntısı da arttı haliyle... Neden sonra başlayan sorgu sürecinde 14 ay tutuklu kaldıktan sonra sanıklar mahkemeye çıkarılmayı beklerken 27 Mayıs darbesi gerçekleşti.
İhtilal idaresinin öncelikli işlerden biri olarak değerlendirdiği genel af meselesi gündeme geldiğinde doğan ümitler cuntanın 49’lar’ı af kapsamı dışında bırakmasıyla suya düştü... 

Hepsini sallandıralım
27 Mayısçıların niyeti tutuklu Kürtleri diğerlerine emsal olmak üzere alelacele yargılayıp idam etmekti. ‘Salladıralım’ diyor başka bir şey demiyorlardı. Ancak savcılık bu yönde bir talebi kılıfına uyduracak delilden yoksundu... Ve o nedenle iddianame kaleme alınamıyordu. Daha ötesi bir-iki istisna dışında Kürt asıllı hukukçu milletvekilleri dahil kimse sanıkların savunmasını üstlenmeye talip değildi...
Nihayet 3 Ocak 1961’de mahkeme başladı... Savcılık 50 sanıktan 15’i için kafi delil bulunmadığı için, 10 sanık hakkında mahkumiyete yeterli delil olmadığı için beraat kararı verilmesini istemiş ama 24 sanığın ‘Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hâkimiyeti altına koymaya veya devletin birliğini bozmaya veya devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf bir fiil işleyen kimse ölüm cezası ile cezalandırılır” hükmünü getiren TCK’nun 125. maddesine göre yargılanması istemişti... İdamı istenenler; Şevket Turan, Naci Kutlay, Ali Karahan, Koço Elbistan, Yavuz Çamlıbel, Mehmet Ali Dinler, Yusuf Kaçar, Ziya Şerefhanoğlu, Medet Serhat, Hasan Akkuş, Örfi Akkoyunlu, Selim Kılıçoğlu, Şahabettin Septioğlu, Sait Elçi, Sait Kırmızıtoprak, Yaşar Kaya, Faik Savaş, Haydar Aksu, Ziya Acar, Fadıl Budak, Halil Demirel, Necati Siyahkan, A. Efem Dolak, Musa Anter, Canip Yıldırım ve Mehmet Bilgin’di.
Beri yanda 49’lar davasını yetersiz gören 27 Mayısçılar ihtilalin hemen akabinde bağımsız Kürdistan kurmaya matuf çalışmalar yapmakla suçladıkları 485 aşiret ileri gelenini derdest edip Sıvas’ta oluşturulan kampta toplamışlardı... Gazetelerde Şeyh Said’in oğlunun bir Rus jeepiyle Doğu Anadolu’da dolaşıp siyasi faaliyette bulunduğu yazılıp çiziliyordu...
Bir yanda Sivas Kampı diğer yandan 49’lar Davası’yla arap saçına dönmüş yargı 1965’e kadar elindeki dosyalarda kurtulamadı... 49’ların idamla yargılanan 25 sanığından 10 beraat etti, 15’i bir kez beraat edip bir kez suç vasfı değiştirilerek davanın yenilenmesi neticesi 1965’te TCK’nun 141 ve 142. maddelerinden yani ‘Yabancı devletlerin müzahereti ile milli duyguları yok etmeye ve zayıflatmaya matuf cemiyet kurmaktan’ 16 ay hapis, 5 ay 10 gün sürgün cezası aldılar. Sıvas Kampı ise bundan önce 1963’te istihbarat birimlerinin seçtiği 55 kişi hakkında alınan sürgün kararıyla dağıldı... 

Çerçeve

Abdülhak Hamid’in fırtınalı hayatı
Doğumuna ilişkin kayıt sağlıklı olmamakla birlikte kimi kaynaklarda Abdülhak Hamid’in
doğum günü olarak işaret edilen tarih 3 Ocak 1852... Hamid edebiyatımızın şiir sahasında en pırıltılı isimleri arasında sayılmayabilir ama gerek renkli hayatı, gerekse edebiyat muhitinde gördüğü itibar sebebiyle en bilinen simalardan biridir... Pek çok kişinin belleğinde ondan tek bir mısra olmayabilir belki; ama herhalde Ruşen Eşref Ünaydın’ın ‘Mersiye geleneğinin Fuzuli’den bugüne en ihtişamlı örneği’ diye nitelediği Mehmed Baha Efendi’nin 300’e yakın mısradan süzerek bestelediği Makber onu hatırlatmaya yeter.
Fransızcayı ağabeyiyle birlikte gittiği Paris’te, Farsça’yı imparatorluğun İran elçisi olan babasının yanında Tahran’da öğrenen Hamid minyon yapılı biriydi... Ancak hali tavrı, kılık kıyafetiyle çevresinde daima saygı uyandırdı... Onu şimdi Büyük Kulüp olarak bilinen eskinin Serkidoryan’ında üst kattan inerken gören Süleyman Nazif’in ‘Haşa Allah semadan yer yüzüne iniyor gibiydi’ dediği söylenir...
Abdülhak Hamid Tarhan’ın Avusturya İmparatoriçesi Elizabeth ve Paris’te kaldığı evin sahibinin kızıyla başlayan aşk listesi hayli kabarık... Nitekim bundan dolayı Halit Fahri Ozansoy ondan söz ederken ‘Don Juan’ diyor... Ancak bilinen 22 yaşındayken Saray Başmabeyncisi Mecid Bey’in kızı Emine Naciye Hanım’la nişanlandığı ancak Pirizade ailesinin kızı Fatma Hanım’ın nişanı haber alıp ‘Ben artık karalar giyeceğim’ dediğini duyunca, Emine Hanım’dan ayrılıp onunla evlendi. On sene sürdü beraberlikleri. Fatma Hanım’ın vereme yakalanıp ölmesiyle hayat ışığını kaybetmişcesine sarsıldı Hamid. Makber’i başşehbenderlik yaptığı Golos’ta (Yunanistan) eşinin rahatsızlanıp kısa bir Hindistan seferinden sonra döndüğü Beyrut’ta veremden ölümü üzerine, kapandığı odada kaleme almıştı.
“Kırk gün, sanki onunla hem-civar ve hem-hal olmak için, yer katında bir odada Makber’i yazmaya başladım. Öteki makberi ise her gün Ahmet Ağa ile beraber ziyarete gidiyordum. Kabrin taşı yapılıp yerine konulduktan sonra Beyrut’u terkettim.”
Hamid’in acısı kolay yatışmadı... Londra’da peşpeşe yaşadığı iki aşk macerası hüsranla son bulduktan sonra sadece fizik olarak değil karakter olarak da Fatma Hanım’a benzeyen Nelly Clower’le evlendi... Yirmi yıl sürdü bu evliliği. Ancak kaderin cilvesi olarak Nelly
Hamid de vereme yakalanıp öldü..
Bu arada bir davette tanıştığı Achilles adlı bir kadınla birlikte olduğundan söz edilir, eşinin ölümünden sonra Cemile Hanım adında biriyle evlendiğinden de... Kesin olan Hamid’in son eşinin Lucienne ( Lüsyen) Hanım olduğudur. 70 yaşındaki şairle tanıştığında henüz 19 yaşındadır Lüsyen Hanım... Ve Yusuf Ziya Ortaç’ın tanımıyla ‘Güzelden öte bir şey..’dir..