Medyaya dair

Gazetecilikle yetinmeyip, medya ile siyaset sahnesinin tanzimine heveslenmek kaybettirdi hepsine...

Oturmadığı koltuğun yetkilerini kullanmak, faturayı başkasının ödeyeceğine güvenerek sofra donatmak, kendisi dövüşecek olsa asla göze almayacağı kavga için meydan okumak..

Geçmişe baktığımda kâh gülerek kâh hüzünle hatırladığım tablolar var. Örneğin basın patronu olmaya bayram çocuğu heyecanıyla yaklaşan, baskı makinelerinin sesinden, matbaa mürekkebinin kokusundan zevk alan Haldun Simavi. Onu çok sevdiği ortamdan koparan süreci hatırlıyorum. Haldun Bey’i elindeki medya gücünü siyasete karşı silah gibi kullanmaya teşvik edip alkışlayanların işler bekledikleri gibi gitmeyince nasıl ortadan kaybolduğunu, hedef aldığı siyasetin "Bazı dosyaları açmadığımıza şükret" diyerek Haldun Simavi’ye yurtdışını işaret edişini de. Keza Erol Bey’in Özal’la neredeyse gırtlak gırtlağa gelişini, "İnsan hürriyetini satar mı" dedikten kısa bir süre sonra çok sevdiği gazetesinden sökülüp savruluşunu izledim…

Sonra.
Karşısına çıkacak her şeyi un-ufak etme gücünde bir öğütücüye sahip olduğu zannındaydı Erol Bey de. Hürriyet’in başına 27 Mayıs darbecilerinden Orhan Erkanlı’yı getirdikten sonra Talat Aydemir’in darbe girişimini onunla birlikte Divan Oteli’nin barından idare etmeyi deneyecek kadar muktedir hissetmişti kendisini. Ancak güvendiği çarkın dişlileri Turgut Özal’a çarpınca kırıldı… Başbakan'a "By-pass ameliyatı sırasında kalp durdurulunca beyinde 15-20 saniye oksijen kesintisi olur. Bu, herkeste değişik izler bırakır. Ameliyatın sizde bıraktığı etki basından nefret" diye açık mektup yazan ve sonunu "Benim kuvvetler ayrılığı kitabım Türkiye’de 1. kuvvet faslına bilir misiniz ne yazar? Basın. Ya ikinci? Buyurun kalemimi zat-ı âliniz teslim alın. Aklınız ve gönlünüzden ne geçiyorsa, varın oracığa onu yazın" diyerek getiren efsanevi basın patronu İsviçre’ye giderken onu ‘Takunyalı siyaset karşısında laik cumhuriyeti koruyup kollayan tavrı için’ alkışlamış olanlar çoktan başkalarının koluna girmişlerdi. 

Listeyi uzatmak mümkün. Kemal Ilıcak, Dinç Bilgin, Asil Nadir, Cem Uzan, Erol Aksoy… Hepsi az-çok benzer hatalarla kaybedip sahneden çekildiler.

Bunları iktidarla kavganın ticari bakımdan tehlikeli, neticeten bedeli ağır bir yol olduğunu düşündüğüm için söylediğimi sanmayın. Zira bırakın geçmişi şu an dahi Türkiye’de hemen herkesin bildiği aksine örnekler mevcut. Muhalefet etmek ya da iktidara taraftarlık yapmak değil gazetecilikle yetinmeyip medyayı sihirli değnekle karıştırıp siyaset sahnesinin tanzimine ve o tanzimde üstlenilen rolü nakte çevirmeye heveslenmek kaybettirdi hepsine…

İlginç olan şu ki; faturayı ödeyenler zorlanıp sıkıntılanırken onların eteği altına sığınanların ne keyifleri kaçtı ne rahatları bozuldu. Olanca pişkinlikleriyle başkalarının boynuna asılı davullara tokmak sallamayı sürdürdüler. Muhalif ya da muvafık gazeteleri şekillendirip akşam sofralarında tam tersi yorumlarla sohbete katılanları tanıdım. Ancak bana en ilginç geleni yanlarındayken iktidara veya muhalefete sövenlerin ibre tersine döndüğünde bir anda saf değiştirip en ateşli yeni iktidar ya da eski muhalefet taraftarı olabildiğini gördükleri; aynı şekilde, karşılarındayken kendilerine ağıza alınmayacak hakaretlerde bulunanların yanlarında çalışmaya başladığında hudutsuz övgü ve bağlılık sergilediğini gördükleri halde, sırtlarında yumurta küfesini taşıyanların itibar ve kaderlerini bu şahsiyetlere emanet etmekte beis görmemeleridir.