O Sevgili ki...

Hiçbir zaman 'Ben peygamberim benim dediğimi yapın' demeyen bir kişiydi.

İslam inancının iki kutbu var: Biri Kur’an diğeri peygamber… Ve bugün son peygamberin yani sevgilinin sevgilisi, Allah’ın halilim, habibim dediği Hz. Muhammed’in doğum günü... Onu sevmekle onurlanışımızın 1443. yılı.

Bir insanın hayatta başına gelebileceğini düşündüğünüz ne varsa hepsini yaşamış bir kişiydi o… Babası o doğmadan beş ay önce ölmüştü… Altı yaşına geldiğinde de annesini kaybetti… Amcasının himayesinde büyüdü…

Dünyada bir daha hiç kimseye nasip olmayacak kadar sevildiğini söylemekte yanlışlık yok. Ashabdan pek çok kişinin yanından ayrılıp evlerine gittikten biraz sonra ona duydukları hasretle dönüp yanına geldikleri anlatılır. Medine’de kabrinin olduğu Ravza-i mutahhara’yı ziyaret edenlerin görmüştür. Bir kütük var. İlk mescid kurulduğunda nasihat ederken yaslandığı ancak minber yapıldıktan sonra terkettiği ama cemaatin inleme sesleri işittiklerini söylemesi üzerine yanına gidip teselli ettiği kütük o!

Sevildiği kadar öfke ve düşmanlığın hedefi olduğu inkâr edilemez. Peygamberliğini açıkladığı andan son nefesini verdiği ana kadar akla gelebilecek her türden hile, tuzak, iftira ve saldırıya maruz kaldı. Dostluk gördü, ihanete uğradı; değeri yüksek ganimetleri kontrol etti, zırhını rehin verip borç alacak kadar yoksulluk yaşadı. Kendi işini başkasına yaptırdığı görülmedi… Ayakkabısını kendi tamir eden, hırkasını kendi yamayan biriydi o…

Hane-i saadet diye anılan Medine’deki kerpiç ev, mescide bitişik bir dizi hücre- odadan ibaretti. Hz. Aişe’nin “Resulullah namaz kılarken secdeye vardığında ayaklarımı toplamamı işaret ederdi” sözüne bakarak büyüklüklerini gözümüzün önüne getirebileceğimiz odalardı.
Kur’an ve Allah’ın emirleri dışında hemen bütün kişisel kararlarını ashabıyla istişare ederek alan; savaş gibi en önemli konular da dahil her meselede çoğunluğun kararı kendi fikrine ters olsa dahi kabul eden bir nebiden söz ediyoruz… Hiçbir zaman ‘Ben peygamberim benim dediğimi yapın’ demeyen; böyle bir tavır sergilemesine gerek olmayan kişiydi. Her işini insanları ikna ederek herkesin rızasını alarak gördü. Hâkim ve galip konumda olduğunda bile tek isteği barıştı… Öyle ki düşmanlarının “Biz senin Allah’ın peygamberi olduğuna inanmıyoruz. Şayet inanmış olsaydık zaten savaşmazdık” gerekçesiyle barış anlaşması taslağında yer alan ‘Muhammeden resulullah’ sıfatını sildirip yerine ‘Muhammed bin Abdullah’ ibaresini yazdırmak istemelerine itiraz etmeyendi o.
Ve seven insandı!..
Kızını, torunlarını, eşlerini… Gözünde özel yeri olan Aişe’yi. Hz. Fatma dertlenip yakındığında ‘Benim sevdiğimi sevmez misin’ diye sorup ‘Elbette severim’ cevabı üzerine ‘Öyleyse Aişe’yi sev...’ diyerek gönlündekini yansıtan; ashabına ‘Aişe hakkında beni incitmeyin...’ diyendir. Nihayet ‘O’nun yanında olmama izin verin’ dedikten sonra Hz. Aişe’nin odasında başı onun omuzunda hayata veda eden insan…