Ahlaksız teklif

Ne yaparlarsa yapsınlar, arkaik antenleriyle 'o' kültürden vazgeçemiyor yapımcılar. En ilkel duygulara hitap etmeye devam ediyorlar; bu bağlamda gayet çağdaş uygarlık seviyesindeler. 'Muassır medeniyetlerde' bu, böyle, tabiyatıyla.

Ne yaparlarsa yapsınlar, arkaik antenleriyle 'o' kültürden vazgeçemiyor yapımcılar. En ilkel duygulara hitap etmeye devam ediyorlar; bu bağlamda gayet çağdaş uygarlık seviyesindeler. 'Muassır medeniyetlerde' bu, böyle, tabiyatıyla.
Geçen hafta bana da bir program teklifi geldi. Jüri önünde şarkı söylememi istediler. Böyle bir teklif almak nasıl bir duygu, haydin gelin biraz bundan bahsedelim:
Bir kere, benim gibilere pazarlamacılık ve reklam dünyasında 'half celebrity' deniyor. Yani yarı ünlü. Yani sizi tam olarak nereye oturtacaklarını bilemiyorlar ama bir yere de oturtmak istiyorlar. Kalabalık kadrolu programlar son zamanlarda dünyanın her yerinde çok moda. Yapımcılar yurt dışından beğendikleri program formatlarını satın alıyorlar, gelip burada aynı dekorla, aynı içerikle programı yapıyorlar. Bu yüzden memlekette ne kadar ünlü, ünsüz, yarı ünlü, komple, kim varsa bu kadrolara yerleştirmeye çalışıyorlar. Parasızlık bu; kalkıp koştura koştura gidiyorsun "Amaaan neeebliim anam babam; belkim düzgün bir iş çıkar" diyerek. Ama giderken kendini hafiften kadın programlarına göbek atmaya giden ev kadıncaazları gibi de hissediyorsun. Sonra sana projeyi anlatıyorlar...
İnsan bir rencide oluyor önce. Yani nerede hata yaptım da böyle ahlaksız bir teklifle karşılaştım, gibi. Resmen kötü yola düşülmüş gibi bir his bu. Eski şuursuzluğumda olsam belki de koştura koştura gider, burun deliklerimi şişire şişire gaza gelip aceleyle şarkı da söylerdim ama şimdi çocuğun vebali var üstümüzde. E ama yaş da gelip geçiyor, malum, memlekette de gün geçmiyor ki bir kadın ezilmesin...
Toplantı odalarında hani o magazin programlarına çıkıp daha 20 yaşında, 21 yaşında, kıran kırana, henüz çocukluktan çıkmamış etlerini göstermeye çabalayan tanıdık simalar var ama isimler yok. Oturmuş, hep birlikte değişmeyen sahneleri tekrarlıyorlar toplantılarda. Ama koskoca ülkede bu kadar iyi iletişim kurulan başka pek az yer vardır; kelime sayısı masanın arka tarafında da, ön tarafında da aynı. İhtiyaç da yok zaten. Saç, kilo, ışıklar (en azından şiirsel bir tınısı var), reyting. Para pek de konuşulmuyor. O nasıl olsa gelir, gelmese bile sokakta iki kişi sizi tanısa bu kişisel tatmin için yeterlidir.
Herkes kendi kuburunda haklı neticede; yapımcılar bile bıkmış usanmış ekranlardaki dandik okazyonlardan. Sanıyorlar ki farklı bir dekorla herşey bambaşka olacak...
Bizim ülke mahalle gibi; herkes kolaylıkla bir araya gelebiliyor. En meşhur gazeteciyle yüzünü bile görmediğiniz bir şarkıcı aynı programda göbek atabiliyor. "Yahu, bu gazeteci kaliteli kızdır, ne işi var buralarda" diyorsunuz ama buralara katılmak anlık bir karar işi; yapımcı o gün hipnotör bir günündeyse sizi etkisi altına alıp centilmenlik anlaşması yaptırabiliyor; zaten en iyi ihtimalle 13 bölümün bütün centilmenliği de burada yaşanıyor.
Sonra sen kirlen, üstüne bok sıvaşsın, kültürel olarak linç edil; kimsenin umurunda değil.
Ha, buraya kadar yazdıklarımız orta sınıf ahlakıyla yazılmıştır. Buna başka bir açıdan bakarsak, herkes istediği gibi takılsın, içinden ne geliyorsa, o an ne yapmak istediyse onu yapsın. Ama bizlerin yargıları var. İzleyici de bu demek belki, bilemiyorum. Ama televizyon seyretmek zor iş. Bence sinemaya gidin. Yeni bir çocuk filmi geldi: 'Neşeli Ayaklar'. Uzun ve sevimsiz vücutlu penguenlerin çizgi filmi. Eko sistem çöküyor diye sonuna doğru bir de ağlatıyor. Epey de erotik mesajlar veriyor çocuklara ama ne kadar erken başlarlarsa ekran tacizinden o kadar az etkilenirler. Bişey diycem, bu biraz dandik yazı oldu galiba, hı?