Hayat bilgisi P. Mağden

Bir haftada neler oluyor neler. Zaman hakikaten izafi; bu bir haftada Memo okul değiştirdi, sınıftan üç hafta geride olduğu için ciddi bir çalışmaya alınıp üç haftayı dört güne sıkıştırdı...

Bir haftada neler oluyor neler. Zaman hakikaten izafi; bu bir haftada Memo okul değiştirdi, sınıftan üç hafta geride olduğu için ciddi bir çalışmaya alınıp üç haftayı dört güne sıkıştırdı, biz de altı yılın yayvanlığını acil durum kurallar muhtırasıyla Memo'ya bildirdik. Hakikaten askeriyeye döndü çocuğun hayatı. Sabah sekiz buçukta okula gidip öğlen üçte çıkıyor ve sonra eski anaokulunda etüde alınıyor. Anaokulu'nun feminist psikoloğu Serpil, bebekliğinden beri ona bir dayı şefkatiyle yaklaştığı için özel bakıma aldı, dikkat dağınıklığı meselesini pür dikkat çözmeye çalışıyor. Biz de evde televizyonun fişini çektik, oyuncaklarını kaldırdık, bu okul denen kuruma alışması gerektiğini net bir şekilde söyledik. Çok mutsuz Memo. Haklı. Onu sabahları her okula götürüşümde sanki kötülük yapıyormuşum gibi hissediyorum. Sefil oluyormuş, suçlusu da benmişim gibi geliyor. Belki de bu kurallara biz alışamadık, kimbilir...
Bu arada aklınızda bulunsun, Memo gibi duygularını açık etmeyen ve şikayetlerini söze dökmeyen bir çocuğunuz varsa, Serpil bize bir test verdi, üzerinde bazı sorular var. Mesela 'Dişlerinizi her gün en az iki kez fırçalıyor musunuz?' ya da 'Okuldaki arkadaşınız size saygılı ve nazik davranıyor mu?' gibi. Karşılarındaki kutucuklarda da 'Her zaman' cevabının yanında gülen bir surat, 'Bazen' yanıtının karşısında nötr bir surat ve 'Çok az' cevabının yanında da üzgün bir surat. Memo buralarda "Hmm, galiba arkadaşım bana pek saygılı davranmıyor, buraya çok az kutucuğuna çarpı atalım anne" dedi. Yoksa asla arkadaşlarıyla ilgili ser verir, sır vermez. Bu test usulü çok işe yarayacak gibi duruyor. Gelelim, günümüzün en eğlenceli bölümü olan gece yatma hikâyelerimize...
Yatarken şöyle bir 15 dakika kadar kitap okuyoruz. Son zamanlarda Memo'ya hediye gelen 'Felaket Henry Hikâyeleri'ni okuyoruz. 'Felaket Henry'nin Donu' ya da 'Felaket Henry'nin Koku Bombası' gibi. Aslında ilk okuyuşta zararlı gibi geliyor ama Memo bu korkunç Henry'yi çok sevdi. Her gece dişlerini fırçalamaktan nefret ettiği halde koşa koşa gidip fırçalıyor ki Felaket Henry'yi okuyayım. Günümüzün en önemli ve bana göre okuldan filan daha faydalı olan bu yatmadan önceki kitap okuma faslına çok önem veriyoruz. Geçen gün Tolstoy'un çocuk kitapları yazdığını görüp hayret ettim. Kısa kısa, biraz modası geçmiş hikâyeler ama her eve lazım tabii.
Bugün de uzun zamandır Londra'da yaşayan Mehmet'in Türkiye'ye dönüp bir yayınevi açtığını duyup pek sevindim. Mehmet'i tanısanız, onun mutlaka ilkokul öğretmeni filan olmasını istersiniz, çocuğunuzu da onun sınıfına vermek için sıraya girersiniz; öyle iyi kalpli, kızamayan (Londra'da onun bir oda bir salon evinde yaklaşık 100 kişi kaç zaman kalmıştık da bir gün bile "Yav zktirin gidin evimden, ne arıyorsunuz kardeşim" dememişti) biridir ki. Orada da Brikston'da bir sahaf dükkanı açmıştı ama tabii öyle esnaflık, kazanç, kâr elde etmek gibi kötü şeylerden hazetmeyen biri olduğundan yakın zamanda Türkiye'ye dönmüş idealist sebeplerle ve hemen yayınevi kurmuşlar. Çıkardıkları kitaplar arasında çocuk kitapları da var. Popcore Yayınları'ndan 'Süpürgede Yer Var Mı?', 'Kasabanın En Şık Devi' ve 'Tostoroman' çok şahane çizgilerle çizilmiş ve hem de Yıldırım Türker tarafından Türkçeleştirilmiş!
Çocukların en anlayabileceği dil olan manzume mi deniyor ya, adı ne onun, hani kafiyeli yazılıyor ya, onun gibi çevirmiş Yıldırım Türker. Üstelik çok eğlenceli bir dili var. Mesela Tostoraman'da üçkağıtçı bir fare var ve oldukça çizgifilm ağzıyla Türkçe'leştirilmiş. Üfleye üfleye ders veriyor, öyle marş şeklinde didaktik değil. Artık çocuklar uzun bir süredir o didaktik şeylerden nefret ediyor. Bıktılar 'Süt için, yımırta yiyin, çalışkan olun' repliklerinden.
Bence zaten artık ülkemizin artistlik yapmayan, günlük dille yazan entelektüelleri/yazarları büyüklerden sıtıklarını sıyırmalı. Belli ki hiçbir şeyin ve kimsenin değişeceği yok, oturup çocuk hikâyeleri yazmalılar, eğitim sistemiyle ilgili fikir vermeliler, ders kitaplarının içeriğine karışmalılar, okumayı ve eğitimi eğlenceli hale getirmeliler, öğretmen seminerlerine girmeliler. Çocukları kurtarmak gerek. Mesela tedrisat belirleneceği zaman milli eğitim bakanlığı alsa yazarları, çizerleri, müzisyenleri karşısına, onlarla karar verilse, mesela Hayat Bilgisi derslerinin danışmanı Perihan Mağden olsa, Türkçe kitabının danışmanı Yıldırım Türker olsa (bu kitaplar yer de değiştirebilir) sonracıma, müzik derslerinin danışmanı Erkan Oğur olsa, matematiğe deli bir adam var ya, o danışman olsa, Yiğit Özgür mesela Sosyal Bilgiler'de olsa, mesela tedrisata astronomi konulsa, birinci sınıftan itibaren yıldızlar tanıtılsa, karanlık odada çocuklara ışıkla yıldızlar gösterilse (askeriyede varmış, neden okullarda yok, Memo çok sever gökyüzünü, okulda sadece harf yazılıyor, rakam yazılıyor, eğlenceli hiç bir şey konuşulmuyor, çocuk da okulu sevmiyor, haksız mı abicim ya?)
Ya da ne bileyim işte, pek genel kültürüm yok, anladınız işte, güzel insanlar çocuklarımızın geleceğini çizse, o zaman ben ve benim gibi müşkülprens anneler de okula "Aman yalebbi, çocuğu okula götürerek ne de büyük bir kötülük yapıyoruz" demesek.
Hiç tanımadığım bir adam çocuğuma ne öğretileceğine karar veriyor ve bu bana yeterli gelmiyor. Valla Erkin Baba en doğrusunu yapmış. Aa, müzik tedrisatına Erkan Oğur'la Birlikte Erkin Koray birlikte karar verse. Yani her işi ehline bıraksalar. O zaman diyeceksiniz, senin ne işin var orada. Haklısınız yani, adam gibi anne olamadan kalkmış anne-çocuk yazıları yazmaya çabalıyorum. (Ve ağlayarak kaçar.)