İstanbul ıkınıyor

Yakında çok pis zengin olup hepinizi bu hayattan kurtaracağım değerli okur. Artık çalışmanızı istemiyorum. Okur kısmı oturur evinde, evinin insanı olur, ne öyle her gün trafik, iş güç, ordan tekrar ev, yat uyu.

Yakında çok pis zengin olup hepinizi bu hayattan kurtaracağım değerli okur. Artık çalışmanızı istemiyorum. Okur kısmı oturur evinde, evinin insanı olur, ne öyle her gün trafik, iş güç, ordan tekrar ev, yat uyu. Bu da hayat mı hâzâ okur? Farkettiyseniz artık İstanbul trafiği günün her saati dişlerini sıkarak sıkışıyor. Böyle sanki büyük bir ağırlığı kaldırırken de ıkınarak "hıııııı" diye dişler sıkılır ya, İstanbul artık o kadar ıkınıyor ki, basuru il sınırını aştı. Çoktandır.
Ben de bu şehirden öyle bir sıtkımı sıyırdım ki, dün artık kar yok, yağmur yok, kaza yok, hiç bir bok yok, totalde dört saat arabanın içinde hıyarr gibi oturunca neden hep birlikte cinnet geçirip şu duruma bir dur demiyoruz diye sinirlerim bozuldu. Her akşam (istisnasız) arabada ağlıyorum. Bu çaresizlik beni kahrediyor. Dün buradan taşınıp Ege ya da benzeri bir yöre mi denir, kıta mı denir, ne haltsa, oralarda bir yere taşınıp, Memo'yu da bir köy ilkokuluna vermeyi düşündüm. Ancak her gün gözleme yemekten (mecburen oralarda yaşanınca tandır alınır zaar) yüz kilo sınırını aşacağımı düşünüp bundan imtina etme kararı aldım. (Son zamanlarda herkes imtina ettim diyor, çok beğeniyorum bu kelimeyi.)
Zaten şimdi köye gitsen salona kuracaksın bir kuzine, Radikal'den aldığım para iki kilo patates parasını geçmez, her gün kuzinede patates de bayar insanı, bir süre daha şehre mihnet etmeye karar verdim. Ya da köyde bir yerel radyo kurup 'Has Pirinçleri'nin reklamlarını yapacağım. Bilemiyorum, ne yapacağıma henüz karar vemedim. Hayırlısı... Fakat biliyorum ki bu şehirde yaşamaya bir gün dahi tahammülüm yok.
Şimdi bunu anlatınca komik bir anım geldi aklıma. Bundan bir sekiz sene kadar evvel Çanakkale üzerinden Assos'a gitmiştik arabayla. Dönüşte de çocukluğumuzdan beri tanıyıp süper nostaljik gelen bir sardalya konservesi fabrikasının önünden geçtik ve çok heyecan yapıp durduk. Fabrika dediğim, atölye kıvamında bir yer. İçeride çok yaşlı bir amca vardı. Buranın sahibi. İmalathanenin içindeki makineler tam 60'lı yıllar mavisindeydi, duvarlardaki işçilerin uyarı tabelaları da yine o kadar eski yazı karakteriyle yazılmıştı ki, mesela 'Başörtüsüz çalışma' diye uyarılar vardı. Hani saçın düşmesin filan diye. Uğradık ve buradaki 60'lar havasını görünce 'Türk Yakın Tarihi' müzesine girmişiz gibi süper hoşumuza gitti. Hatta arkadaşın o kadar hoşuna gitti ki, kakası geldi. O sırada içeri giren fabrikanın sahibinin hanımı, İstanbul'dan gelen bizlere çok sevinip üst kattaki evlerine çıkıp elleriyle demin yaptığı baklavadan yememiz için ısrar etti. Onlara şehre gidip biraz dolaşmak, yemek filan yemek istediğimizi, dönüşte muhakkak uğrayacağımızı söyleyip ayrıldık. Aradan bir saat kadar geçtikten sonra baklavaları hatırlayıp yalana yalana tekrar fabrikaya döndük, fakat karı koca bizi tanımadılar. O kadar döt olduk ki, o kadar olur. Sadece bir saat yanlarından ayrıldık ve o güler yüzlü insanlar gitti, bizi hatırlamayan asık suratlı insanlar geldi yerine. Çok çok şaşırdık.
Şimdi bunu yazınca birden, şehri terkedip de gidip allaaan beldelerinde alzaymer olursak diye çok korktum. Ben yine neme lazım, kalayım da hep beraber alzaymer olalım. Tek başına bu hayat Tarkan'ın deyimiyle 'Çekiilmeez oluurr.'
Hayır, bi şey diycem, bakın şimdi mesela İstanbul'da yaşıyoruz ve para kazanıyoruz ya, e yine burada kazandığımızı kiraya, yola, tumana sıvayıp mutsuz mutsuz yaşamaya devam ediyoruz. Hani bir manzarası yok, ekstra bir kıyağı yok, neymiş, çocuklar için okul mokul varmış, eğitim burada olurmuş.
Ee, Memo'nun okulla işi de yok. Ama biliyorum ki mesela kalkıp oralara gitsek, Memo liseye gelince "Beni İstanbul'da büyütmüyon (e tabii biraz lehçe olur) ep domat yediriyon, çiğdem çitletiyon, okutmuyon güzel okullarda, gendini düşünüyon ep gene" der.
Aman vazgeçtim, oturayım oturduğum yerde, sonra bir de bunlarla uğraşamam ep gene.