Kaptan Kusto

?Yediğiniz içtiğiniz sizlerin olsun, daha daha nasılsınız? konulu muhteşem bir yazımıza daha hoş geldiniz değerli okurlar.

‘Yediğiniz içtiğiniz sizlerin olsun, daha daha nasılsınız’ konulu muhteşem bir yazımıza daha hoş geldiniz değerli okurlar.
Günümüz iletişimsizlik çağında bugün sizlere gazlayacağım şu naçisane köşemizde, Kaptan Kusto’yu anmadan edemeyeceğim.
Kalipso’nun kralını elleriyle tasarlayan bu dev araştırmacı, yanlış hatırlamıyorsam denizin dibinde ezan sesi duyarak Müslüman olmuştu.
Sonradan uhrevi olaylara ne boyutta karşıştı tam bilemiyorum ama geçenlerde bir arkadaşın akrabasının başına gelenler bendenizi Kaptan Kusto’nun derinlerdeki dünyasına arzetti.
Arkadaşımın kuzeni, kapanmaya karar vermeden önce oldukça açık giyinen, marjinal hayatın zirvesini yaşayan biriymiş (bu tip marjinal hayatların peşinden zaten genelde inanç dünyası zuhur eder.)
Sonra bu marjinal hayattan sıtkı sıyrılan arkaaşın kuzeni, sakin bir noktada durmayı beceremediği için derhal çarşafa girmiş, sanki uhrevi dünya onu bekliyormuş gibi ışık hızıyla yedilere, kırklara karıştığına inanmaya başlamış.
Şiddetle mesajlar almaya, zikir ortamlarında ön saflarda boy göstermeye başlayıp, sabit fikirleri etrafına da işaret parmağıyla dikte etmeye ve tabii, maneviyatını güçlendirmek için aylarca yemeyen, içmeyen, uyumayan bu arkadaşın davranışları garipleşmeye başlayınca, bir arkadaşa gidiyoruz diye, gizlice psikiyatra götürmüşler.
Psikiyatr bir süre görüştükten sonra şöyle bir sonuca ulaşmış: Karbonhidrat eksikliği.
Hemen makarnalar yedirmeye, tereyağlı ekmekler tıkıştırmaya başladıklarında mesajlar kesilmiş.
Şimdilerde yine inancına devam ediyormuş ama efendi bir şekilde. Öyle artiz artiz kerametler göstererek değil de, evinde, kendi halinde, inanıp gidiyormuş. Makarnayı eksik etmeden.
Gülünecek bir taraf yoktu bu hikayede; şizofrenlerin çektiği acıyla benzer bir acı yaşadığı ve feci korkular duyduğu belliydi.
Hiçbir insan o kadar önemli olmayı kaldıramaz.
Düşünsenize, hiç bilinmeyenli bir denklem var ve siz de asal sayıların en asallarından birisiniz.
Ne kadar zor bir durum. Hem de matematik bilmeden.
Nasıl bir yalnızlık duygusuysa, nasıl bir reddedilmişlik, özgüven eksikliğiyse yaşadığı, kırklara karışmaya ramak kala, uçurumun kenarında tutmuşlar arkadaşı.
Aklını kaybetmek önemli hadise ama aklını önemsemeden. Önemseyince işler karışıyor zira.
Bu işlerin makulünü bulmak kolay olmayacak sanırım.
Ya yükselen değerler dünyasında yer edinmek için standartları sürekli yükseltmeye çalışacağız (aşırı zengin olma arzusu,) ya da bu savaştan korkup, nefesimiz kesilip, yükselenler topluluğuna katılamayacağımızı anlayıp, aynı dili konuşma, birilerine kendini sevdirme, kendini güvende hissetme garanticiliği uğruna birileşeceğiz. Ama asla kendimizleşemeden.
Meselemiz inanç ve zengin olma arasında tıkandı. Bir de ‘inançlı rantçıların yanındasın, değilsin’den başka bir sosyolojik durumumuz kalmadı.
Bakınız konu gene köpekbalıklarına bağlanacak ama, köpekbalığı araştırmacısı, geçenlerde Kaplan Köpekbalıkları’nın arasına girip insan yiyip yemediklerini araştırmak için elleriyle hayvana yemek verdi. Yemiyorlarmış. 
“Nasreddin Hoca’nın kafasına ceviz düşüyor, ‘Yarabbi şükür’ diyor, öbür adam yerçekimini buluyor” meselesine girmek istemiyorum, ama sanırım bizde meslek problemi var.
Hiçbirimizin zengin olmaktan başka mesleği, inandı  inanmadı’dan başka problemi yok. Ha, bir de Atatürk meselesi var ki, akıllara zarar.
Acilen su ürünleri fakültelerinin köpekbalıklaştırılması, araştırmacılar için sonsuz ortamlar oluşturulması gerek.
Çeşit gerek. Çok çeşit gerek.
Memleket meseleleri apartman toplantısına dönüştü zira.